Penny cesedin başında uzun süre durmadı.
Bu topraklarda durmak, düşünmekten daha tehlikeliydi. Öldürdüğü şeyin yüzüne bakmadı. Yüzü yoktu zaten—sadece açlıkla gerilmiş bir çene ve boş göz çukurları.
Etraf sessizleşmişti ama güvenli değildi. Az önce geri çekilen yaratıklar hâlâ oradaydı. Kayaların arkasında, sisin içinde, toprağın hemen altında. Penny bunu hissediyordu. Burada yaşayanlar saklanmayı öğrenmişti.
Yürümeye başladı. Adımlarını yavaş attı. Toprak sertti, yer yer çatlaklarla doluydu. Ayak izleri vardı. İnsan ayağına benziyordu ama daha uzun, daha ağır basılmıştı. Kaçanların değil, kovalayanların izleriydi.
Uzakta duman gördü.
Ateş demekti bu. Ateş, düzen demekti. Ya da en azından bir tür yaşam.
Yaklaştıkça sesler duydu. Konuşma değildi. Daha çok hırıltı, boğazdan çıkan kısa emirler. Penny elini beline götürdü. Kılıcı yoktu. Ama artık bunun ne anlama geldiğini biliyordu:
Silah yoksa, beden silah olurdu. Kayaların arasından baktı.
Bir yerleşim yeri vardı. Taştan yapılmış, düzensiz kulübeler. Ortada büyük bir çukur, içinde yanan ateş. Ateşin çevresinde toplanmış yaratıklar… ama hepsi aynı değildi.
Bazıları insana çok yakındı. Bazıları daha çarpıktı. Kolları uzun, omurgaları eğri. Ama hepsinin gözleri aynıydı:
uyanık ve hesaplayan.
Penny geri çekilmek istedi.
Ama geç kaldı.
“İnsan.”
Ses arkasından gelmişti.
Penny döndü. Bu sefer kaçmadı. Elini yavaşça kaldırdı; boş olduğunu gösterdi. Karşısındaki yaratık diğerlerinden daha iriydi. Derisi daha kalındı. Boynunda kemikten yapılmış bir halka vardı.
“Taç taşıyorsun,” dedi yaratık.
“Sahip değil, taşınan biri gibi.”
Penny cevap vermedi.
“Buraya düşenler ikiye ayrılır,” diye devam etti yaratık.
“Av olanlar. Avcı olanlar.” Penny gözlerini ateşe çevirdi. Orada, zincire vurulmuş bir şey vardı. İnsan değildi. Ama masumdu. Yaralıydı. Yaşıyordu.
“Ben eve dönmek istiyorum,” dedi Penny sonunda.
“Bunun için ne gerekiyorsa yaparım.”
Yaratık güldü. Dişleri eksikti.
“Bu dünya kimseyi tutmaz,” dedi.
“Ama herkes bir bedel bırakır.”
Ateşin başındaki zinciri işaret etti.
“Onu öldür,” dedi.
“Ve yoluna devam et.” Penny’nin kalbi hızlandı.
“Ya öldürmezsem?”
Yaratık omuz silkti.
“O zaman burada kalırsın.
Ve seni öldürürler.”
Zincire vurulmuş varlık Penny’ye baktı. Gözleri konuşuyordu. Kaçma yoktu. Yardım yoktu.
Penny yere baktı.
Bir taş vardı. İlkindekinden daha ağırdı. Daha sağlamdı.
Bu sefer eli titremedi.
Taşı kaldırdı.
Ve vurdu. Ses kısaydı. Netti. Geri dönüşü yoktu.
Ateş bir anlığına harlandı.
Yaratıklar geri çekildi.
Büyük olan başını eğdi.
“Artık buraya aitsin,” dedi.
“Ve bu daha kötü.”
Penny elindeki kana baktı. Bu sefer bakabildi.
İçinde bir şey öldü. Ama adı yoktu henüz.
Gökyüzü karardı. Uzakta bir yol açıldı—taşların arasında dar, uzun bir geçit.
“Orası ne?” diye sordu Penny. “Orası ne?” diye sordu Penny.
Yaratık cevap vermedi.
Sadece şunu söyledi:
“Bir sonraki yer…
sana kendini hatırlatacak.”
Penny yürümeye başladı.
Geriye bakmadı.