GEÇMİŞSİZ

1048 Words
Çekik gözlerime uzun uzun baktı, "Bu göz şekline sahip farklı soylarda biliyorum." Kullandığım şişelerin kapaklarını kapatırken, "Kedilerdenim dedim ya?" gerçekten bıkmaya başlamıştım. Aniden yaklaştı, yüzü yüzümün biraz uzağında dururken, "Kuyruksuz bir kedicik, ilk defa görüyorum?" "Bende sürüsünden ayrı gezen bir aslan, ilk defa görüyorum?" Yüzünde tatminkar bir ifadeyle geri çekildi ve kolundaki sargıya kısa bir bakış attıktan sonra kolunu gösterip, "Bir karşılık istiyor musun?" diye sordu. "Evet, bir daha karşıma çıkma." Ayağa kalkıp pelerinini koluna alırken tutmam için elini uzattı. Bu hareketine gözlerimi devirip, yerden destek alarak kalktım. Eli hala havadaydı. Çevik bir hareketle boşta ki elimi yakalayıp, "Artık ismimi biliyorsun, şimdi sıra sende." Elimi büyük elinin arasından kurtarmaya çalıştım ama izin vermedi. "İsmini söyle dememiştim? Bırak elimi!" "Ama söyleme de demedin, hadi kedicik söyle ismini." Dişlerimi o kadar sıkmıştım ki, ağrıyan çenemin uyarısıyla fark ettim. Elimi elinden yine kurtaramayınca bir yılan gibi tıslayarak, "Tamay!" dedim. Elimi bıraktı ve arkasını dönüp gitmeden önce, "Dedikleri kadar becerikli bir, kedi." sesindeki eğlenen tını onu zehrimle boğmam için farklı bir neden daha verse de, "En yakın zamanda tükenmen dileğiyle." demekle yetindim. Kapıyı ardından kapatırken boğazının derinliklerin gelen gülmeyi andıran bir sesle, "En yakın zamanda görüşmek dileğiyle, kedicik." Artık ayak seslerini duyamayacağım kadar uzaklaşınca derin bir nefes aldım. Tuttuğu elim dakikalar geçmesine rağmen hala sıcaktı. - Işığın uğrak noktaları, yolun her bir dönüşün de uzaklardan yavaşça parlayan ışıkların yolu izlediğinizi fark ederdim. Bu parlak noktalar umut veya rehberlik sunmuyor. Aksine karanlığın ne kadar çok olduğunu bir kez daha görmemi sağlıyordu. Işıktan korkuyordum. Ancak karanlık yolun karmaşık doğasından korkmuyordum. Alışmış, karanlığı istemeden de olsa benimsemiştim. Boş gözlerle ormana bakıyordum. Dalları zamanın verdiği darbeyle yıpranmış ağaçlara, intihar etmek için hazırlık yapan kırmızı bir gülün yaprağına ve soğukların habercisi olan evlerine kalın dal parçaları taşıyan kuşlara... Bakınca, içimde bir şeyler yıkılıp amansız gelen bir sele kaptırmış gibiydim. Tepki vermiyor, öylece izliyorum. Ama bedenimde bir sızı oluşuyor, beni hissizleştirmeye çalışıyordu. Ağaçların neredeyse hiç olmadığı büyük bir alana geldiğimde, düşünceler yağmur damlaları gibi zihnimden akarak kayboldu. Bu alanda hayvanların ve onlardan gelen çeşitli soyların bir arada sakince durmalarının tek sebebi, ayda bir kere kurulan takas alanından alışveriş yapmak için vardı. Evde hiç boş iksir şişemin kalmadığını fark edince buraya gelmek zorunda kaldım. Büyük meydanda, sıra sıra dizilen, kazanlar, iksir şişeleri, küçük hayvanların evlerini kurması için gereken kaliteli dallar, zor koşullarda yetişen meyve ve daha niceleri. Yaşlı bir adamın önünde durduğu tezgaha ilerledim ve cam şişelerinin kalitelerini inceledim. İnce yapılı olduklarını görünce farklı bir yere yöneldim. Kalabalığın içinde sakince yürürken içimde ruhumu ateşten parmakları arasına alan biri vardı. Kalabalıktan hep nefret ettim ama benim yerime bu işi yapacak kimsede yoktu. Rengarenk şişelerin olduğu bir tezgah dikkatimi çekince oraya yöneldim. Şişeleri, asitli otlardan dolayı yapılan erimeye dayanıklı kaşıkları dahil hepsi kaliteli malzemelerdi. Sırtındaki kanatlardan bir kuş soyuna ait olduğunu belli eden kadına bakıp seçtiğim eşyaları gösterdim. Hangi kuş türündendi bilmiyorum ama kanatları göz kamaştırıcı gözüküyordu. Kadın zarifçe gülümseyip, "Ne ile takas edecektiniz?" diye sordu. Pelerinimin iç kısmına astığım küçük kutuyu çıkardım ve kapağını açarak kadına doğru uzattım. İçindeki çeşitli kırmızı otların sıkıştırıldığı kapsülleri gördü. "Bunların özelliği devamlı olarak kullanılırsa ruhunuzdaki ve bedeninizdeki tükenmişliğin başlangıcı olarak bilinen yorgunluğunuz kalmaz." Kadının gözlerindeki ışık parladı ama yine de şüphe dolu bir sesle, "Ben şifacılıkla ilgili bir şey bilmiyorum, yani bunlar sıradan faydasız otlardan yapılmışsa?" Sıkıldığımı belli etmemeye çalışarak, kutuyu kadının ulaşabileceği bir yere koydum. "İçinden istediğini seç ve hemen burada yut. İşe yaramadığını hissedersen takaslamazsın." Kadın kutuyu eline aldı ve içini karıştırarak en altlarda ki kapsülü aldı ve tereddüt etmeden yuttu. Bu kapsülleri her şifacının okuması gereken bir tarif kitabından bulup yapmıştım. Ormanda beni bir kere bile görmeyen canlı yoktu eğer bu kadını aldatırsam, kısa sürede tüm orman halkı bunu öğrenirdi. Kendimi riske atacak hiçbir şey yapmamam gerektiğini çok önceden öğrenmiştim. Kapsülü yutan kadın, eliyle kalbine bastırdı ve yüzünde garip bir gülümsemeyle, "Seçtiğin malzemeleri alabilirsin." dedi. Şifahaneden ödünç aldığım sepetin içine, toplam sekiz şişe ve iki erimez kaşık olmak üzere on parçayı yerleştirdim. Alacak başka bir ihtiyacım olmadığı içinde buradan hızla ayrılmak istiyordum. Birilerine çarpmadan ilerleyemediğim bu alan gittikçe kalabalıklaşıyordu. Sonra bir ses duyuldu. Başlarımızın üzerinde uçan büyük bir şahin, "Hey, hey beni durun ve beni dinleyin!" Yine ürünlerinin boş reklamını yapacak biri olduğunu düşünen sadece ben değildim. Onu umursayan kimse yoktu. "Üzerinizdeki Güneş'e aldanmayın! Gündüz'ü nerede yaşadığını bilen biri onun ruhunu tüketmiş!" Yılan soyundan biri şahin'e tıslayarak, "Yalanlarınla başkalarını kandır!" diye bağırdı ve birkaç kişi Yılan'ı onaylar gibi Şahin'e karşı çıktılar. Şahin ilerdeki yapraklarını dökmüş çıplak ağacın dalına konup, "Yalan değil! Biri yuvama bu kağıt parçasını bırakıp gitmiş!" Ayağını kaldırdı ve pençesindeki kağıdı gösterdi. "Kağıtta, Gündüz'ün tüketildiği ve bunu yapanların kurtlar olduğu yazıyor!" Orta sıralarda göremediğim ama kurt soyundan olduğu belli olan bir adam bağırdı. "Bu imkansız, soyuma iftira atma!" "Bunu ben söylemiyorum bu kağıdı kim yuvama bıraktıysa o söylüyor!" kanatlarını açıp kalabalığın üzerinde tekrar uçtu ama bu sefer pençesindeki kağıdı bıraktı. Hava da yavaşça süzülen kağıdı önümdeki uzun boylu bir adam yakaladı ve açtı. Herkesin bakışları buraya yönelirken, kağıdı görebilmek için parmak uçlarımdan yükseldim. Sararmış bir kağıdın üzerine siyah bir kalemle yazılan kelimeler, Şahin'in dedikleriyle uyuşuyordu. Garip bir el yazısıyla şekillenmiş kağıda uzun uzun baksam da harfler daha önce görmediğim birine aitti. Tanımadığım orta yaşlarda bir kadın kağıdı eline alıp bakma tenezzülünde bile bulunmadan, dalında olanları izleyen Şahin'e doğru salladı. "Gündüz tükendiyse, Güneş neden hala bizimle!" diye bağırdı. Sessizleşmiş olan kalabalıktan kadını onaylayan bağırışmalar yükseldi. Şahin kanatlarını kaldırıp, "İşte bu kısım benimde kafamı karıştırdı." dedi, ses tonundaki meraklı tını onunda bir şeyleri öğrenme derdinde olduğunu gösteriyordu. Yani, Şahin bu kağıdı gerçekten yuvasında bulmuştu. Yüzünü görmediğim biri ses tonunu yükseltme gereği duymadan, "Yıllar önce dedem, Gündüz tüketilirse Güneş asla batmaz ama Gündüzsüz doğmaz da, demişti." "Yani, bu ne demek?" diye sordu biri. "Yani Gündüz gerçekten tükenmiş ama yapan kişi bunu Güneş batmadan önce yapmış demektir. Kısaca Gece gökyüzündeyken, Gündüz tüketilseydi. Güneş bir daha doğmazdı." Kimseden tek kelime çıkmadı. Gündüz gerçekten tüketilmişti. Sis, ormanın derinliklerine doğru yayılmış, ağaçların gövdelerini neredeyse görünmez hale getirmişti. Hava, rutubet ve çürümüş yaprak kokusuyla ağırlaşmıştı. Ağaçların dalları, birbirine dolanmış pençeler gibi yukarıya uzanıyordu, gökyüzünü tamamen kapatarak zifiri karanlık bir kubbe oluşturmuşlardı. Yerdeki yapraklar, her adımda nemli ve yapışkan bir hışırtıyla eziliyor, sanki ayaklarının altındaki toprak canlanıp seni yutacakmış gibi bir his veriyordu. Uzaktan gelen bir baykuşun tekdüze sesi, bu ıssızlığı daha da derinleştiriyordu. Her şey durgun, her şey tehditkârdı; sanki orman, içinde sakladığı sırları ifşa etmek üzereydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD