BÖLÜM 2: DOĞUNUN HÜKMÜ

732 Words
Konak, gece vakti bir kale gibi yükseliyordu. Bir eve benzemiyordu; bir yargıya benziyordu. Araba durdu. Ovaların sessizliği mutlaktı, bir insanı ezebilecek kadar ağırdı. "Bana yakın dur," diye fısıldadı babası. Dışarı çıktılar. Kuru rüzgâr Helen'in trençkotunu kırbaçladı. Bir adım attı, yüksek topuğu araba yolunun kumuna hafifçe battı ve sonra sessizlik paramparça oldu. Tak-tak-tak. Işıklar onları kör etti. Yüksek taş duvarların gölgelerinden metal parladı. On iki adam. On iki namlu. Hepsi onların göğsüne doğrultulmuştu. Helen dondu kaldı. Mahkeme salonunda, hikâyeyi o kontrol ederdi. Hukuku bir neşter gibi kullanırdı. Buradaysa, hukuk uzak bir başkentten gelen büyük bir söylentiydi. Buradaysa, hukuk 9mm ve soğuk bir çelikti. "İndirin onları," diye hırıltılı bir ses, taşların öğütülmesi gibi geldi. Avlunun ortasında kadife bir sandalyede yaşlı bir adam oturuyordu, dizlerinin arasında gümüş saplı bir baston duruyordu. Hasan Ağa. Bağırmadı; bağırmasına gerek yoktu. Bastonunu taş zemine bir kez vurdu, bir silahtan daha yüksek yankılanan keskin, tekil bir karşılık. Namlu indirildi, ama tehdit devam etti. Yaşlı adamın arkasında daha genç bir figür duruyordu. Uzun, geniş omuzlu, gözlerinde gece gökyüzüyle yarışan bir karanlık vardı. Sercan. Torunu. Bu şiddetin varisi. Sercan son bir saattir bu avluda kafesteki bir kurt gibi volta atıyor, kan yeminleri ediyor, kız kardeşini çalan adam için infaz talep ediyordu. Öfke fırtınası olmuştu, onurun ancak kan ile temizlenebileceğini haykırıyordu. Ama Helen konağa adım attığında, fırtına aniden durdu. Sercan’ın gözleri kısıldı. Ona, hor görülmüş bir erkek kardeşin öfkesiyle değil, çamurda altın gören bir tüccarın ürpertici hesaplılığıyla baktı. Bakışlarını korkmuş gözlerinden meydan okuyan duruşuna, kalbine doğrultulan namlulara rağmen çenesini yüksek tutma şekline doğru taradı. Hasan Ağa, yüzyılların ağırlığını taşıyan bir sesle konuştu. "Bir namus borcu var. Torunum gitti. Oğlun onu kaçırdı." "Onu geri getireceğiz," Dedi Haydar Bey, sesi titreyerek. "bedeli neyse ödeyelim başlık parası derseniz başlık parası’ ’dedi. “Böyle bir namus borcunun bedeli kandır Haydar Bey. Başlık parası kız kaçırılmadan önce verilir, sonra değil. Namus lekesi para ile silinmez’’ dedi Hasan Ağa sadece. "Can ve Ezgi gün doğmadan ölecek. İkisi de. Cesetleri kapınızın önüne bırakılacak." Helen nefesi kesilerek, sessizlikte keskin bir ses çıkardı. "Ancak," diye devam etti yaşlı adam, gözleri torununa doğru seğirerek, gücü anlayan adamlar arasında geçen ince, sessiz bir sinyali yakaladı. "Ancak Berdel olursa." Takas. Geline karşılık gelin. Cana karşılık can. Helen yüzünden kan çekildiğini hissetti. Bu davaları kovuşturmuştu. Hakimlerin önünde durmuş ve Berdel ’in bir barbarlık, insan hakları ihlali, dehşet verici şeylerin sergilendiği bir müzeye ait bir kalıntı olduğunu tutkuyla savunmuştu. "Dede..." Sercan öne çıktı. Sesi artık öfkeli bir adamın haykırışı değil, anlaşma yapan bir adamın pürüzsüz, tehlikeli baritonuydu. " berdel kabul edilebilir." Sadece bir saat önce, “Asla!” diye bağırmıştı. Şimdi Helen’e sanki onu çoktan avucunun içine almış, bir eşya gibi sahiplenmiş, boynuna tasma takıp zincire vurmuş gibi küçümseyici, aşağılayıcı bir bakış atıyordu. Avlunun kapıları gıcırtıyla açıldı. İki adam Can ve Ezgi'yi ışığa sürükledi. Dağınık, dehşete düşmüş, toz içinde diz çökmüşlerdi. Her birinin arkasında, parmakları gevşekçe tetiklerin üzerinde duran bir silahlı adam duruyordu. "Hayır!" diye bağırdı Helen. Şok durumu bozuldu. İlerledi, müdahale etme içgüdüsü, hayatta kalma içgüdüsünü geçersiz kıldı. İki adam kollarını yakaladı, tutuşları morartıcıydı. Çırpındı, topukları taş zemine işe yaramaz bir şekilde sürtünüyordu. "Bırakın onları! Burada yasa yok mu?" diye bağırdı, sesi yüksek duvarlardan yankılanarak. Hasan Ağa onu görmezden geldi, sadece babasına bakıyordu. "Şartları duydun, Haydar. Bize kızını ver, sen de oğlunu ve torunumu al. Kabul etmezsen, toprak bu gece onların kanını içer." "Bu delilik!" diye bağırdı Helen, "Ben Cumhuriyet Savcısıyım! Kim olduğumu anlıyor musunuz? Torununuzu tanımıyorum ve kesinlikle sizin eskiye ait kan arzunuzu tatmin etmek için onunla evlenmeyeceğim! Biz alınıp satılacak hayvan değiliz!" Öfkesini Sercan'a çevirdi, utanç görmeyi bekliyordu. Bunun yerine, bir sırıtma buldu. Sercan ona doğru yavaş bir adım attı, esir alan ile esir arasındaki görünmez çizgiyi geçti. Yüzüne birkaç santim kala durdu. Tütün ve barut kokuyordu. "Bu Berdel olur, ya da onlar ölür, Savcı Hanım," dedi Sercan, sesi sadece ona yönelik bir fısıltıya inerek. Gözleri onunkilere kilitlendi, karanlık ve tavizsiz, unvanlarını, diplomasını, İstanbul zırhını soyuyordu. "Ve kendini pohpohlama," diye ekledi, dudağı acımasız, uydurma bir kibirle kıvrılarak. "Ben de senin gibi biriyle evlenmeye pek hevesli değilim. Ama gerekli olanı yaparız." Ona arkasını döndü, bir tokat kadar keskin bir kovuştu. Helen donmuş bir halde durdu, göğsü inip kalkıyordu, zihni bunu durduracak bir kanun, bir madde, bir itiraz herhangi bir şey için yarışıyordu. Ama burada hakimler yoktu. Dizlerinin üzerinde sessizce duran Can'a baktı. Başına dayalı silaha baktı. Ve sonra Sercan'ın geniş sırtına baktı. Kaderini, midesini bulandıran bir sarsıntıyla fark etti, kör değildi. İzliyor ve gülüyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD