Araba, Ankara’nın griye çalan sokaklarında keskin bir kararlılıkla ilerliyordu. Camlardan sızan donuk şehir ışıkları içimi soğutması gerekirken, iliklerime kadar yayılan huzur bambaşka bir kaynaktan besleniyordu. Hemen yanı başımda, bütün heybetiyle direksiyon başında oturan adamdan.
Eşref Tunga, kemikli ve iri parmaklarını direksiyona tek eliyle hâkim bir edayla dolamıştı. Çenesindeki sert çizgi, dudaklarının arasına sıkışıp kalan sessizliğini ele veriyor; bakışları, bir an bile yoldan kopmadan akan trafiği tartıyordu.
Bu akşam Metehan ve Mihri’nin evine davetliydik. Yola çıkmadan önce elimiz boş gitmemek adına şehrin nam salmış tatlıcısına uğramış, vitrin ardında dizilen lezzetli tatlılardan bir kutu seçip tekrar yola koyulmuştuk. Ancak asıl mesele tatlılar değildi.
Eşref’in zihni, başından beri üzerimdeydi.
İnce askılı, leopar desenli elbisem gözünü rahatsız etmişti. Gitmeden önce, ses tonunu yumuşatmaya zahmet etmeden üzerimi değiştirmemi istemiş, isteği karşılık bulmayınca sessizliğe gömülmüştü. Yüzünü asmış, dudaklarını kilitlemişti. Yol boyunca tek bir kez bile bakışlarını bana çevirmedi.
Ama ben biliyordum.
Bu suskunluk ilgisizlikten değil, fazlasıyla sahiplenici bir düşünceden doğuyordu. Kontrol edemediği her şey gibi bunu da içine atıyor, sessizliğiyle bastırıyordu. Kıskançlığı, kelimelere dökülmediğinde bile varlığını hissettiren cinsten bir ağırlık taşıyordu.
Tatlı almak için arabadan indiği o kısa an… Dönüşünde gözlerini bir an olsun bana değdirmeden kutuyu uzatırken elinde taşıdığı poşetteki küçük detay gözümden kaçmamıştı. Kutunun içinde, benim sevdiğimi bildiği tiramisulu ekler vardı.
Bana bakmıyor, konuşmuyor ama asla düşünmekten de vazgeçmiyordu. Eşref Tunga’nın sevgisi böyleydi zaten; yüksek sesle değil, sessiz ve tehlikeli bir derinlikle var olurdu. Gülümsedim.
Kısa süren yolculuğun ardından araba, müstakil tek katlı evin önünde durduğunda birlikte aşağı indik. Arabanın önünden dolaşıp soluğu Eşref’in yanında aldım. Çatık kaşlarının altından yükselen o sert bakışların, doğrudan üzerimdeki elbiseye saplandığını fark edince dişlerimi alt dudağıma geçirdim. Yüzüme yerleşmek isteyen muzip tebessümü güçlükle bastırdım.
“Eşref,” dedim koluna girerek. “Ne bakıyorsun öyle?” Başımı hafifçe yana eğip hayırdır der gibi göz kırptım.
Bir an gülecek gibi oldu. Dudak kenarı kıpırdadı ama o katır inadı, ifadesini yeniden sertleştirdi.
“Hayal ediyorum, Firuze.” dedi alçak bir sesle. Üzerime doğru eğildi, nefesini yüzümde hissettirdi. “Geceyi düşünüyorum… Bu lanet elbiseyi üzerinden söküp atacağım anı düşlüyorum."
Yutkundum. Sesinin kısıklığı, kelimelerinin ağırlığı içimde bir ürpertiye yol açtı. Kasıklarıma sızlamaya başladı.
“Terbiyesiz,” dedim, gözlerimi kaçırarak. “Aklın fikrin hep-”
“Ooo devrem!” Aramıza giren alaycı sesle irkildik. Eşref’le göz göze gelişimiz, aynı anda yarım kaldı.
Sesin sahibine doğru baktığımda, sokağın ortasında dikilen iri yarı adamı gördüm. Geniş omuzları, yarım yamalak iliklenmiş ceketi ve yüzündeki muzır ifadeyle ortamın havasını bir anda değiştirmişti. Sokak lambasının ışığında sıyrılıp bize doğru birkaç adım attı. Onun bu hareketi üzerine gerildiğini anladığım sevgilimin eli ansızın koluma dolandı.
“Hayırdır Kadir,” dedi Eşref, sesine soğuk ve kayıtsız bir sertlik yerleştirerek. Kolumu hâlâ bırakmamıştı.
Kadir bizi baştan aşağı süzdü. Bakışları önce Eşref’te, ardından bende gezindi. Dudaklarının kenarına ilişen sırıtma, masum olmaktan uzaktı. Kaşlarım istemsizce çatıldı.
“Devrem,” dedi yine o alaycı tonla. “Beni hanımefendiyle tanıştırmayacak mısın?"
Eşref’in kolumun altındaki eli hafifçe sıkıldı. Küçük ama anlamı büyük bir hareketti. Hem sahiplenici hem de uyarıcı.
"İşine bak, Kadir.” diye tersledi. Gözleri, karşısında dikilen adamdan bir an bile ayrılmıyordu.
“Yürü,” diyerek elimi tuttu ve beni bahçe kapısına yönlendirdi. Kapıya doğru adım atmıştık ki Kadir arkamızdan ıslık çaldı.
“Maşallah devrem… Her zamanki gibi yine şanslısın.”
Eşref durdu. Yavaşça arkasını döndü. Gözlerini kısarak Kadir’e baktı. Bakışları, insanın iliğine işleyen türdendi.
“Kadir,” dedi dişlerinin arasından. “Önce o gözlerini oyarım, sonra gevşek çeneni sikerim. Bir daha konuşursan… şansımın ne kadar açık olduğunu hastane yatağında düşünürsün.”
Kadir ellerini havaya kaldırdı, sırıtmayı sürdürüyordu. “Şaka yaptık be. Hemen de parlıyorsun.” Sonra başını iki yana salladı. “Hiç değişmemişsin. Kuleli’de de böyleydin sen. Kuleli’nin sert çocuğu Eşref!"
Eşref sertçe burnundan soludu. Bir adım öne çıktı, beni refleksle arkasına aldı.
“Sen de hiç değişmemişsin, Kadir,” dedi. “Hâlâ aynı kansızlık, hâlâ aynı aymazlık.”
İki adamın arasında ağır bir sessizlik çöktü. Havada asılı duran gerilim, neredeyse elle tutulacak gibiydi. Belli ki geçmişten gelen, kapanmamış bir hesapları vardı.
“Ulan!” diye yükseldi Kadir. “Sen kime kansız diyor-”
“Seni gömerim, Kadir!” diye gürledi Eşref.
Bir hamlede yakasına yapıştı, sertçe geri itti. Ardından başını öne eğip alnını Kadir’in yüzüne geçirdi. Her şey o kadar hızlı gelişti ki dudaklarımın arasından süzülen çığlığa mani olamadım.
“Bir daha karşıma çıkarsan seni yerin dibine sokarım! Satılmış köpek!”
Kadir sendeleyerek yere düştü. Burnunu tutuyordu, parmaklarının arasından kan sızıyordu. Kalkarken bakışları bir an bana kaydı.
“Bakma ulan!” diye kükredi Eşref. “İçeri geç, Firuze!” Bana döndü. “Hemen içeri geç!”
Olduğum yerde donup kalmıştım. Asla hareket edemiyordum.
“Yavaş ol, Tunga,” dedi Kadir, bu kez sahte bir sırıtmayla. Psikopat gibi bir şeydi. Duygu geçişleri o kadar hızlı ve keskindi ki karşısındaki insanı korkutmak için bu hâli bile yeterliydi. “Başkasının kadınıyla işim olmaz benim. Ama bu yaptıkların üzüyor beni...” Omuz silkti. “Çocukluk arkadaşın, dostunum lan ben senin. O kadar mı yokum gözünde?”
Eşref’in yüzü daha da sertleşti. Kadir'in alay dolu cümleleri ve varlığı şu anda onu sınıyor gibiydi.
“Vatanını satan adamdan başka bir şey değilsin sen benim gözümde,” dedi. İşaret parmağını kaldırıp Kadir’e doğru salladı. “Şerefin tavizi olmaz. Şerefi olmayandan da dost olmaz.”
Bu sadece bugünün meselesi değildi.
Bu iki adamın arasında, yıllardır kanayan derin bir yara vardı. Sözleri bittiğinde ortalığa yeniden ölüm sessizliği çöktü. Kadir’in yüzündeki o alaycı ifade silinmiş, yerini karanlık ve kin dolu bir bakış almıştı. Burnundan akan kanı kolunun tersiyle sildi.
“Demek hâlâ kendini bir bok sanıyorsun,” dedi dişlerini sıkarak. “Aradan onca yıl geçti, sen hâlâ aynı yerdesin Tunga. Aynı öfke, aynı kibir… Tunga!" dedi ağzına biriken kanı kafasını çevirerek yere tükürdü Kadir. "Vatanı satan bir insan evladı sadece ben miyim bu yeryüzünde?"
Gözleri yeniden üzerime kilitlendi. İçimden bir şey koptu sanki. Nefesim boğazımda düğümlendi. Olduğum yerde istemsizce titremeye başladım.
O andan sonrasıysa parçalanmış anlardan ibaretti. Eşref, bakışlarını hâlâ benden ayırmayan Kadir’in üzerine bir ok gibi fırladı. Yumruk mu savurdu, yoksa yakasına mı yapıştı, seçemedim. Sadece boğuk bir çarpışma sesi ve ardından yükselen küfürler kulaklarımı doldurdu.
Bağrışmalar kısa sürede sokağa taştı.
Kapılar birer birer aralandı. Pencerelerden başlar uzandı. Mahallenin huzuru, tek bir kavgayla paramparça olmuş, her şey birbirine girmişti.
Metehan’ı ve Mihri’yi ne zaman dışarıda gördüğümü hatırlamıyorum. Metehan, Eşref’i arkadan kavrayıp güçlükle geri çekti. Mihri, araya girip beni kalabalıktan kurtardı.
“Eşref, kendine gel!” diye bağırıyordu Metehan. “Bırak, bırak şu iti!”
Eşref hâlâ hırlıyordu. Göğsü inip kalkıyor, öldürücü darbeleri Kadir'in yüzüne iniyordu. Saniyeler içinde toplanan kalabalık Kadir'i Eşref'in elinden kurtuldu.
“İçeri, Firuze! Hemen içeri!” diye bağıran Eşref yanıma geldi ve sıkıca bileğimden tuttu.
Ne olduğunu tam anlayamadan sürüklendim.
Evin içine adımımı attığım anda dizlerimin bağı çözüldü. Bacaklarım beni taşımayı reddediyor, bedenim irademden bağımsız biçimde titriyordu. Duvara yaslanarak ayakta kalabildim.
Kalbim göğsümde kontrolsüzce çarpıyor, kulaklarımda insanların uğultusu yankılanıyordu. Dışarıdan hâlâ bağrışmalar geliyordu. Öfkeyle yükselen sesler, birbirine karışan küfürler... Hepsi sanki evin duvarlarını delip içeri sızıyordu.
Bir şeyler geri dönülmez biçimde kırıldığını hissediyor, korkudan titriyordum. Kadir denen adam bir şeyler biliyordu. Ve içimde yankılanan o uğursuz fısıltı çok netti. Bu yalnızca bir başlangıçtı.