BÖLÜM 13: YENİ SAVCI

1000 Words
Helen kahvaltıdan sonra gene HSK sistemine girdi, tayin sonucuna bakmak için, Bilgisayar ekranındaki "Atamanız gerçekleşmiştir" yazısına bakarken gözlerinin dolmasına engel olamadı. Bu sadece bir iş değişikliği değildi; günlerdir bir süs eşyası gibi taşındığı o görkemli konakta, kendi varlığını, hukukçu kimliğini ve özgürlüğünü yeniden ilan edeceği bir kapıydı. Kalbinin güm güm atışıyla birlikte salona, Sercan’ın yanına koştu. Sercan, elindeki kahve fincanıyla avluya bakan pencerenin önünde duruyordu. Helen’in heyecanla içeri girişini görünce kaşlarını hafifçe kaldırarak ona döndü. "Tayinim..." dedi Helen, sesi sevinçten titreyerek. "Çıkmış Sercan! Mardin Adliyesine atanmışım. Yarın sabah göreve başlayabiliyorum." Sercan kahvesinden bir yudum aldı, yüzünde Helen’in beklediği o şaşkınlık yoktu. Aksine, dudaklarında "zaten biliyordum" der gibi gururlu bir tebessüm belirdi. "Hayırlı olsun savcı hanım," dedi ağır bir sesle. "Mardin, senin gibi adaletli bir kadını bekliyordu. Ama unutma, buradaki adalet sadece hukuk fakültesinde okutulan anlatılan adalete benzemez.’’ Sercan ona doğru bir adım attı. Aralarındaki mesafe azaldığında, sabahki duşun ve o tanıdık erkeksi kokunun ferahlığı Helen’in burnuna doldu. Sercan, elini yavaşça uzatıp Helen’in kulağının arkasına kaçan bir saç tutamını düzeltti. Bu dokunuş o kadar doğaldı ki, Helen geri çekilmek yerine istemsizce ona doğru bir milim daha eğildi. Yarın seni adliyeye bizzat ben bırakacağım." Dedi. Helen, büyünün bozulmasına izin vermeyerek hafifçe geri çekildi; ama gözleri hâlâ Sercan’ın üzerindeydi. "Gerek yok, ben kendim giderim," dedi, sesi sabahki kadar kararlı çıkmasa da bağımsızlığını korumaya çalışıyordu. Sercan, dudaklarında o meşhur, alaycı ama sahiplenici gülümsemesiyle fincanını masaya bıraktı. "Bu bir teklif değil, Helen, ayrıca," dedi bir adım daha yaklaşarak, "bu sabahki o dalgın bakışlarını henüz unutmadım. istersen bu gece yakından bakabilirsin savcım." *** Ertesi gün, Mardin’in kadim toprakları üzerine doğan güneş, kehribar rengi ışıklarını konağın yüksek taş duvarlarına vurduğunda Helen çoktan uyanmıştı. Gözlerini açtığı an, kalbinin göğüs kafesinde bir kuş gibi çırpındığını hissetti. Bugün sıradan bir gün değildi; bugün, üzerine zorla giydirilen "Ağa Karısı" kimliğinin altındaki asıl benliğini, savcı kimliğini yeniden kuşanacağı gündü. Yataktan sessizce kalktı. Odanın içinde bir hayalet gibi hareket ederek hazırlanmaya başladı. Gardırobundan, İstanbul’daki o güçlü günlerini anımsatan, vakur ama zarif, zümrüt yeşili, vücut hatlarını belli etmeyen ağır bir elbise seçti. Saçlarını ensesinde kusursuz bir topuz yaptı; yüzüne ise yorgunluğunu gizleyen ama kararlılığını ön plana çıkaran hafif bir makyaj uyguladı. Aynadaki yansımasına baktığında, gözlerindeki o hüzünlü pırıltının yerini yavaş yavaş mesleki bir soğukkanlılığın aldığını gördü. Tam o sırada, odanın loş köşesinde bir hareketlenme oldu. Sercan, kapının pervazına yaslanmış, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir halde sessizce onu izliyordu. Üzerinde yine o jilet gibi takımı vardı ama bakışları her zamankinden farklıydı; alaycılık yerini derin bir gözleme bırakmıştı. Helen aynadan onun yansımasıyla göz göze geldi. Elleri titrediği için küpesini takmakta zorlanıyordu. Sercan yavaş adımlarla ona doğru yürüdü. Aralarındaki mesafe kapandığında, odadaki hava bir anda sabahın serinliğine inat ısındı. Sercan, Helen’in titreyen ellerini fark ettiğinde duraksadı. Uzandı ve Helen’in soğuk ellerini kendi sıcak avuçlarının içine aldı. "Sakin ol," dedi Sercan. Sesi o kadar yumuşak ve teselli ediciydi ki, Helen bir an için karşısındakinin o sert ve otoriter Ağa olduğuna inanamadı. Sercan, Helen’in gözlerinin tam içine bakarak devam etti: "Sen bu toprakların gördüğü en dişli savcı olacaksın, biliyorum. Heyecanlanmana gerek yok. Helen, ellerini ondan çekmedi. "Kendi adıma, temsil ettiğim adalet adına heyecanlıyım. Uzun zamandır ilk kez kendim gibi hissediyorum." Sercan hafifçe gülümsedi, bu kez samimi bir tebessümdü bu. "Öyleyse gidelim. Mardin Adliyesi yeni savcısını beklemesin." Birlikte aşağı indiler. Sercan ve Helen siyah zırhlı araca bindiklerinde, dışarıda toz duman içinde ilerleyen bir konvoy onları takip ediyordu. Yol boyunca ikisi de konuşmadı. Helen, camdan dışarıdaki Mezopotamya ovasının sonsuzluğuna bakıyor, zihninde kanun maddelerini ve yarım kalan adalet arayışlarını canlandırıyordu. Adliyenin o soğuk, gri binası göründüğünde Helen’in nefesi daraldı. Araç durduğunda Sercan kapısını bizzat açtı. Helen araçtan indiğinde, adliyenin girişindeki polisler, avukatlar ve vatandaşlar bir anlığına durup bu manzarayı izlediler. Sercan, Helen’in tam yanında durdu; elini hafifçe onun beline yerleştirerek, izleyen herkese bu kadının sadece bir savcı değil, Korkmazlar’ın namusu olduğunu ilan etti. Helen, sırtında Sercan’ın o korumacı ve yakıcı bakışlarını hissederek adliye binasına adım attı. İçerideki atmosfer dışarıdakinden daha yoğundu. Merdivenleri çıkarken topuklu ayakkabılarının mermer zeminde çıkardığı ritmik ses, sanki bir meydan okuma gibiydi. Başsavcı ile yapılan kısa görüşmenin ardından, tabelasında "Cumhuriyet Savcısı Helen Korkmaz" yazan o ağır ahşap kapının önüne geldi. "Korkmaz" soyadı orada bir yabancı gibi dursa da "Cumhuriyet Savcısı" unvanı ona aitti. Odaya girdi. Oda, Mardin’in o sarımtırak ışığıyla doluydu. Masanın üzerindeki yeşil deri sümen, hukuk kitapları ve boş dosya altlıkları onu bekliyordu. Koltuğuna oturduğunda, haftalardır üzerine çöken o ağır ezilmişlik duygusunun hafiflediğini hissetti. Burası onun kalesiydi. Kısa süre sonra kapı çalındı ve içeriye orta yaşlı, oldukça titiz görünümlü bir sekreter girdi. "Hoş geldiniz Sayın Savcım. Ben sekreteriniz Leyla. Bir emriniz var mı?" Helen nazikçe gülümsedi. "Hoş bulduk Leyla. Öncelikle bana bu bölgedeki yarım kalmış, rafa kaldırılmış ya da takibi devam eden dosyaları getirin. Özellikle faili meçhul dosyaları ve uyuşturucu trafiğiyle ilgili olanları önceliklendirelim." Leyla Hanım şaşırmıştı; yeni gelen savcıların genelde bir süre alışma dönemi geçirmesini beklerdi ama Helen doğrudan fırtınanın merkezine dalıyordu. "Hemen getiriyorum Savcım." Dakikalar sonra masanın üzerinde devasa bir dosya yığını oluştu. Helen, cübbesini yanındaki askıya astı ve kollarını sıvayarak ilk dosyanın kapağını açtı. Dosyaların arasından çıkan tozlar havaya karışırken, o her bir satırı, her bir delili iğneyle kuyu kazar gibi incelemeye başladı. İncelediği ilk dosyalardan birinde gördüğü bir isim, kanının donmasına yetti. Dosyanın kapağında on yedi yaşında bir kızın ismi yazıyordu: Zelal. Resmi kayıtlara göre, "dengesini kaybedip sulama kanalına düşmüştü." Helen ise otopsi raporundaki boyun morarma tırnak aralarındaki deri kalıntılarını görmüştü. Ama tanık yoktu. Kamera kaydı yoktu. Ve en önemlisi, savcılığın talep ettiği HTS kayıtları "teknik bir arıza" nedeniyle bir türlü operatörden gelmiyordu. Helen arkasına yaslandı ve pencereden dışarı baktı. Mardin’in rüzgarı pencereleri sarsarken, o sadece bir savcı olarak değil, aynı zamanda bu coğrafyanın kaderine yön verecek bir oyuncu olarak masaya oturduğunu anladı. Sercan’ın "Burada adalet kitaplardakine benzemez" sözü kulaklarında çınladı. Ama Helen kararlıydı; o adaleti bu topraklara, gerekirse kitapları yeniden yazarak getirecekti. Akşam çökerken, odasındaki ışık sönmeyen tek yer onun makamıydı. Sercan’ın dışarıda, koridorda ya da kapının önündeki araçta onu beklediğini biliyordu. Aralarındaki bu tuhaf çekim ve çatışma, artık adliye koridorlarına da sıçramıştı. Helen dosyayı kapattı, çantasını aldı ve kapıya yöneldi. Savaş şimdi başlıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD