BÖLÜM 17: SABAHIN HÜKMÜ

683 Words
Mardin ovasına güneş, sanki gece yaşananların sırrını saklamak istercesine yavaş ve puslu doğmuştu. Helen, gözlerini araladığında odanın içine sızan o tanıdık kehribar rengi ışıkla değil, göğsünde hissettiği ağır ve huzurlu bir baskıyla karşılaştı. Sercan’ın kolu, onu hala sahiplenici bir tavırla sarmalamış, nefesi Helen’in boyun girintisine düzenli aralıklarla çarpıyordu. Helen bir anlığına nerede olduğunu, kim olduğunu unuttu. O sert mizaçlı Cumhuriyet Savcısı gitmiş, yerine teni aşkla ve tutkuyla kutsanmış bir kadın gelmişti. Hareket etmeye korkuyordu; büyünün bozulmasından, gecenin o efsunlu havasının sabahın çiğ gerçekliğinde dağılmasından endişe ediyordu. Ancak Sercan, sanki onun uyanışını hissetmiş gibi kıpırdandı. Gözleri hala kapalıyken, kolunu sıkılaştırıp Helen’i kendine daha çok çekti ve dudaklarını omzuna bastırdı. "Günaydın," sesi uykulu, boğuk ve inanılmaz derecede erkeksiydi. "Benim Savcım." Helen’in yanaklarına sıcak bir renk hücum etti. Dün geceki teslimiyeti, attığı çığlıklar, Sercan’ın adını sayıklayışı zihnine doluştu. Yüzünü Sercan’a döndü. Adamın gece karası gözleri aralanmış, içinde artık o eski alaycı pırıltı yerine derin, dipsiz bir şefkat ve mülkiyet duygusu yerleşmişti. "Günaydın," diye fısıldadı Helen. Sesi çatallıydı. Sercan, parmaklarını Helen’in dağılmış saçlarının arasında gezdirdi. "Bugün yataktan çıkmasak? Dünya dışarıda dönmeye devam etse ve biz burada kalsak?" Helen hafifçe gülümsedi ama içindeki görev bilinci, o tatlı uyuşukluğu delip geçmeye başlamıştı bile. "Yapamayız Sercan. Masamda bekleyen bir dosya, ortaya çıkarılmayı bekleyen bir cinayet ve..." duraksadı, gözlerini kaçırdı, "...senin bana verdiğin o HTS kayıtları var." Sercan’ın yüzündeki gülümseme solmadı ama ifadesi ciddileşti. Yataktan doğrulup sırtını yatak başlığına yasladı, çarşaf beline kadar kayarken o heykel gibi vücudu sabah ışığında parladı. " Zelal dosyası," dedi ağır bir sesle. "O kapıyı araladığında, arkasından sadece rüzgâr girmeyecek Helen. Fırtına girecek." Helen de doğruldu, çarşafı göğsüne siper etti. "Ben fırtınalardan korkmam Sercan Ağa. Dün gece... dün gece senin karın oldum evet. Ruhumla, bedenimle. Ama adliyeye adım attığım an, ben yine devleti temsil ederim. Ve devlet, bir kız çocuğunun boğulmuş çığlığını duymazlıktan gelmez." Sercan uzanıp Helen’in çenesini tuttu, başparmağıyla dudağını okşadı. "İşte bu," dedi hayranlıkla. "Beni deli eden o inatçı ateş... Arkanda duracağım Helen. Kim karşına çıkarsa çıksın. Ama sen de bana bir söz vereceksin." "Ne sözü?" "Tehlikeyi hissettiğin an, kahramanlık yapmayacaksın. Bana geleceksin. Kanunların bittiği yerde benim kanunlarımın başladığını unutmayacaksın." Helen bir an tereddüt etse de başını salladı. Bu bir anlaşmaydı; aşkla mühürlenmiş, kanla yazılacak bir anlaşma. Kahvaltı sofrası o sabah her zamankinden daha sessiz ama bir o kadar da elektrik yüklüydü. Hafize Hanım, kartal gibi bakışlarıyla Helen’i süzüyor, oğlunun yüzündeki o dingin ama mağrur ifadeyi okumaya çalışıyordu. Helen’in yürüyüşü değişmişti; adımları daha sağlam, başı daha dikti. O artık bu evde bir misafir ya da bir tutsak değil, evin bir parçasıydı. Sercan, çayını yudumlarken annesine döndü. "Ana, bu akşam aşiret reislerini, ileri gelenleri toplamanı istiyorum. Bir yemek verilecek." Hafize Hanım şaşırdı. "Hayırdır oğul? Düğün dernek bitti, neyin toplantısı bu?" "Dostu düşmanı tartma vakti geldi," dedi Sercan, gözleri kısa bir an Helen’e kayarak. "Korkmazların gücünü, birliğini ve... yeni düzenini herkese hatırlatmak gerek." Helen bu sözlerin altındaki mesajı almıştı. Sercan, Zelal dosyası patlamadan önce safları sıklaştırıyordu. Kahvaltıdan sonra, Sercan Helen’i yine adliyeye bıraktı. Ama bu kez arabadan inmeden önce onu kendine çekip, dudaklarına uzun, sahiplenici bir öpücük kondurdu. Şoförün ya da korumaların görmesi umurunda değildi. "Akşama geç kalma," dedi Sercan, nefesi Helen’in dudaklarındayken. Helen, adliye koridorlarında yürürken bacaklarının titremesine engel olmaya çalıştı. Odasına girdiğinde, sekreteri Leyla Hanım’ı elinde bir yığın evrakla beklerken buldu. "Günaydın Savcım. İstediğiniz eski dosyalar arşivden çıkarıldı. Ancak..." Leyla Hanım tedirgindi. "Ancak ne Leyla Hanım?" Helen cübbesini giyerken sordu. "Başsavcı Bey sizi görmek istiyor. Zelal dosyasıyla ilgili talimat verdiğinizi duymuş." Helen’in dudaklarında soğuk bir tebessüm belirdi. Haber tez yayılmıştı. Çekmeceden Sercan’ın bıraktırdığı o zarfı çıkardı; içinde HTS kayıtlarının, o "teknik arıza" yalanıyla gizlenen gerçeklerin olduğu zarfı. "Söyleyin Başsavcı Bey'e, ben ona geleceğim. Ama önce yapmam gereken bir işlem var." Masasına oturdu, HTS kayıtlarını önüne serdi. Zelal’ın öldüğü gece, telefonunun sinyal verdiği baz istasyonu, olay yeri olan sulama kanalından kilometrelerce uzaktaydı. Daha da önemlisi, o saatlerde Zelal’ın telefonuyla en çok görüşme yapan numara, bölgenin karanlık işleriyle anılan bir isme aitti: Bedirhan Şahmeran. Şahmeran aşiretinin o şımarık, gaddar küçük oğlu. Helen kalemi eline aldı ve soruşturmayı resmen derinleştirme kararını imzaladı. Kâğıdın üzerine düşen imza, sadece bir bürokratik işlem değil, Mardin’in sessizlik yeminine indirilmiş bir balyozdu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD