Üniversite kampüsünün o gürültülü kafeteryası, hayatın iki farklı ucunu bir araya getireceğinden habersizdi. Sezen, elindeki sanat tarihi kitabıyla bir masaya yerleşmiş, kulaklığından gelen hafif caz tınısıyla notlarını düzenliyordu. İstanbul’un kalbinde büyümüş, annesiyle kurduğu o sıcak ve modern dünyasında en büyük derdi bir sonraki sınavıydı.
Tam o sırada, masanın gölgesini ağır bir siluet kesti. Cihan Yılmazer, üzerinde jilet gibi duran gömleği ve bakışlarındaki o "yaşından büyük" ağırlıkla oradaydı. Doğunun sert rüzgarlarını taşıyan bir aşiretin tek varisiydi; omuzlarında binlerce yıllık geleneklerin yükü vardı ama o, bu kalabalığın içinde sadece "kendisi" olmak için ortadaydı.
Sezen, dökülen kahvesi için özür dileyen bu adamın gözlerine baktığında, sadece bir yakışıklılık değil, derin bir yalnızlık gördü. Cihan ise Sezen’in o ürkek ama özgür bakışlarında, hayatı boyunca hiç tatmadığı bir hafifliği…
"Burada her şey çok hızlı," dedi Cihan, bir gün kampüs bahçesinde yürürlerken. "Sanki kimsenin birbirine durup bakacak vakti yok."
Sezen gülümsedi, o bildik şehirli edasıyla: "Hız iyidir Cihan. Geçmişin tozuna takılmanı engeller. Sen neden hep bir sonraki adımı hesaplar gibi yürüyorsun?"
Birkaç gün içinde bu kısa sohbetler, uzun yürüyüşlere dönüştü. Sezen ona Galata’nın ara sokaklarındaki gizli butikleri, annesinin yaptığı meşhur ev makarnalarını ve "modern" bir hayatın sadeliğini anlattı. Cihan ise ona sınırların ötesindeki uçsuz bucaksız toprakları, törenin sert kurallarını ve aslında o görkemli aşiret hayatının nasıl bir hapishaneye dönüşebileceğini...
İkisi de biliyordu; Sezen, Cihan için "yasak bir nefes", Cihan ise Sezen için **"tehlikeli bir macera"**ydı. Ama kalp, mantığın çizdiği sınırları çoktan aşmıştı.
"Biri toprağa bağlıydı, diğeri bulutlara..."
Sezen, hayatı boyunca sadece kendi sınırlarını korumaya çalışmıştı. Cihan ise bir halkın sorumluluğunu taşıyordu. Üniversite koridorlarında başlayan bu sessiz çekim, aslında büyük bir fırtınanın sessizliğiydi. Sezen’in modern dünyası ile Cihan’ın kadim gelenekleri karşı karşıya geldiğinde; ya aşk kazanacaktı ya da geçmişin gölgesi her şeyi yutacaktı.
Cihan Yılmazer için İstanbul’da hukuk okumak, sadece bir diploma almak değil; Ağrı’daki o uçsuz bucaksız ama kuralları sert topraklardan özgürlüğe doğru atılmış bir adımdı. Ailesi, özellikle de aşiret reisi olan babası, onun okumasını asla istememişti. Onlara göre Cihan, toprağın ve törenin bekçisi olmalıydı. Ancak Cihan, adaleti kalemle sağlamak için her şeyi göze almıştı.
Sezen hayatına girdiğinden beri, Cihan ilk kez kendini "evinde" hissediyordu. Sezen’in o telaşsız, modern ve huzurlu dünyası, Cihan’ın ruhundaki fırtınaları dindiriyordu. Ama o sabah, kampüsün bahçesinde yankılanan telefon sesiyle her şey buz kesti.
Ekranda "Babam" yazısını gördüğünde Cihan’ın boğazı düğümlendi.
— "Efendim baba?"
— "Oğlum, artık yeter. Dönmen lazım. Bu sevda bitmiştir, toprak seni çağırıyor."
— "Baba, okulum var... Bitirmek üzereyim, biliyorsun."
— "Okulun da sırası değil, vaktin de! Çok acil gelmen lazım Cihan. Hadi oğlum, seni bekliyoruz. Çabuk gel!"
Telefon çat diye kapandığında Cihan’ın kalbi göğüs kafesine sığmıyordu. Bir şey olmuştu; annesi, üç kardeşi ya da babası... Sesi çok sert ama bir o kadar da aceleciydi.
Okul çıkışında Sezen’le her zamanki kafeteryalarında buluştular. Sezen, Cihan’ın solgun yüzünü görünce ellerini tuttu. "Nen var Cihan? Rengin kireç gibi," dedi endişeyle.
Cihan, Sezen’in yumuşak ellerine sığındı:
— "Sezen... Benim memlekete gitmem lazım. Babam aradı, çok acil çağırdı. Bir sorun var belli ki."
Sezen’in gözleri doldu, içini bir huzursuzluk kapladı. "Ailen mi? İyi mi herkes?"
— "İyiler sanırım ama babamın sesi hiç iyi gelmiyordu. Gitmek zorundayım."
Sezen, Cihan’ın boynuna sarıldı. Kokusunu içine çekerken fısıldadı:
"Çok bekletme beni ne olur... Sensiz buralar çok ıssız kalır."
Cihan, Sezen’in alnına derin ve şefkatli bir öpücük kondurdu. "Hemen halledip geleceğim sevgilim. Söz veriyorum. Sadece gitmem ve ne olduğunu görmem lazım."
İstanbul Garı’nda hava kurşun gibi ağırdı. Sezen, Cihan’ın elini sanki bıraksa bir daha asla tutamayacakmış gibi sıkıyordu. Gözyaşları yanaklarından süzülürken içindeki o huzursuzluk bir yumru gibi boğazına oturdu.
"Cihan, gitme demiyorum ama kalbim hiç rahat değil," diye hıçkırdı Sezen. Cihan, onun yüzünü avuçlarının arasına aldı, gözlerinin içine en güven veren bakışıyla baktı: "Hemen döneceğim sevgilim, sadece ne olduğunu anlayıp geleceğim." Birbirlerine son kez sarıldılar; o an, ikisi de bunun sadece bir yolculuk değil, bir devrin kapanışı olduğunu hissetmişti.
Cihan, Ağrı’daki konağın kapısından girdiğinde onu annesi ve üç kardeşi kapıda karşıladı. Annesi hasretle oğluna sarıldı, kardeşleri saygıyla elini öptü. Akşam yemeğinde büyük bir sofra kuruldu, sohbetler edildi. Ancak Cihan’ın aklı hala İstanbul’da, yarım kalan davasında ve Sezen’indeydi.
Yemekten sonra Cihan sabredemedi:
— "Baba, artık söyleyecek misin? Neden beni böyle apar topar çağırdın? Biliyorsun, mezuniyetime sadece bir sene kaldı. Avukat olmama çok az kaldı."
Babası Hamit Ağa, elindeki tesbihi masaya sertçe bıraktı. Odanın içindeki hava bir anda buz kesti.
— "Yeter artık Cihan! Bir sene, bir sene... Sana okul mokul yok artık! Sen koskoca aşiretin, Yılmazerlerin tek varisisin. Elin oğlunun davasıyla mı uğraşacaksın kapı kapı gezip?"
Cihan şok içinde ayağa kalktı, eliyle masaya vurdu:
— "Baba ne diyorsun sen? Ben bu okul için yıllarımı verdim! Ben avukat olacağım, adaleti getireceğim buraya!"
Hamit Ağa, oğlunun üzerine yürüdü ve odayı çınlatan o sert tokadı indirdi. Cihan’ın yüzü yana savrulurken evde ölüm sessizliği hakim oldu.
— "Sana yüz verdik, tepemize çıktın! Adalet dediğin benim ağzımdan çıkan sözdür! Bitti dedim o kadar. Sana layık bir kız buldum, evleneceksin. Bu iş bitti!"
Cihan, yanağındaki yanmayla babasına baktı:
— "Sen ne diyorsun baba? Ne evliliği? Benim bir hayatım var, sevdiğim var!"
Annesi araya girmeye çalışıp, "Bey, yapma, çocuk daha yeni geldi..." diyecek oldu ama Hamit Ağa kükredi:
— "Sus kadın! Geç yerine! Cihan, ya bu evlilik olacak ya da bu kapıdan çıktığın an Yılmazer soyadını da, hakkını da unutacaksın. İster 'evet' de, ister deme; o imza atılacak!"
Cihan, babasının tokatından sonra hışımla kapıya yöneldiğinde annesi Zeynep Hanım önüne geçti. Gözyaşları içinde, "Dur oğlum," dedi, "Hava zifiri karanlık, yollar tekinsiz. Bari bu gece kal, sabah selametle gidersin. Babandır, öfkesi yatışır." Cihan, annesinin titreyen ellerine kıyamadı. "Tamam ana, sadece bu gece," diyerek yukarıdaki eski odasına çıktı.
Odaya girer girmez telefonu titredi. Arayan Sezen’di. Ekrandaki ismi görünce yüreği sızladı, derin bir nefes alıp açtı.
— "Cihan! Sonunda açabildin... Öldüm meraktan sevgilim. Neredesin, iyi misin? Bir şey mi oldu ailene?"
Cihan, sesindeki titremeyi gizlemeye çalışarak yalan söyledi. Onu bu cehennemin ortasına çekemezdi.
— "İyiyim sevgilim, korkma. Babam biraz rahatsızlanmış, tansiyonu çıkmış sadece. Onunla ilgileniyordum."
— "Ah, çok geçmiş olsun. Seni çok özledim Cihan... İçimde kötü bir his var, çabuk gel olur mu?"
— "Ben de seni çok özledim güzel sevgilim. En kısa zamanda, söz veriyorum geleceğim."
Telefonu kapattığında Cihan başını ellerinin arasına aldı. Babası cüzdanını ve kartlarını çoktan "muhafaza etmek" adı altında elinden almıştı. "Nasıl döneceğim?" diye fısıldadı karanlığa. "Allah'ım, ben bu zincirlerden nasıl kurtulacağım?"
Sabahın ilk ışıklarıyla Cihan, üzerindeki ağırlığı atıp hemen evden çıkmak için kapıya yöneldi. Kolu çevirdi ama kapı oynamadı. Bir daha denedi, bir daha... Kapı üzerine kilitlenmişti.
"Baba! Aç şu kapıyı!" diye bağırdı, yumruklarını ahşaba indirerek. "Aç diyorum!"
Ses gelmeyince Cihan çılgına döndü. Odanın içindeki çaresizlik öfkeye dönüştü; dolap kapaklarını sertçe açtı, yatağı darmadağın etti, masanın üzerindeki her şeyi yere fırlattı. Oda bir savaş alanına dönmüştü.
Kapıda babasının buz gibi sesi yankılandı:
"Boşuna yorulma Cihan! Burada kalacaksın ve o kızla evleneceksin! Akıllanana kadar o kapı açılmayacak!"
"Asla baba! Benim bir sevdiğim var, anlamıyor musun? Asla evlenmeyeceğim!"
Akşam olduğunda kapının kilidi yavaşça döndü. Annesi, elinde bir tepsi yemekle içeri süzüldü. Yüzü asıktı. "Oğlum, hadi... Aşağı in. Baban aşağıda misafirlerle seni bekliyor," dedi kısık sesle.
Cihan, bir çıkış yolu bulma umuduyla aşağı indi. Ancak merdivenlerin sonuna geldiğinde gördüğü manzara kanını dondurdu. Salon, şık giyimli yabancılarla doluydu. Babası Hamit Ağa, gururla ayağa kalktı ve misafirlerin arasındaki genç bir kızı işaret etti:
"Hah, oğlum gel! Biz de tam seni bekliyorduk. Gel de sana helalini, evleneceğin kızı takdim edelim."
Cihan olduğu yerde donup kaldı. Aşağıdaki kalabalık, neşeli mırıltılar ve karşısındaki yabancı gözler... İstanbul’daki Sezen’in hayali, o an bu taş duvarların arasında paramparça olmak üzereydi.
Cihan şimdi bir karar vermek zorunda: Ya bu kalabalığın içinde her şeyi reddedip ipleri tamamen koparacak ya da kaçış planı için sessiz kalıp "oyunu" kuralına göre oynayacak.