16

1105 Words
Doğu ile alışverişe çıkmak deyince ne beklediğini bilmiyordu ama bir yerden sonra hayret etmeyi ve istemsizce adamın aldığı şeylerin fiyatını kontrol etmeyi bırakmıştı. O fiyatlarla ilgilenmiyordu ve anlaşılan bu onun için oldukça normaldi. Ellerinde poşetlerle uzun uzun yürüdükleri sürelerin ardından çok otantik görünen bir terziye girdiler. İçeri girerken Doğu “Burası son,” diyerek onu bilgilendirdi. Yüzünde şakacı bir sırıtış vardı. Çoğu zaman öyleydi. Hayat onun için bir eğlence ya da oyun muydu acaba? Erna onun daha önce hiç gerçekten sinirli ya da üzgün hissettiği bir olay yaşayıp yaşamadığını merak ediyordu. “Yanlış anlamazsan bir şey sorabilir miyim?” “Sor tabii!” Doğu kıza göz kırparak güldü. Yüzüne merakla bakıyordu. “Şey… Dağhan Bey bir avukat, değil mi?” “Evet.” “Ve sanırım kendi hukuk şirketi var?” “Bu doğru.” Doğu kaşlarını oynatarak devam etmesi için onu teşvik etti. Ne soracağını anlamış gibiydi. “Peki ya sen?” “Ben? Doğuhan Işık mı yani?” Bunu soruşu dehşet doluydu. Yine onunla alay ediyordu. “Evet. Sen ne iş yapıyorsun?” Adam eğilerek aralarındaki mesafeyi biraz azalttı. Bir sır verecekmiş gibi sesini alçaltmıştı. “Yani… Dağhan’ın parasını yemek dışında mı demek istiyorsun?” Erna kızararak geri çekildi, başını hemen iki yana salladı. “Öyle demek istemedim! Gerçekten!” “Biliyorum.” Sırıtarak omzunu silkti. “Şu an çalışmıyorum.” “Gerçekten mi?” “Evet. Çalışmak çok yorucu olabiliyor. Ne kadar sıkıcı olduğunu söylememe bile gerek yoktur herhâlde?” Erna iş arayarak geçirdiği onca zamanı düşünerek duraksadı. Çalışmasaydı ne yapabilirdi ki? Sokaklarda mı yatacaktı? “Ben öyle düşünmüyorum.” “O belli… Sen biraz ikizim gibisin.” “Ben mi?” Sesi hayretle yükseldi. “Ben Dağhan Bey’in gölgesi bile olamam.” Eh, birisi ikizine sorsaydı o da kendini beğenmezdi. Bu yönden de benzedikleri aşikârdı. Sonuçta Doğuhan onları yok yere birbirine yakıştırmıyordu. Ayrıca anlaşılan aradaki en büyük engel de patlak vermeye başlamıştı. Az önce telefonunda Dağhan’dan gelen bir mesaj görmüştü. Belki onunla alay etmesini istemediği için konuyu geçiştirmiş olabilirdi ama bir şekilde neler olduğunu öğrenmek onun için çocuk oyuncağıydı. Bununla ilgili aklında güzel bir plan vardı. “Her neyse… Artık içeri giriyor muyuz?” “Girelim ama ne iş yaptığını hâlâ söylemedin.” “Belli bir işim yok. Ailem beni özel bir üniversitede işletme okumaya ‘nazikçe’ zorladı. Bir diplomam olması konusunda çok ısrarcıydılar. Yani işletme mezunuyum. Dil konusunda da fena sayılmam. Biraz kendimi zorlarsam Dağhan’ın şirketinde de çalışabilirim ama neden bunu yapayım ki? Ailemin yeterince parası var.” Erna istemsizce yüzünü buruşturdu. Bu hayatında duyduğu en garip şeylerden biriydi. Kendini tutmasa onu eleştirebilirdi ama bunu yapmaya hakkı yoktu. Yine de asla böyle bir düşünce yapısına sahip olmak istemezdi. Hele de kardeşi bu denli çalışıp didinirken nasıl iş hayatını böyle tiye alabilirdi? “Çok tiksinmiş görünüyorsun.” Doğu gülerek onu dürttü. Erna da hemen kendine çekidüzen verdi. “Hayır, tiksinmedim,” diyerek adama zoraki bir şekilde gülümsedi ve terzinin kapısını açmak için uzandı. Doğu onu daha fazla zorlamaya gerek görmeyerek adımlarını izledi. Birçok insan onu tembelliği konusunda eleştirdiği için buna alışkındı. Yaptığının en doğru şey olduğunu iddia etmiyordu ama içinden gelen buysa neden aksi için çaba harcaması gerektiğini anlayamıyordu. Bu yüzden kimsenin fikirlerine aldırdığı yoktu. İçeri girmelerinin ardından takım elbiseli, zarif bir adam onları karşıladı. “Ah, Doğuhan Bey, siz miydiniz?” Mekânın içi güzelce dekore edilmişti. Erna etrafına hayranlıkla bakarak ilerledi. Kadife kumaşlarla kaplanmış koltuklar, altın rengi ve ışıltılı avizeler, yumuşacık halılar, insanı yanına davet eder gibi süslü görünen aynalar ve rafları süsleyen kumaşlarla takım elbiseleri beğeniyle süzüyordu. Burası bugüne dek gördüğü en havalı yerdi. Çalışanlar bile hem çok şık giyinmiş gibi görünüyor hem de onlara çok saygılı davranıyordu. Dükkânın sahibi olduğunu düşündüğü kır saçlı adam Doğu ile tokalaştıktan sonra ona doğru döndü. “Hoş geldiniz küçük hanım.” Sesi çok hoş, bakışları da nazikti. Erna mutlulukla gülümsedi. Ona küçük hanım mı demişti? Birden nedense kendini çok güzel hissederek kızardı. “Hoş buldum.” “Alışverişe çıkmıştık, geçerken ikizim için yaptırdığım takım elbise hazır mı diye sormak istedim.” Doğu elindeki torbaları sallayarak Erna’ya baktı. “Dağhan genelde özel dikim takımlar giyer. Doğum günü yaklaştığı için ona bir hediye hazırlatıyordum.” “Ah…” Şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. “Yani ikinizin doğum günü?” Gülerek omzunu silkti. “Eh, elbette ama bana hediye alınmasına gerek yok. Zaten ben yeterince çok şey alıyorum.” Acaba hangi gündü? “İstediğiniz takım hazır. Dilerseniz sizi deneme odasına alabilirim.” “Bu harika olur. Nasıl olsa aynı bedene sahibiz!” Doğu elindeki torbaları terzinin yardımcısına vererek eşofmanının üstünü çıkardı. “Bu arada elinizde bana uygun siyah bir takım olma ihtimali var mı? Yarın ihtiyacım olacak.” “Kiralamak mı istiyorsunuz?” “Hayır, bir kere giydikten sonra Dağhan’a vermeyi düşünüyorum.” Terzi gülerek başını salladı. “Siz takımınızı denerken ben de ne yapabileceğime bir bakayım.” Böylece Erna ona gösterilen koltuklardan birine oturup beklerken Doğu özel dikim takım elbiseyi denemek üzere arka tarafa geçti. Koltuk öyle yumuşaktı ki otururken çok fazla yaslanarak rahatsızlık vermemeye çalışıyordu. Bir şeylere zarar vermek istemezdi. Üstelik burnuna gelen tüm kokular çok hoştu ve daha ne kadar hayranlık içinde burayı seyredebilirim diye düşünürken özel bir fincan seti eşliğinde bitki çayı getirerek aklını başından aldılar. Bir gün o da böyle bir yerden kendine kıyafet diktirebilir miydi acaba? Çayından kibar yudumlar alarak ikram edilen kurabiyeden atıştırdı. Etrafına kırıntı dökmemek için çok yavaş hareket ediyordu. Dakikalar sonra Doğu bir mankeni aratmayacak kadar özgüvenli adımlarla karşısına geldi. “Nasıl görünüyor?” Şu an Dağhan’a o kadar çok benzemişti ki tuhaf bir şekilde gerildiğini hissetti. Siyah takım çok klasik görünmesine rağmen şık duruyor, Doğuhan’ın üzerine tam oturarak bedenini sarıyordu. İçindeki yelek, gümüş kravat iğnesi ve aynı şekilde parıldayan kol düğmeleriyle bir derginin kapağından fırlamış gibiydi. Hayranlıkla iç çekmeden edemedi. “Vay canına!” Doğu gülerek kollarını düzeltti. “Beğendin mi?” “Bayıldım!” “Bana mı takıma mı?” Tek kaşını kaldırarak kızı şöyle bir süzdü. Erna hemen utanarak gözlerini kaçırdı. “Tabii ki takıma! Çok şık görünüyor. Dağhan Bey’e çok yakışacağından eminim.” “Benim de bundan şüphem yok. O benden daha fittir.” “Memnun kalmanıza sevindim.” Selim Bey de eserini dikkatli gözlerle inceliyordu. Canlı bir mankenin üzerinde görmek elbette etkiyi arttırmıştı. Adam izin isteyerek uzanıp Doğu’nun yakasını ve iğnesini düzeltti. Doğuhan şu an eski filmlerden fırlamış bir aktör gibiydi. Saçlarını da Dağhan gibi yapsa çok rahat bir şekilde onun yerine geçebilirdi. Konuşmadığı sürece aradaki farkı çok fazla insanın anlayacağını sanmıyordu. “Güzel. Öyleyse diğer takımı da deneyeyim ve artık gidelim. Çok yoruldum!” Doğu abartılı hareketlerle arka odaya yürürken Erna kıkırdadı. Sahiden de hayat onun için bir oyundu, değil mi? Acaba nasıl olmuştu da Dağhan ve o bu denli farklı olabilmişti?
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD