Resul Hoca aslında Ankaralıydı. Ancak ailesiyle yaşadığı trajik olaylar onu Ankara’da yaşamaktan vazgeçmeye zorladı. Annesi ve evin en büyük çocuğu olarak iki kız kardeşine, Leyla ve Esma’ya bakmak zorundaydı. Babası ise aile sorumluluğuna neredeyse hiç katılmıyor, çoğunlukla başka kadınlarla vakit geçiriyordu. Yani Resul, kardeşlerinin hem annesi hem babası olmuştu.
Küçük yaşına rağmen hem okuyor hem de çalışıyordu. Kız kardeşleri öyle küçüktü ki, çocuk yuvasına verilmişlerdi. Ancak Resul pes etmedi. Yuvalara gelen koruyucu ailelere her seferinde yalvarıyordu:
“Ne olur almayın, 18 yaşına gelince ben onları alacağım. Lütfen bizi ayırmayın.”
Ve dediğini yaptı. 18 yaşına geldiğinde Leyla ve Esma’yı yanına aldı, kendi evini tuttu. O sırada kız kardeşleri 15–16 yaşlarındaydı ve Resul hem okuyup hem çalışıyor, onlara bakıyor, büyümelerine yardımcı oluyordu.
Üniversiteye başladığında, kız kardeşlerinin eğitiminden geri kalmamak için kendi hayatını da disiplinle sürdürdü. Üniversiteyi bitirdiğinde hayali olan mesleğe adım attı: Din Kültürü Öğretmeni oldu. Tek istediği, öğrencilerine doğruyu öğretebilmek ve onları en iyi şekilde yönlendirebilmekti.
Atandığı yer İstanbul’du. İki kız kardeşiyle birlikte şehirde kendi evlerini aldılar; Küçükçekmece’de 2+1 bir dairede yaşamaya başladılar. Resul, geçmişinde yaşadığı zorluklar ve ailesiyle olan ilişkileri nedeniyle aşka ve evliliğe kapalıydı. Kendi içinde, “Benim başıma gelirse ne olur?” düşüncesi sürekli vardı.
Ta ki Eda’yı görene kadar.
Eda’yı ilk gördüğünde fark etti ki, kalbi hızlı hızlı çarpıyor. Kendine bunu itiraf etmek istemiyordu: “Şimdiye kadar hiç aşık olmadım, bundan sonra da olmayacağım,” diyordu kendi kendine. Ama Eda’nın varlığı, Resul’ün hayatında beklemediği bir etki yaratmıştı.
Resul Hoca’nın dediği gibi aşık olmayacak mıydı gerçekten? Yoksa Eda, onun hayatına beklenmedik bir şekilde girip kalbini mi çalacaktı?
Bunu okumaya devam edeceğiz…