Kalbin ortasındaki gizli, günahların saklı olduğu siyah birikintinin üzerinde bedenlerinden ayrılmış öksüz ruhlar dolaşıyordu. O ruhlar haklarını arayacaklardı. Arafta kaybolmak pahasına intikamlarını alacaklar.
Karanlık evimde, öylece yerde oturuyordum. Dizlerimi kendime çekmiş, kapıya sırtımı vermiştim. Düşünceler cam bir balon gibi patlayıp, zihnimi kanattı. Zaman, üzerine konan ince bir tüy tanesinden incinmiş davranıyordu. O kimin bıraktığı belirsiz olan tüyün acısını bana yaşatarak ödetmeye çalışıyor gibiydi.
Darius Henrich.
İsmi dışında, yeşil nehrinin rengini alan yeşili gözlerini ve bir aslan soyundan geldiğini biliyorken onun artık kanımdaki zehirden bile haberi vardı. Hala köz bir ateş misali içten içe yanan yüzüme zehirli iğneler saplamak istiyorum. Onun bu kadar yakınlaşmasına izin vermemeliydim. Hakkımda bu kadar bilgi sahibi olması yine benim suçumdu. Ummadığım anlarda ortaya çıkıp, avuçlarımdaki tüm gerçekliklerimi alıp sonra onları tekrar yüzüme çarpmasına izin vermiştim.
Ne olmuştu bana?
Birden fazla soy kurutmuş ve ruhlarını acı çekmeden bez bebeklerin içine saklamayı başarmışken, bunca yıl tek bir akrep olarak varlığımı devam ettirebildiysem, böyle hatalar yapmak ya aptallığımdan kaynaklıydı ya da karşımdakini aptal görerek onu küçümsemiştim.
Buradaki en büyük aptal benimdim!
Gözlerimi kapattım ve zihnimin kapısını doğru ilerlemeye başladım. Bunu o kadar uzun süredir yapıyordum ki normalde iksire ihtiyaç duymam ama şifahanede göze batmamak için yapmam gereken bir şeydir.
Kapıdan geçerken soğuk ve sıcağı aynı anda hissederken, sessiz ruhum heyecan ve korkuyu bir arada hissetmeye başladı. Kasılan kalbimden bunu anlayabiliyordum.
Ayaklarım yine çıplaktı ve adımlarım hızlıydı. Burası benimdi, ben yapmıştım.
Daha da hızlandım. Benden başka kimse böyle bir şeye cesaret edemezdi!
Artık koşuyordum. Köleliğin ruhumu prangaladığı geçmiş yoktu, sadece ben ve oyuncak bebeklerim olacaktı.
Evim görüş açıma girerken yılanlarımın dışarıda beni beklediklerini gördüm. Gülümsedim. Dudaklarımın gerilmesine sebep olan bu refleks, onlara özeldi.
Bir hıçkırık sesi ve iç çekme sesleri kulaklarımı doldurmaya başlayınca nerede olduğumu unutarak sesin geldiğini tahmin ettiğim noktaya bakmaya başladım ama sağlıklı bitkilerimden başka görünen bir şey yoktu. Çünkü ses zihnimden gelmiyordu.
Geri dönmek zorunda kaldım.
Hemen yakınlarımda yükselen bu hıçkırıklar bir kurttan gelmeyecek kadar inceydi. Nefesimi dışarı verip olduğum yerden kalktım ve dışarı çıktım. Pelerinimi hala çıkarmadığım için vakit kaybedecek bir şey yoktu.
Gündüz'ün gökyüzünde olduğu bir vakit bu sesi duysam, umursamazdım. Ama Gece karanlığını her yere dağıtmışken, kurtların hüküm sürdüğü bu vakitlerde ya bir kalmıştı.
Darius'la olan konuşmalarımız gözümde canlanırken zehrimin damarlarımda fokurdadığını hissedebiliyordum. Gördüğüm ilk aslan kulaklarından zehrim akana kadar, zehirlemek istiyordum.
Darius haklıydı onların soyunu tüketmek için, ruhumu satardım ama bu çaylak Tamay'ın arzusuydu. Şimdiki Tamay, zihnindeki dünyayı oyuncaklarıyla doldurmaktan başka arzusu yoktu.
Ama öfkem, kinim ve olabilecek en kötü hislerin hepsini o soy için beslemeye devam edecektim.
Ses, Darius'un gittiği yolun tersinden geliyordu.
Ay ve cılız Güneş ışığının aydınlattığı yolda gitmeye özen göstersem de, dar ağaçların olduğu yola girdiğimde artık ağaçların iri gövdelerinden destek alarak yürüyordum.
Artık ağlama sesi yoktu sadece şiddetli ağlamanın artığı hıçkırıkları vardı. Sanki içini söküp almışlar gibi hıçkırıkları derinden geliyordu.
Ayaklarımın altında kırılan ince bir dal yüzünden artık ses gelmiyordu. Onu korkutmuş olmalıydım. Gözlerim karanlığa alışırken, ıssızlığın koynuna baktım. Kabarık çalılar yüzünden bir şey görmek imkansız gibiydi. En sonunda, "Yaralı biri var mı?" diye seslendim.
Ağlayan biri var mı, demek daha tuhaf olurdu.
Yanıt gelmedi, sanki bu ağlama sesini ben uydurmuşum gibiydi. "Eğer yaralıysan," ve kurt değilse. Bunu içimden mırıldandım. "-seni tedavi edebilirim."
Omzuma sert bir şey dokundu. Neredeyse yerimden sıçrar gibi arkamı döndüm. Yanaklarından akmaya devam eden yaşlarla ve elinde tuttuğu ağaç dallarını andıran boynuz parçasıyla, geyik soyundan gelen bir kız duruyordu.
Boyu benim boyumla aynıydı.
Elindeki boynuz parçasına dokundum. Omzuma dokunan sert cismin bu olduğunu anladım. Kafamı kaldırıp boynuzlarının olduğu başına baktım. Ağacın dallarına benzetmekten kendimi alamadığım boynuzları, bir çiçeğin sapının kenarlarından çıkan yapraklar gibi her tarafından çıkmıştı ve kabul etmeliyim ki benim elim boyutunda olan boynuzlarımın yanında büyüleyici duruyorlardı.
Bir boynuzu sağlamdı ama diğeri ortasından ikiye ayrılmıştı.
"Boynuzumu eski haline geri getirebilir miyiz?" başımı belli belirsiz salladım. "Karanlıkta hiçbir şey göremem."
Yürümeye başladık. Ay'ın vurduğu topraklara gelsek de durmadım ve onu evime getirdim. Kapıdan ondan önce girip ateşböceklerini uyandırdım. İlaç ve iksirlerin olduğu dolaba yönelip elimde neler var baktım.
İhtiyacımı karşılayacak şişeleri dolaptan alırken bir eksiklik fark ettim. Ne olur ne olmaz diye kendim için ayırdığım, panzehrim yoktu. Telaşla dolapta ki tüm malzemeleri indirdim ama yoktu! Onu kendim için ayırdığımdan dolayı birine kullanmış olamazdım, o zaman kim almıştı?
Arkamdan kapanan kapıyla kendime geldim. Geyik kızı tamamen unutmuş. Kullanmayacağım eşyaları tekrar dolaba dizerken aklım hala kendi şişemdeydi.
Ona oturması için içi ot dolu minderi işaret ettim.
Tereddütlü davransa da yine de oturdu. Yanına gitmeden önce pelerinimi çıkardım ve astım. İri kahverengi gözleri cam gibiydi. Işık sayesinde onu daha net görebiliyordum. Narin bir bedeni sahipti. Onu ilk karanlıkta gördüğümde küçük bir kız çocuğu olabileceğini bile düşünmüştüm ama karşımda neredeyse benim olgunluğumda bir kız duruyordu.
Yanına oturduğumda boynuzu kucağıma bıraktı. Boynuzu onun için fazla değerliydi çünkü dizindeki yaradan önce boynuzunu tedavi etmemi istiyordu.
Şanslıydı, bu kadar büyük olmasına rağmen tek parça elindeydi. Kafasındaki kısım dışında, boynuzda herhangi bir sorun yoktu.
Açık kahve tonlarındaki saçlarının arasında boynuzun asıl köküne dokunmadan önce onu uyardım. "Başına dokunacağım."
Kafasını eğdi.
Kırıldığı için keskinleşen uçlarına dokundum. Daha önce bir boynuz tedavi etmemiştim ama nasıl tedavi edilmesi gerektiğini öğrenmiştim.
Geri çekilip, malzemeleri elime aldım. Kurudağ yaprağının özünü ve yaşlı bir ağaçtan topladığım retinayı birbirine karıştırdım. Yoğun bir kıvam alana kadar karıştırmam gerekiyordu. İşime odaklanmışken yüzümde bakışlarının ağırlığını daha kaldıramayınca, başımı çevirdim ve kahve gözleriyle karşılaşmayı beklerken, esmer tenine baktım.
Çünkü onun gözleri benim kırık boynuzumdaydı.
"Sen mi yaptın yoksa yaptılar mı?" basit bir soruydu ama yine de içimde bir şeylerin devrildiğini duyabiliyordum.
"Yaptılar." dedim soğuk çıkmasını önemsemediğim bir sesle.
Aramızda duran boynuzu işaret ederek aynı soruyu ona sordum. "Sen mi, başkaları mı?"
"Başkaları." fısıltısındaki acı tınıyla akrabalığım varmış gibiydi.
"Biraz daha erken gelseydim o aslanların orada bildiğim tüm bitkilerle zehirlerdim." aynı acıyı paylaştığımız için miydi bilmiyorum ama gerçekten de orada olsaydım, onları zehirlerdim.
Sessizleşti. Elimdeki karışım yavaş yavaş yoğunlaşırken, bakışlarım yine ona kaydı. Boynuzuna bakıyordu.
"Babam yaptı," dedi. O kadar kısıktı ki sesi sanki duymak istemiyordu.
"Neden, babanın da boynuzları yok mu? Bunu sana yapma hakkını nerde bulmuş?" Köleliğimin çıkmayan başka bir lekesi. O kadar uzun zaman anne ve babamdan ayrı kalmıştım ki, içimde onlara beslediğim duygular bittikten sonra bulmuşlardı.
Anne ve baba kavramım yoktu. Sorun değildi, ne de olsa artık onlarda yoktu.
Hala bakışlarım üzerindeyken gözlerini tavana dikti ve elleriyle yüzünü yelledi. Daha fazla ağlamak istemediği belliydi. Sadece baktım.
"Babam, fazla sinirlidir. Onun istemediği bir şey yapınca delirir. Dayanamadım ve yaşadığımız yeri terk ettim ama birkaç gün sonra yani bugün karşılaştığımızda, boynuzumu sevdiğim için onu kırdı."
Parmak uçları temiz boynuzunun yüzeyinde gezinirken, "...kaçmaya çalıştım ama bir şekilde yakaladı. Bu kırık parçayı alıp giderken bir daha eve dönmememi söyledi." durduramadığı yaşlar yanaklarından akarken, güldü.
"Sanki gelmek için yalvarıyordum. İlk defa babama karşı çıktım ve boynuzumu elinden aldıktan sonra arkama bile bakmadan kaçtım." ses tonu büyük bir şeyi başarmış gibi hırslıydı. Babasına karşı çıkabilmek onun zaferi olmuş gibiydi.
Kıvamı istediğim gibi olan karşımı son kez karıştırdıktan sonra bir yaprakla karışımı dökeceğim yeri temizledim.
Karışımı parmak uçlarımla alıp kafasını eğmesini söyledim. Keskin kısımlarına dikkat ederek her kırık noktaya sürdüm. Bu karışım yapıştırıcı görevi görecekti. Geyik kız hareketsizce bekliyordu. Aldığı nefesi bile kısıtlamış gibi bedeni neredeyse ruhsuzdu, nedenini anlamam uzun sürmemişti.
Boynuzunu en iyi şekilde tedavi etmem için uğraşıyordu.
Yerdeki kırık parçayı, eski yerine yerleştirdim. Bir elimle onu sabitlemeye çalışırken diğer elimde etrafını bir yaprakla sardım. Bir süre elimi çekmedim, karışımın donmasını sabırla bekledik.
Katılaştığını görünce de elimi yavaşça çektim. Boynuz devrilmeden durmayı başarmıştı. Artık ağlamaz diye düşündüğüm geyik kız bu seferde tamir olan boynuzu için ağlamaya başladı.
Malzemeleri toplamadan önce kızın eline bir şişe ağrı kesici verip, dizini işaret ettim.
"İsmini mi kullanmayı tercih edersin yoksa sana şifacı mı diyeyim?"
Ben şifacı değilim demek istesem de şaka yaptığımı düşünür diye, "Tamay demen yeterli."
"Bende, Vayna."