Helen duşa girdiğinde, sıcak su bedenini sararken hâlâ o gecenin gerginliği ve heyecanı damarlarında dolaşıyordu. İlk kez bu kadar yakınlaşmışlardı; evlilikleri kâğıt üzerinde kalmış, bedenleri birbirine hiç dokunmamıştı. Şimdi ise her şey değişmişti. Su, saçlarını ıslattı, tenini yumuşattı; parmakları vücudunda dolaşırken hafif bir ürperti yarattı. Uzun bir duş aldı, sanki o dosyaların, o sırların ağırlığını akıtmak istercesine.
Duş sonrası beyaz bornozun kemerini sıkıca bağladı. Saçları ıslak ve omuzlarına yapışmış, teni hâlâ buğulu ve sıcaktı. Sessizce yatak odasına girdi. Oda loş ışıkla aydınlanmıştı; ay ışığı perdelerin arasından sızıyor, her şeyi gümüş bir sisle kaplıyordu.
Sercan yatakta sırtını başlığa yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuş, onu bekliyordu. Gözleri karanlıkta parıldıyor, bakışları Helen’in üzerine kilitlenmişti. Üzerinde sadece dar bir boxer vardı; güçlü bedeni ay ışığında belirgindi – geniş omuzlar, sert kaslı göğüs, karın kaslarının belirgin hatları. Helen kapıda donakaldı, gözleri şaşkınlıkla açıldı.
“Uyuduğunu sanmıştım,” diye fısıldadı, sesinde hem utanç hem heyecan.
Sercan tek kelime etmeden yataktan kalktı. Ağır ağır, her hareketi bir ritüelin parçasıymışçasına ciddiyetle yaklaştı. Acele etmiyordu; bu gece aceleye yer yoktu. Bu gece bir fethin tamamlanması, bir mührün vurulmasıydı. Esmer teninin altındaki sert kaslar, loş ışığın altında gölgeli vadiler gibi belirginleşti. Helen nefesini tutarak izledi; karşısında duran bu adam, sadece kaba kuvvetiyle değil, varlığının yaydığı o yoğun maskülen enerjiyle odayı dolduruyordu.
Sercan, Helen’in önünde durduğunda aralarında sadece birkaç santim kalmıştı. Kokusu – duş sonrası temizlik ve erkeksi bir ter karışımı – Helen’in burnuna doldu. Eli yavaşça uzandı, parmak uçları Helen’in çenesine değdi. O hafif dokunuş bile elektrik gibi çarptı. Başparmağı alt dudağının üzerinde gezindi, sonra yavaşça başını kaldırdı, gözlerini kendi gözlerine kilitledi.
“Kaçışın yok,” dedi sesi derin, boğuk bir fısıltıydı. “Biliyorsun değil mi?”
Helen yutkundu, başını hafifçe salladı. Kalbi göğsünde deli gibi çarpıyordu. Sercan’ın diğer eli beline dolandı, bornozun kumaşının üzerinden yavaşça yukarı kaydı, kaburgalarını, göğüs altını okşar gibi gezindi. Parmakları kemerin düğümüne ulaştığında durdu, gözleri Helen’in gözlerinden ayrılmadan kemeri yavaşça çözdü. Kumaş gevşedi, önü aralandı, ama henüz tamamen açılmamıştı.
Sercan bir adım daha yaklaştı, bedeni Helen’inkine değiyordu artık. Göğsü Helen’in göğüslerine baskı yapıyor, sertliği bornozun ince kumaşı üzerinden hissediliyordu. Dudakları Helen’in dudaklarına birkaç milim kala durdu, sıcak nefesi yüzüne çarpıyordu. Helen istemsizce dudaklarını araladı, bekledi. Ama Sercan öpmedi. Bunun yerine burnunu Helen’in boynuna gömdü, derin bir nefes aldı, kokusunu içine çekti.
“Bu koku… senin kokun,” diye mırıldandı. “Beni çıldırttıyor.’’
Dili yavaşça boynunun hassas noktasında gezindi, şah damarının üzerinde ıslak bir iz bıraktı. Sert sakalları tenini hafifçe çizerken Helen’in vücudu ürperdi. Elleri artık bornozun içindeydi; omuzlarından aşağı doğru sıyırdı, kumaş yavaşça yere düştü. Helen tamamen çıplak kaldığında utanmadı, saklanmadı. Sercan’ın bakışlarının vücudunda dolaşmasına izin verdi. Gözleri önce yüzünden başladı, dudaklarından, boynundan, göğüslerine, beline, kalçalarına, bacaklarına kadar yavaşça indi. Her santimini inceliyor, sahip çıkıyordu.
Helen’in göğüs uçları serin hava ve o yakıcı bakışlarla sertleşmişti. Sercan bir elini uzattı, avucuyla bir göğsünü tamamen kapladı, yavaşça sıktı. Başparmağı uç üzerinde daireler çizdi, hafifçe çekiştirdi. Helen’in ağzından küçük bir inilti kaçtı. Diğer eli belinden aşağı kaydı, kalçasını avuçladı, kendine doğru bastırdı. Sertliği artık doğrudan tenine değiyordu – sıcak, sert, nabız gibi atıyordu.
Sercan sonunda dudaklarını Helen’inkilere bastırdı. İlk öpücük yumuşak, keşfediciydi; dudaklarını emdi, dilinin ucuyla alt dudağını yaladı. Sonra derinleşti. Dili Helen’in ağzına girdi, onun diliyle dans etti, tadını aldı. Helen’in elleri istemsizce Sercan’ın omuzlarına gitti, tırnakları hafifçe battı. Öpücük uzadıkça uzadı, nefesleri birbirine karıştı.
Sercan Helen’i yatak kenarına doğru yürüttü, öpücüğü kesmeden. Helen geriye doğru oturduğunda Sercan da üstüne eğildi, onu yavaşça sırtüstü yatırdı. Dudakları boynuna, köprücük kemiğine, sonra göğüslerine indi. Bir göğsünü ağzına aldı, diliyle uç üzerinde daireler çizerken diğerini eliyle okşuyordu. Emdi, hafifçe ısırdı, dişlerini geçirdi. Helen’in sırtı yay gibi gerildi, elleri Sercan’ın saçlarına dolandı, başını kendine bastırdı.
Aşağı doğru inmeye devam etti. Dudakları göbeğinde gezindi, dilini göbek deliğinde döndürdü. Elleriyse kalçalarını sıktı, bacaklarını araladı. Helen refleksle dizlerini kapattı ama Sercan nazik ama kararlı bir hareketle dizlerini ayırdı. İç bacaklarını öpmeye başladı – yavaş, ıslak öpücükler, dilinin ucuyla tenini yaladı. Her öpücükte biraz daha yukarı çıktı, ama henüz en mahrem yerine ulaşmadı. Helen’in nefesi hızlanmıştı, kalçaları istemsizce kıpırdıyordu.
Sercan başını kaldırdı, Helen’in gözlerine baktı. “Bana bak,” dedi emredici ama yumuşak bir sesle. Helen gözlerini açtı, utanç ve arzuyla doluydu. Sercan parmak uçlarını Helen’in iç bacaklarında gezdirdi, yavaşça yukarı çıktı, ama yine dokunmadı. Sadece yaklaştı, sıcak nefesini oraya üfledi. Helen’in kalçaları yataktan kalktı, kendini ona doğru bastırmaya çalıştı.
“Sabret,” dedi Sercan gülümseyerek. “Bu gece acelemiz yok.”
Sonra parmağını – sadece bir tanesini – yavaşça Helen’in ıslaklığının üzerinde gezdirdi. Yukarı aşağı, hafif baskıyla. Helen’in ağzından derin bir inilti yükseldi. Parmak klitorisin üzerinde daireler çizmeye başladı, yavaş, ritmik. Helen’in bacakları titriyordu, elleri çarşafları sıkıyordu. Sercan ikinci parmağını ekledi, ıslaklığı topladı, kayganlaştırdı, sonra yavaşça içine soktu – sadece bir boğum, sonra iki. İçini keşfetti, duvarlarını hissetti, o sıkı, dar dokuyu.
Helen’in kalçaları ritme uydu, parmaklara doğru kalkıp indi. Sercan hızını artırdı, başparmağıyla klitorisi ovuştururken parmakları içinde girip çıktı. Helen’in iniltileri yükseldi, sesi odada yankılandı. Tam zirveye yaklaşırken Sercan durdu. Parmaklarını çekti, Helen’in boşlukta kalan sızısını hissetti.
“Henüz değil,” dedi. “Birlikte olacağız.”
Yatağa uzandı, Helen’i kucağına çekti. Şimdi Helen üstteydi, bacakları Sercan’ın belinin iki yanında. Sertliği tam girişinde duruyordu, ıslaklığına değiyordu ama henüz içinde değildi. Sercan ellerini Helen’in kalçalarına koydu, yavaşça aşağı bastırdı – sadece ucu girdi. Helen’in gözleri faltaşı gibi açıldı, nefesi kesildi. Sercan durdu, ona alışması için zaman verdi.
“Bak bana,” dedi yine. Helen gözlerini açtı. “Kendi ritminle.”
Helen yavaşça aşağı indi, birkaç santim daha aldı. O doluluk hissi – yabancı, büyük, yanma hissi veren – onu hem korkuttu hem büyüledi. Ellerini Sercan’ın göğsüne dayadı, yavaşça yukarı kalktı, sonra tekrar indi. Her harekette biraz daha derine. Sercan’ın elleri kalçalarını yönlendiriyor, ama zorlamıyordu. Sadece destekliyordu.
Sonunda tamamen oturduğunda – Sercan tamamen içindeyken – ikisi de hareketsiz kaldı. Helen’in yüzü acıyla buruşmuştu, gözleri yaşarmıştı. O zarın yırtılma anı keskin bir acı vermişti, ama şimdi doluluktu baskın olan. Sercan ellerini Helen’in sırtına doladı, onu kendine çekti, alnını alnına yasladı.
“Şşş… geçti,” diye fısıldadı. “Nefes al. Bana alış.”
Dudakları Helen’in yaşaran gözlerini, yanaklarını öptü. Birkaç dakika öyle kaldılar, sadece birbirlerinin nefesini hissederek. Helen’in kasları yavaşça gevşedi, acı yerini tuhaf bir doluluğa, sonra hafif bir hazza bıraktı. Kalçalarını küçük daireler çizerek hareket ettirdiğinde ikisinin de ağzından inilti kaçtı.
Sercan altından yavaşça kalkmaya başladı, Helen’i sırtüstü yatırdı yine. Şimdi üstteydi, dizleri Helen’in bacaklarının arasında. Yavaşça çekildi – neredeyse tamamen çıktı – sonra tekrar girdi, bu kez daha derin. Helen’in tırnakları sırtına battı. Ritmi buldular; yavaş, derin darbeler. Her girişte Helen’in içindeki o sıkı doku Sercan’ı sıkıyor, ikisini de delirtiyordu.
Sercan hızlandı yavaş yavaş. Tenlerin çarpma sesi, yatağın gıcırtısı, iniltiler odada yükseldi. Helen’in bacakları Sercan’ın beline dolandı, topukları sırtına bastırdı, daha derine çekti. Sercan boynunu, kulak memesini, dudaklarını öpüyor, ismini sayıklıyordu. “Helen… benim… karım… her şeyim…”
Helen’in ikinci dalgası geldiğinde – bu kez daha güçlü – içi kasılarak Sercan’ı sıktı, çığlığı odada yankılandı. Sercan da dayanamadı; birkaç derin darbeden sonra boğuk bir hırıltıyla içine boşaldı, tüm varlığını, tohumunu, ruhunu Helen’in en derinine bıraktı.
Ter içinde yığıldıklarında, Sercan Helen’i kollarına aldı, sırtını göğsüne yasladı. Kalp atışları yavaşça normale dönerken, parmakları Helen’in saçlarında gezindi.
“Artık benimsin,” diye fısıldadı kulağına. “Her nefeste, her adımda.”
Helen sadece başını salladı, gözlerini kapattı. O gece bir şeyler ölmüş, ama çok daha güçlü, çok daha yakıcı bir şey doğmuştu. Geri dönüş yoktu artık.