Ben çocukken annem muazzam bir ev sahibiydi.
Tam zamanlı bir işte çalışırken bunu nasıl başardığına dair hiçbir fikrim yoktu ama bir şekilde ev, tam da temiz olması gereken zamanlarda tertemiz olurdu. Kilerde ve dolapta hep o en sevilen atıştırmalıklar hazır beklerdi. Reklamlarda gördüğümüz o meşhur şekerli gevrekler, çıtır cipsler ve asıllarına taş çıkartan ucuz marka kurabiyeler... Akşam yemeği için bize bol yağlı pizzalar söyler, sabahları ise en iyi yaptığı iki şeyden biri olan meyve salatası ve çırpılmış yumurtayla bizi şımartırdı.
İlk taşınmamızdan önce annem, babam ve ben iki oda bir salon, küçücük bir evde yaşıyorduk. Kutuyu andıran o eski model televizyonumuzun görüntüsü bazen renkli çizgilerle bulanıklaşırdı, ta ki yan tarafına sertçe bir tane patlatana kadar. Ama mobilyalarımızın hepsi tam kararında eskimiş o mükemmel konfora sahipti ve ev her daim fesleğen ile limon kokardı.
Babam evden ayrıldığında o evin kirasını ödemeye gücümüz yetmedi, biz de şehrin öteki ucunda tek yatak odalı bir daireye taşındık. Dördüncü kattaydı. Yerler kahverengi halı kaplıydı ve duvarlar sanki içi boşmuş gibi hissettiriyordu. En büyük cazibesi, kahverengi yapay bir gölete bakan ve karşısındaki yüzlerce birbirinin aynısı balkona nazır duran o minicik balkonuydu.
Yine de ilkokul boyunca, o küçücük daire arkadaşlarım arasındaki en popüler pijama partisi mekanıydı.
Sonra ortaokula geçtim ve annem yerel bir şubedeki veznedarlıktan, bir buçuk saat uzaklıktaki bir bankada gerçek bir bankacılığa terfi etti.
İlk aylarda bağımız kopmadı. Hafta sonları yollara düşer beni eski mahallemize taşırdı, bazen de Lauren’ın annesi cuma geceleri kızını bize bırakır, pazar günü onu geri alırdı.
Fakat annem yeni ortamına alıştıkça, ben de kendi okulumdaki yıllık komitesindeki kızlarla kaynaştıkça o yolculuklar, telefon görüşmeleri ve mesajlaşmalar giderek azaldı, zamanla seyrelip bitti.
Sekizinci sınıfa geçtiğimde St. Louis'e taşındık. Annem orada yeni bir şube açılışına yardım edecekti. İşler o kadar yolunda gitti ki, bir yıl sonra aynı şeyi yapması için onu Pensilvanya'nın doğusuna gönderdiler. Lise sondan bir önceki sınıftayken iki kez daha yer değiştirdik. Önce Kuzey Carolina'ya, sonra da Alexandria dışındaki bir banliyöye taşındık.
Apartmanlar giderek güzelleşti. Duvarlar, komşuların kavgalarını ya da hararetli barışma anlarını duyamayacağınız kadar kalınlaşmıştı. Tavanlardaki o eski moda pütürler yerini ipeksi bir düzlüğe bırakmış, çakıllı yolların ve soğuk tel örgülerin yerini ise gölgeli ağaçlar ile vakur ahşap çitler almıştı. Annem kredi yetkilisi olabilmek için sınavlara gömüldüğünde, mesaisinden arta kalan o kısıtlı vakit de derslerine gidince evin dirlik düzenini sağlamak bütünüyle bana kaldı.
O zamanlarda, pek misafirimiz olmuyordu. Annemin sosyal bir hayata ayıracak vakti kalmamıştı. Bense arkadaş edinmekten neredeyse tamamen vazgeçmiştim. Bir anlamı yoktu çünkü. O arkadaşlıkların hiçbiri bir sonraki taşınmaya kadar bile sürmüyordu.
Bir yıl sonra üniversite için Columbus’a gittim ve orada Sadie ile tanıştım.
Onu düşündüğümde, kalbim acıyla sızlıyordu.
Minyon tipli, zehir gibi zeki Sadie... Üniversitedeki ilk günümüzde, Jane Austen kitap kulübü tadında geçen seçmeli bir derste yan yana oturmuştuk. Profesör tek tek kendimizi tanıtmamızı, hangi Austen karakterini kendimize yakın bulduğumuzu ve nedenini söylememizi istemişti. Sınıfın yüzde doksanı, “Ben tam bir Lizzie'yim,” cümlesinin farklı versiyonlarını sıraladı. Aramızdaki tek erkek, büyük bir özgüvenle kendisinin bir “Darcy” olduğunu ilan etti. Birkaç kız ise Elinor Dashwood veya Jane Bennet'ı seçti.
Muhtemelen bu aptalca tanışma oyunu için fazla dürüst bir cevaptı ama sıra bana geldiğinde, “Maalesef, ben galiba Charlotte Lucas'ım,” dedim.
Charlotte, her ne kadar bu sağduyusu onu Bay Collins ile evlenmeye itmiş olsa da, aklıma gelen en mantıklı karakterdi.
Yanımdaki Sadie bir anda kahkahayı patlattı. “Kendini o kadar da kötü hissetme. Ben de muhtemelen Lydia'yım.”
Dersten sonra, bir sonraki dersine giderken kahve içmek isteyip istemediğimi sordu. Bir yabancıya öylece sokulup sohbete başlamayı, hele ki ilk andan beraber takılmayı teklif etmeyi hayalimde bile canlandıramazdım.
Bunu bir kez, sekizinci sınıftaki taşınmamızdan sonra denemiştim. Kızın cevabı tam olarak “Iyy. Neden ki?” olmuştu.
Sadie tanıştığı herkesle arkadaş olurdu ama o gün, daha önce hiç hissetmediğim bir şekilde, sanki o beni seçmişti.
Beni ilk üniversite partime o götürdü. Bense onu, kampüs ziyaretimizde annemle keşfettiğimiz bir kitabevinin bodrum katındaki o küçücük sinemaya, Cellar Cinema'ya götürdüm. Reşit olmamamıza rağmen Sadie bizi barlara sokardı. Bense onu, hoşlandığım bir çocuğun, Allen Ginsberg’in Uluma şiirine yaptığı o korkunç güzellemeyi dinlemek için bir arka bahçe şiir dinletisine sürüklemiştim. (O şiirden sonra çocuğa olan ilgim ışık hızıyla bitti.)
Hep Sadie'nin Regency dönemi İngiltere'sinde bir hanımefendi olarak harikalar yaratacağı şakasını yapardık çünkü nakış işler, örgü örer, bir balerin edasıyla yürür, İspanyolca ve Fransızca'yı su gibi konuşurdu. Benim ise bir kıyamet senaryosunda parlayacağımı söylerdik çünkü biraz kavgacıydım, hazır makarnayla yaşamaya alışıktım ve yanımda yeterince kitap olduğu sürece günlerce kimseyle konuşmadan gayet mutlu mesut yaşayabilirdim.
Sonraki dört yıl boyunca kendi arkadaş grubumu kurmama veya davetiye peşinde koşmama gerek kalmadı. Ama Sadie ne zaman bir grup buluşması ya da Cadılar Bayramı partisi düzenlese, benim görevim annemin ruhuna bürünüp ev sahipliği yapmaktı.
Bu yüzden, Miles Julia'yı havalimanından almak için evden çıktığı an, kas hafızam devreye girdi.
Mutfağı sildim, kırıntıları süpürdüm. Odamdan birkaç mum getirip yaktım ve temiz hava girmesi için pencereleri açtım. Hazırlık dolu derin bir nefes alıp holdeki dolabı açtım. Sağ taraftaki o ikinci el dantel masa örtüsü yığınlarını, mumlukları ve iptal edilen düğünümden kalan o Uğursuz Gelinliği görmezden gelerek, temiz çarşaflar ve taze havlular için dolabı karıştırdım. Bulduklarımı kanepenin üzerine istifledim.
Koltuk minderlerinin altını süpürüp banyo lavabosunu ovdum ve birkaç parça bulaşığı makineye attım. O an evde ne kadar az yiyecek olduğu aklıma geldi. Hemen çantamı ve anahtarlarımı kapıp yerel marketin floresan ışıklı, bomboş koridorlarında dolanmak üzere dışarı çıktım.
Miles’ın o çiftlik tezgahı sevdalısı kalbini paramparça etmeden buradan pek fazla taze mahsul alamazdım ama yine de birkaç elma, biraz brokoli, bir somun ekmek, bir kavanoz fıstık ezmesi ve birkaç temel ihtiyaç malzemesi kaptım. Kasaya doğru giderken yolumu değiştirip dört tane de yeni diş fırçası aldım. Ne olur ne olmaz diye.
Onlardan önce eve varmayı başardım. Aldıklarımı yerleştirmeyi henüz bitirmiştim ki, koridorda yankılanan iki çok gürültülü ses kapıya yaklaştı ve kapı ardına kadar açıldı.
Önce Miles’ı gördüm.
“Selam,” dedi, duraksayarak. Beni burada gördüğüne tatlı bir sürpriz yaşamış gibi sırıttı. Sanki beraber yaşadığımızı bir anlığına unutmuş gibiydi. Bunun bir iltifat mı yoksa hakaret mi olduğundan pek emin değildim.
Miles’ın hemen peşinden kız kardeşi içeriye daldı. Uzun boyluydu. En az Miles kadar, hatta belki ondan bile daha uzundu. İncecik bir fiziği vardı. Aynı haylaz burun, kusursuz dişler ve koyu renk saçlar... Ancak onun saçları, kısa kakülleriyle tamamlanan dalgalı, minik bir Fransız kızı küt kesimiyle şekillenmişti.
“Selam!” dedi neşeyle, spor çantasını oturma odasına doğru fırlatırken, ama gerçekten fırlatırken. “Sen ev arkadaşı Daphne olmalısın.”
“Sen de kız kardeşi Julia olmalısın,” dedim.
“Nereden anladın?” Kolunu Miles’ın boynuna dolayıp yüzünü sertçe onun yüzüne bastırdı. “Hiç de birbirimize benzemiyoruz halbuki.”
“Tamamen hislerime güvendim,” diyerek ona katıldım.
Julia, çenesini kaşıyarak abisinden uzaklaştı. “Yüzündeki şu leş şeyi kazıman lazım artık,” dedi, doğrudan buzdolabına yönelirken. “Galiba az önce bana bit falan bulaştı.”
Buzdolabının kapağını aralayıp omzunun üstünden bana bir bakış fırlattı, lakin Miles’ın o esnada bana çaktırmadan yaptığı gördün mü bak, imasını yakalayamadı. “Abimin sakalsız halini bilir misin?” diye sordu Julia. “Dünya tatlısıdır. Benim yüzde on beş daha az yakışıklı kopyam sanki.”
“Bilmem, ben sakallı halini sevdim galiba,” dedim.
Gözlerini kısıp beni incelemeye başladı. Sonra dikleşti, sanki karşısında alt edilmesi zor bir poker rakibi varmışçasına dudaklarını büzüp beni tarttı. Ama öyle değildim. O zıvanadan çıkmış iblisin beni ele geçirip koca bir yalan sevgili uydurttuğu o tek sefer hariç, yalan söyleme konusunda berbattım.
Aniden Julia, parmağını Miles’ın yüzüne doğrultarak ona doğru döndü. “Ona bunu söylemesini resmen sen tembihledin!” diye bağırdı zafer kazanmışçasına.
Miles onun eline vurdu. “Jules, biraz sessiz... Huysuz komşumuz gelip bize yine bağıracak.”
“İtiraf et!” diye haykırdı Julia, o da Miles’ın eline vurarak.
Sonra yüzünde o her şeye karşı duyduğu neşeli, Miles’ın içten aydınlatmalı gülümsemesinin daha abartılı bir versiyonuyla bana döndü. “Eğer bana gerçeği söylersen sana yirmi dolar veririm Daphne.”
“Daphne,” diye uyardı Miles. Julia kollarını iki yana açıp bacaklarını ayırarak gardını aldı. Aramızdaki o gizli anlaşmanın geçmesine izin vermeyen bir kaleci gibiydi.
Miles onu itip geçmeye çalışırken Julia kahkahalar arasında haykırdı. “Daphne! Bana gerçeği söyle!”
“Söyledim ya!” diye bağırdım, ikisinin de yanından sıyrılıp tezgahın öbür ucuna kaçarken. “Sakalı seviyorum! Gözüm alıştı bir kere!”
“Daphne.” Julia ellerini kalçasına dayayıp doğruldu. “Bizim burada bir takım olmamız gerekiyordu.”
“Siz daha yeni tanıştınız,” dedi Miles, tezgahın etrafından dolanıp yanımda yerini alırken. “Biz iki aydan uzun süredir beraber yaşıyoruz.”
“Ya, tabii tabii,” diye geçiştirdi Julia, buzdolabının derinliklerine geri dönerek. “Hadi canım, burada yemek varmış! Öyle dünkü yemek artıkları falan da değil hani, bildiğin yiyecek var.”
Miles şaşkınlıkla, “Var mı?” derken aynı anda ben de “Var,” dedim.
Gözleri bir an benimkilerle buluştu. “Sağ ol.”
Julia bir greyfurtlu maden suyu kapıp, kapağını açarken bize döndü. “Eee, siz ne zamandır birliktesiniz?”
Nefesim boğazıma kaçtı. “Ne?”
“Öyle bir şey yok,” dedi Miles, belli ki biraz mahcup olmuştu.
Julia yudumunu alırken koyu kaşlarını yukarı kaldırdı, sonra şişeyi gürültüyle tezgaha bıraktı. Eğer Miles bir Labrador ise, Julia köşelere toslayan, başını sehpalara vuran ama istifini asla bozmayan sakar ve pervasız bir Pitbull yavrusu gibiydi. Onu şimdiden sevmiştim.
Julia kafasını yana eğdi. “Petra öyle demedi ama.”
“Petra ile mi konuştun?” dedi Miles, sesinde bir gerginlikle.
“Hemen günahımı alma, Yahuda gibi arkandan iş çevirmedim!” diye patladı Julia. “Haftalar evvel ona mesajda okkalı bir küfür saydırmıştım, ses çıkmamıştı. Sonra geçen hafta, ansızın mesaj atıp senin adına sevinçli olduğunu söyledi hanımefendi.”
“Ne kadar da düşünceli,” diye söylendim.
Julia’nın bakışları yeniden bana kaydı. “Peki, sizin yattığınızı düşünmesi için özel bir sebep var mı?”
Acaba boynumda stresin izi olan kurdeşenler filizlenmeye başlamış mıydı?
Ya da Miles’ın dişlerinin tenimde bıraktığı o izler orada mıydı?
“Kabahat bende,” dedim Julia’ya. “Mesele uzun ama eski sevgilim Peter arayınca, bir anlık gafletle...”
Devam etmemi beklerken kaşları havalandı. Tam bir Miles Nowak ifadesiydi bu ama nedense Julia’da çok daha keskin duruyordu.
“Basbayağı yalan söyledim işte,” diye bitirdim sözümü.
Bir saniye boyunca bana bakakaldı, sonra bir anda kahkaha atmaya başladı. Tezgahın üzerine boylu boyunca yığılıp yüzünü ve kollarını mermere gömdü, neşeyle sarsılıyordu. Nihayet yüzünü o soğuk granitten kaldırdığında, “Bu gerçekten muazzam bir olay!” diyebildi.
Miles’ın dudaklarında silik bir tebessüm belirdi. “Benim tepkim de tam olarak buydu.”
Julia bir an elleriyle tezgahta tempo tuttu. “Ee. Sarhoş olalım mı?”
Kendimi tutamayıp güldüm.
“Daphne’nin sabah işi var,” dedi Miles. “Cumartesileri kütüphanede hikaye saatini yönetiyor. Bütün karakterleri farklı seslerle seslendiriyor hem de.”
Beni utandırmaya çalıştığını sanmıyordum. Aksine, bunun havalı ve özgüvenli kız kardeşiyle paylaşabileceği gerçekten ilginç, hatta etkileyici bir ayrıntı olduğuna yürekten inanıyor gibiydi.
“Hadi canım, kesinlikle gidip görmeliyiz,” dedi Julia neşeyle.
“Böyle bir zahmete hiç girmeyin derim,” diye araya girdim. “Yarınki masalımız Kokuşmuş Peynir Adam.”
“Kararımı çoktan verdim, boşuna uğraşma.” Julia yeniden Miles’a döndü. “Ya sen? Bu gece tozu dumana katalım mı? Şu halinden anlaşıldığı kadarıyla, senin de biraz deşarj olmaya ihtiyacın var gibi...” Eliyle Miles'ın sakallı çenesini işaret etti.
Miles tezgahın kenarından tutup kalçasını geriye doğru yasladı ve kemiklerini kütürdeterek belini esnetti. “Julia,” dedi. “Ben otuz altı yaşındayım. Eğer sarhoş olursam, bedelini ağır öderim.”
“Saçmalama,” diye takıldım ona. “Geçen sefer, ben yatakta terler içinde titrerken sen kalkmış kahvaltılık sandviç peşine düşmüştün bile.”
“Ha!” diye haykırdı Julia. “Yakalandın!”
“Arada bir o kadarını göze alabiliyorum,” diye kabul etti, “fakat pazar akşamı arkadaşımız Ashleigh ile dışarı çıkacağız.”
Bunu hatırlamasına şaşırmıştım. Sonra omzunun üzerinden baktığımda, pazar sütunundaki o uzun okun hemen yanına, bunu takvime çoktan not ettiğini fark ettim.
“Ondan hoşlanacaksın,” dedi Miles, Julia’ya dönerek. Ardından kaşları hafifçe çatıldı. “Veya nefret edeceksin. Aslında pek emin değilim.”
“Göreceğiz bakalım,” dedi Julia, omuz silkip maden suyundan koca bir yudum çekerek. “Pizza söyleyelim mi?”
Miles göz ucuyla beni süzdü, sesindeki o hırıltılı şaka tınısı tenime değdi. “Daphne’nin buna bayılacağından şüphem yok.”
Omurgamdan aşağı bir fısıltı ürpertisi indi. Çıkardığın o seslere bayılıyorum.
“Şey, biz en iyisi farklı bir şey yiyelim,” dedim.
Aklıma gelebilecek en seksi olmayan yemeği düşünmeye çalıştım. O an anladım ki, hemen her yemeğin aslında kendince seksiliği vardı.
“Nachoya ne dersiniz?”