Sercan’ın göğsü hâlâ hızlı hızlı inip kalkıyordu; ter damlaları boynundan aşağı, Helen’in yanağına değiyor, tuzlu bir iz bırakıyordu. Kolları Helen’i sıkıca sarmış, bırakmaya niyeti yoktu. Bir süre öyle kaldılar –nefesleri yavaş yavaş düzene girerken, odanın havası hâlâ şehvet ve ter kokusuyla ağırdı.
Helen parmak uçlarını Sercan’ın göğsünde gezdirdi; sert kılların arasında dolaştırdı, kalp atışını hissetti. O kalp artık onun için atıyordu, biliyordu. Gözlerini kaldırdı, Sercan’ın yüzüne baktı. Adamın gözleri yarı kapalı, ama hâlâ yanıyordu; dudaklarında doyumsuz bir gülümseme vardı.
“Acıdı mı?” diye sordu Sercan, sesi hâlâ boğuk, ama içinde yumuşak bir endişe.
Helen başını salladı, sonra hafifçe gülümsedi. “Biraz… ama geçti. Şimdi… şimdi sadece doluyum. Seninle.”
Sercan’ın eli saçlarını okşadı, ıslak teller parmaklarının arasından kaydı. Sonra yavaşça aşağı kaydı –boynuna, omzuna, göğsüne. Parmak uçları hâlâ hassas olan uçlara değdiğinde Helen ürperdi; hafif bir inilti kaçtı dudaklarından. Henüz bitmemişti; bedeninde hâlâ o ateş yanıyordu.
Sercan bunu hissetti. Doğruldu, dirseğinin üzerinde yükseldi, Helen’in üzerine eğildi. Dudakları boynuna indi –yavaş, ıslak öpücüklerle. Dişleri hafifçe derisine geçti, iz bırakacak kadar. Eli aşağı kaydı; Helen’in bacak arasını buldu. Parmakları hâlâ orada olan sıcaklığına, karışmış sıvılarına değdi. Yavaşça okşadı –klitorisini daireler çizerek, sonra içine bir parmak sokarak.
Helen kalçalarını kaldırdı, inledi. “Sercan…”
“Henüz bitmedi,” diye fısıldadı Sercan kulağına, sesi karanlık bir vaat gibi. “Bu gece seni tamamen benim yapacağım. Her yerini.”
Helen’in gözleri kapandı. Bacaklarını açtı, kendini ona bıraktı. Sercan parmaklarını hareket ettirdi –yavaş, derin, Helen’in en hassas noktalarını bulup bastırarak. İkinci parmağı da ekledi; ritmi hızlandı. Helen’in inlemeleri yükseldi, kalçaları Sercan’ın eline bastırdı.
“Bak bana,” dedi Sercan, sesi emredici.
Helen gözlerini açtı. O bakışlarda tamamen teslim olmuştu. Sercan doğruldu, kendini tekrar Helen’in girişine dayadı. Hâlâ sertti –daha da sertleşmişti sanki. Bu sefer yavaş girdi; Helen’in iç duvarları onu sararken, ikisi de inledi.
Bu sefer ritim farklıydı –daha yavaş, ama daha derin. Her girişte Helen’in en derinine ulaşıyor, çıkarken onu boşlukta bırakıyor, sonra tekrar dolduruyordu. Sercan’ın eli klitorisini ovuşturuyor, diğer eli göğsünü avuçluyordu. Helen tırnaklarını sırtına geçirdi, adını sayıkladı.
“Seninim,” diye inledi Helen, sesi titrek. “Tamamen… seninim.”
Sercan hızlandı. Yatağın başlığı duvara çarpıyor, tenleri birbirine vuruyordu. Helen’in üçüncü orgazmı geldiğinde –daha şiddetli, daha uzun– bedeni titreyerek boşaldı, iç duvarları Sercan’ı sıktı, emdi. Sercan da dayanamadı; boğuk bir hırıltıyla tekrar içine patladı, sıcaklığını daha derinlere bıraktı.
Bu sefer gerçekten yığıldılar. Sercan Helen’in üzerine kapanmadı; yanına uzandı, onu göğsüne çekti. Parmakları sırtında dolaşıyor, saçlarını okşuyordu.
“Uyu şimdi,” diye mırıldandı. “Sabah… sabah yine benim olacaksın. Her sabah.”
Helen gözlerini kapattı. Kollarında, tenine kazınmış o mühürle, huzurlu bir uykuya daldı. Artık gerçekten karısıydı –bedeniyle, ruhuyla, her zerresiyle Sercan’ın. Ve bu hem en büyük zaferi hem en tatlı esaretiydi.