"Yılların Sessizliği"9

1296 Words
UZAY Güneş’in yüzündeki ifade, her şeyin kontrolden çıktığını haykırıyordu. Salondaki tüm gözler ona çevrilmişti; fotoğraf makinelerinin patlayan flaşları, muhabirlerin soruları ve kulakları sağır eden bir uğultu arasında sıkışıp kalmış gibiydi. O kadar gergindi ki, sanki nefes almakta bile zorlanıyordu. Emre'nin yanında duruşu genellikle güven verici olurdu, ama bu sefer durum farklıydı. Onun yüzünde de bir suçluluk ifadesi vardı; belki de Güneş'i bu kadar zor bir durumda bıraktığını fark etmenin yüküyle. Fakat Emre, hislerini kontrol altına alarak daha sakin bir tavır sergilemeye çalışıyordu. Yine de onun ne kadar gergin olduğunu görmek zor değildi. “Bir şey yapmamız gerek,” dedim kendi kendime, içimde büyüyen öfkeyi zor bastırarak. Sesimi yükselterek Emre'ye döndüm: “Ambulansı hemen ara! Güneş’in bu hâliyle daha fazla bekleyemeyiz!” O an söylediklerimin ne kadar sert olduğunu fark edememiştim. Sadece Güneş’in titreyen bedenini ve gittikçe soluklaşan yüzünü görüyordum. Emre cep telefonunu çıkarıp bir şeyler yapmaya çalışıyordu, ama kararsız tavırları sabrımı tüketiyordu. Güneş ise hiçbir şey söylemeden titriyordu. “Güneş, beni duyabiliyor musun?” dedim, sesimin daha yumuşak çıkmasını dileyerek. Ama sesim bile titriyordu. Ona bir şeyler söylemem gerekiyordu, ama ne desem faydasız gibi hissediyordum. “Her şey geçecek,” diye ekledim. Sözlerim ne kadar teselli ediciydi, bilmiyordum. Onu sakinleştirmek için uzandım ama dokunmaya bile çekindim. Sanki o anda yanlış bir şey yaparsam her şey daha da kötüye gidecekmiş gibiydi. Sonunda Güneş zorlukla başını kaldırdı ve gözlerime baktı. Gözlerindeki korku, içimdeki suçluluk hissini daha da artırıyordu. “Lütfen… sakin olun,” diye fısıldadı. Ama sakin olmamın imkânsız olduğu bir anın içindeydik. Güneş’in ambulansla hastaneye götürülüşünü izlerken içimde karmaşık bir his dalgalanıyordu. Siren sesleri uzaklaşırken, Emre’nin yanı başımda sessizce dikildiğini fark ettim. Gözleri dalgın, yüzündeki suçluluk ifadesi ise daha belirgindi. Sanki bir hata yapmış ve bu hatayı nasıl düzelteceğini bilemiyormuş gibiydi. O an, ona karşı duyduğum öfke geri geliyordu. “Ne yaptığını sanıyorsun?” dedim, sesimi kontrol etmekte zorlanarak. “Güneş’i bu kadar zorlarken hiç mi düşünmedin onun kaldıramayacağını?” Emre, bir şeyler söylemek istedi ama kelimeler boğazına takılmış gibi sustu. Sadece derin bir nefes aldı ve başını eğdi. “Ben… sadece onun iyiliği için uğraşıyordum,” dedi sonunda. Sesi alçaktı, ama içinde hâlâ bir inat vardı. “İyilik mi?” diye tekrarladım, sesim yükselirken. “Onu medya önünde bu kadar baskıya sokmanın neresi iyilik? Güneş zaten yeterince hassas bir insan!” Emre’nin yüzüne baktım; hala aynı suçluluk vardı. Ama itiraf etmek istemediği bir şey daha gizliydi bakışlarında. Belki de bu durumun onun kontrolünün çok ötesine geçtiğini fark etmişti. O sırada fark ettim ki, aslında kendime de kızıyordum. Güneş’in bu kadar zor bir durumda olduğunu sezmiş olmama rağmen, müdahale etmek için geç kalmıştım. Onun yanında olmak, ona destek olmak benim görevim gibi hissettiriyordu. Ama yapamamıştım. Şimdi burada, boş bir sokakta, Güneş’in başına gelenleri sorgulayan iki insan olarak dikiliyorduk. “Bak,” dedi Emre, sonunda sessizliği bozarak. “Her şeyi mahvettiğimin farkındayım. Ama bunu düzeltmek için elimden geleni yapacağım. Güneş’in böyle olmasını istemedim.” Sözlerindeki samimiyeti hissediyordum, ama bu bir şeyi değiştirmezdi. Güneş’in yaşadığı şeyin etkisi, onun basit bir özrüyle geçecek bir şey değildi. Ama ona daha fazla yüklenmenin de kimseye faydası olmayacaktı. “Tamam,” dedim, derin bir nefes alarak. “Bu saatten sonra önemli olan şey, onun iyileşmesi. Başka hiçbir şey değil. Anladın mı?” Emre, başını salladı. “Haklısın,” diye mırıldandı. “Ama sen de haklısın. Onu bu noktaya getiren benim. Bundan sonra daha dikkatli olacağım.” Konuşmamız burada bitti, ama aramızda hâlâ söylenmemiş bir şeyler vardı. Güneş’e ne kadar değer verdiğimi söylemek istemiyordum, ama onun bu hâlini izlemek beni tüketiyordu. İçimdeki karmaşa, olanları kavramama engel oluyordu. Kafamdaki sorulara cevap ararken, ambulansın siren sesleri sokakta yankılanarak uzaklaştı. Ne yapacağımı bilmez bir halde elimde sıkıca tuttuğum anahtarlarıma baktım. “Bir şey yapmam gerekiyor,” dedim kendi kendime, ama bedenim hareketsizdi. Güneş’in arkasından gitmek ya da kalıp başka bir çözüm aramak arasında kararsızdım. Ama sonunda, ağır adımlarla arabamın yanına yürüdüm. Kapıyı açıp koltuğa oturduğumda, içime garip bir boşluk çöktü. Motoru çalıştırdım ve eve gitmeye karar verdim. Şu anda ne yapmam gerektiğini düşünmek için zamana ihtiyacım vardı. Arabayı sürdükçe, Güneş’in gözlerindeki ifadeyi tekrar tekrar hatırlıyordum. O mavi gözlerdeki hüzün ve korku, beni derinden etkilemişti. Nasıl olmuştu da ona böyle bağlanmıştım? Onun sesini duymak, gülümsemesini görmek… bunlar bir insanın hayatını nasıl bu kadar etkileyebilirdi? Aklım, ilk tanıştığımız güne gitti. Güneş, her zamanki gibi utangaç ama içten bir şekilde gülümsemişti. O an, bu gülümsemenin hayatımı değiştireceğini bilmiyordum. Zamanla onunla konuşmak, onu tanımak bir tutkuya dönüşmüştü. Ama bu hisleri kendime bile itiraf edemiyordum. Çünkü o, Emre’nin nişanlısıydı. “Ne yapıyorsun Uzay?” dedim kendi kendime, direksiyonu sıkıca tutarak. “Bu duygularını kontrol edemezsen her şeyi mahvedersin.” Ama kalbim, aklımın söylediklerini dinlemiyordu. Güneş’in adı bile içimde bir sıcaklık yaratıyordu. Onun varlığı, hayatıma anlam katıyordu. Sanki onun yanında olmak, tüm karanlıklarımı aydınlatıyordu. Ama bu hisler doğru muydu? Yoksa sadece bir yanılgının peşinden mi gidiyordum? Yol, neredeyse otomatik bir şekilde ilerliyordu. Ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum. Zihnim Güneş’in nasıl olduğunu merak ederken bir yandan da kendi çaresizliğimle boğuşuyordum. Eve vardığımda, arabanın motorunu kapatmadan birkaç dakika boyunca koltukta öylece oturdum. İçimdeki karmaşayı sakinleştirmeye çalışırken derin nefesler aldım. Ama işe yaramıyordu. Güneş’in bu hâlini görmek beni sarsmıştı. Onun yanında olma isteği, bir anda her şeyin önüne geçmişti. “Onu düşünmeyi bırakmalısın,” dedim kendi kendime. Ama bu o kadar kolay değildi. Güneş benim için yalnızca bir dost değildi; o, hayatımda hiç kimsenin dokunamadığı bir yere dokunmuştu. Evimin ışıkları yanıyordu. İçeri girip biraz sakinleşmeyi deneyecektim. Ama biliyordum ki, bu gece uyku bana haramdı. Çünkü kalbim hâlâ Güneş’in yanında olmayı istiyordu. Evin kapısını açtığımda içimdeki gerginlik beni bir kez daha yokladı. Salonun loş ışığında, duvardaki saat tik tak sesleriyle zamanı hatırlatıyordu. Koltuğa oturup başımı ellerimin arasına aldım. Güneş hâlâ hastanedeydi. Ne durumda olduğunu bilmiyordum. Ona ulaşmayı, orada olmayı istiyordum ama aynı zamanda Emre’nin gölgesinin üzerimizde olduğunu bilmek… bu beni engelliyordu. Telefonumu masanın üzerine koyup uzaklaştım. Ona ya da Emre’ye ulaşmayı düşünmek bile içimde büyük bir çelişki yaratıyordu. Güneş benim için yalnızca bir dost olmaktan çok daha fazlasıydı. Ama bu hislerin ortaya çıkması, her şeyi mahvedebilirdi. Mutfağa geçip bir bardak su aldım. Dudaklarım kurumuş, içimdeki karmaşa bedenime işlemişti. Suyu içerken zihnimdeki düşünceler durmadan dönüyordu. “Belki aramalıyım,” diye mırıldandım. Ama kimi arayacaktım? Emre’yi mi? Güneş’i mi? Her iki seçenek de içimde bir düğüm oluşturuyordu. Birden telefonum çalmaya başladı. Kalbim hızlandı. Ekrana baktım; Emre’ydi. Onun sesini duymak için hazır değildim. Telefonu birkaç saniye öylece elimde tuttuktan sonra nefesimi toparlayıp açtım. “Efendim, Emre?” dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. “Uzay, Güneş’in durumu hakkında bilgi aldım. Şuan için durumu iyi eve gidiyoruz.” dedi Emre, sesi endişeli ama rahatlamış bir tondaydı. “Sen nasılsın? Çok endişelenmiş gibiydin.” Sesi, beni biraz sakinleştirmişti ama aynı zamanda kıskançlık gibi bir duygu içimde yükseldi. O, Güneş’in yanında olabiliyordu. Onun için endişeleniyor, onunla ilgili her şeyi sahiplenebiliyordu. Ama ben… “İyiyim,” diye yanıtladım kısa bir sessizlikten sonra. “Güneş’in iyi olmasına sevindim. Yardım edebileceğim bir şey olursa lütfen haber ver kardeşim.” “Tabii ki,” dedi Emre. “Sana haber vereceğim.” Telefon kapandıktan sonra derin bir nefes aldım. İçimdeki ağırlık biraz azalmıştı ama huzur bulamıyordum. Güneş’in iyi olması beni sevindirmişti, ama onun yanında olmamak, yalnızca uzaktan haber alabilmek… bu hisle başa çıkmak her geçen dakika daha da zorlaşıyordu. O gece gözlerimi bir an olsun kapayamadım. Tüm gece boyunca zihnimde onun mavi gözlerini ve o endişeli hâlini görüyordum. Güneş, benim için yalnızca bir duygu karmaşası değil, hayatımdaki her şeydi. Ama bu gerçekleri yüzüne nasıl söyleyebilirdim? Onun hayatına zarar vermek, Emre’yle olan ilişkisini bozmak… buna cesaretim yoktu. Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte bir karar verdim. Güneş’e olan duygularımı bir sır olarak saklamalıydım. Çünkü onun mutluluğu, benim mutluluğumdan daha önemliydi. Onun yanında olamayacak olsam da, onun iyi olduğunu bilmek yeterli olmalıydı. Fakat içimde bir his vardı… Bir gün her şey değişebilirdi. Ve o gün geldiğinde, bu hislerle yüzleşmek zorunda kalacağımı biliyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD