1.BÖLÜM: MARDİN’ E GİDEN YOL

404 Words
Çağlayan Adliyesi'nin mermer zemini sessizliği davet etmiyor; kaosu büyütüyordu. Yine de Helen yürüdüğünde, koridor nefesini tutmuş gibi görünüyor, yalnızca topuklularının ritmik, otoriter tık-tak sesine teslim oluyordu. Keskin çizgiler ve daha keskin bir zekâdan oluşan bir kadındı, geniş cam atriyumdaki silueti bile saygı uyandıran bir savcıydı. Helen Mardinliydi güneydoğuda bir yamaca oyulmuş taş ve güneş şehri ama kendi soyuna yabancıydı. Babası Haydar Bey, İstanbul'u sadece bir yuva olarak değil, Doğu'ya karşı bir kale olarak görmüştü. Çocuklarını modern kuralların güvenliği içinde yetiştirmiş, onları geleneğin ağır, boğucu perdesinden korumuştu. Yalnızca ikiz kardeşi Can, ortak iş çıkarları ve Helen'in pervasız bulduğu bir merakla ata topraklarına geri çekilerek o duvarı aşmıştı. Savcılık odasının kapısını iterek açtı, odanın ani sessizliği üzerine soğuk su gibi yayıldı. Kapıyı açmasıyla beraber, avukatların uğultusunu ve sanıkların ağlamasını dışarıda bıraktı. "Kahve. Sade," diye mırıldandı, başını çevirmeden sekreterine, devasa masasının arkasındaki deri koltuğa çökerken. Şakaklarını ovdu. Yarınki duruşmanın dosyaları üç paravan şirketi içeren karmaşık bir dolandırıcılık davası yığın halinde duruyordu. Ama rakamlar bulanıklaştı. Zihni, bağlanmamış bir şekilde, Can'a doğru sürüklendi. Aylar önce Can, bir aşktan çok intihar notu gibi gelen bir sırrı itiraf etmişti. Ezgi Korkmaz. İsim, insanları dibe sürükleyen türden bir ağırlık taşıyordu. Korkmaz ailesi sadece bir aşiret değildi; toprak sahipliği meşruiyetine sarılmış bir sendikaydı. Helen onların kayıtlarını çekmişti elbette gayri resmi olarak. Kaçakçılık, gasp, vergi beyannamelerinin olması gereken yerde gölgeler. Can'a sunmak üzere zihninde bir dosya hazırlamıştı, kalbinin seçimine karşı bir iddianame. Aşkını, mantığın sert ışığı altında solana kadar kovuşturmaya niyetliydi. Ancak dosyalar ve mantık, anın kaosu karşısında işe yaramazdı. Masasındaki telefon çalmadı; çığlık attı. Cevapladı, Başsavcıyı bekliyordu. Bunun yerine, Haydar Bey'in sesi, kırılgan ve ürkütücü derecede yaşlı, hattın diğer ucundan çatladı. "Helen. Gerekli eşyalarını topla. Havaalanına gidiyoruz. Hemen." "Baba? Ne oldu?" "Can," diye boğuldu ismi söylerken, hece parçalandı. "Kızı almış. Korkmaz'ın kızını kaçırmış. Gün doğmadan Mardin'e varmalıyız, yoksa gömecek bir oğlumuz olmaz." Kahve geldi, dumanı üstünde ve siyahtı, ama Helen onu masanın üzerinde dokunulmadan bıraktı. Soğuyacaktı, geride bıraktığı hayat için küçük bir anıt. Uçuş, türbülans ve boğucu korkuyla geçen bir bulanıklıktı. İndiklerinde, hava değişmişti. Boğaz'ın neminin yerini, Mezopotamya'nın kuru, kadim tozu almıştı. Teknik olarak aynı ülkeydi, ama atmosferin tadı farklıydı demir ve kurumuş toprak tadındaydı. Gece yarısını geçmişti. Korkmazlar konağına giden yol, bir karanlık uçurumun içinden geçen bir asfalt damarıydı. Helen kiralık SUV’un arkasında oturuyordu, ellerini o kadar sıkı kenetlemişti ki eklemleri beyaz tepeler gibiydi. Haydar Bey camdan dışarı bakıyordu, yüzü bir pişmanlık maskesiydi. Doğu'yu çocuklarından uzak tutmaya çalışmıştı, ama Doğu sadece beklemişti.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD