Geçit daraldıkça hava ağırlaştı.
Penny yürürken omuzları kayalara sürtüyordu. Taşlar keskin değildi ama pürüzlüydü; sanki özellikle rahatsız etmek için şekillenmişlerdi. Ayaklarının altındaki zemin eğimliydi. Aşağı değil—içeri doğru.
Bir süre sonra rüzgâr kesildi.
Sessizlik başladı.
Bu, Kemik Ovaları’ndaki sessizlik değildi. Orada sessizlik, pusuydu. Buradaki sessizlik ise dinliyordu. Penny bunu ensesinde hissetti. Sanki attığı her adım, ardında bir iz değil, bir cümle bırakıyordu.
Geçit bir anda açıldı. Karşısında geniş bir alan vardı. Düz. Çıplak. Ne ateş, ne kulübe, ne yaratık. Sadece taş. Yer, duvarlar, gökyüzü… hepsi aynı renkteydi. Soluk gri.
Ve ortada bir yapı yükseliyordu.
Bir tahttı.
Altından değildi. Taştandı. Üzerinde oyuklar vardı; çizikler, yarıklar, eski darbelerin izleri. Ama kırılmamıştı. Zorla ayakta tutulmuş gibiydi.
Penny yaklaşırken kalbi hızlandı.
“Yaklaşma.”
Ses içeriden gelmedi. Taştan geldi. Penny durdu.
“Kim konuşuyor?”
“Biz,” dedi ses.
“Önce gelenler.”
Tahtın çevresindeki taş yüzeyler titreşti. Çiziklerin içi karardı. Sonra şekiller belirdi. Yüzler. İnsan yüzleri. Kadın, erkek, yaşlı, genç. Hepsi taşa gömülüydü.
“Burası Yaşayanların Diyarı değil,” dedi ses.
“Burası kalanların yeri.”
Penny yutkundu.
“Burası nedir?” “Yönetilenlerin hatırası,” dedi taş.
“Ve yönetenlerin yalanı.”
Penny istemsizce bir adım daha attı.
Taş çatladı.
Bir anlığına…
başka bir salon gördü.
Kendi sarayı.
Babası tahtta oturuyordu. Önünde diz çökmüş insanlar vardı. Yüzleri yorgundu. Açtı. Babası dinlemiyordu.
Penny geri sıçradı.
“Bu benim krallığım değil.” Taş güldü.
“Henüz.”
Tahtın önüne vardığında dizlerinin titrediğini fark etti. Oturması gerektiğini hissetti. Bu bir emir değildi. Daha kötüsüydü: alışkanlık.
“Otursam ne olur?” diye sordu.
“Hatırlarsın,” dedi taş.
“Ve hatırlamak burada bir cezadır.”
Penny derin bir nefes aldı.
“Beni buraya gönderen büyücü,” dedi.
“Bunu neden yaptı?” Taş sessiz kaldı. Sonra cevap verdi:
“Çünkü sen hükmetmeyi öğrenmeden önce…
öldürmeyi öğrenmeliydin.”
Penny’nin eli yumruk oldu.
“Bu bir ders mi?”
“Hayır,” dedi taş.
“Bu bir ayıklama.”
Tahtın arkasındaki duvar yarıldı. İçeriden bir gölge çıktı. İnsan boyundaydı. Ama yüzü yoktu. Göğsünde bir yara vardı—Penny’nin ikinci bölümde vurduğu yerle aynı.
Penny geri çekildi.
“Bu ne?” diye sordu. Taş cevap verdi:
“Öldürdüğün şeyin burada kalan hali.”
Gölge ilerledi. Silahsızdı. Ama dokunduğu yer kararıyordu. Penny’nin koluna değdiğinde içi buz kesti. Bir görüntü çarptı zihnine:
— Taç giyme salonu
— Donmuş insanlar
— Ve kendisi… tahtta, yalnız
Penny çığlık attı. Taşı kaptı.
Vurdu.
Gölge dağıldı. Ama bu sefer yok olmadı. Taşın içine geri çekildi.
Sessizlik geri döndü. Taş fısıldadı:
“Kaçamazsın.”
Penny nefes nefeseydi.
“Ben kraliçe olacağım,” dedi.
“Ve farklı olacağım.”
Taş cevap verdi:
“Bunu herkes söyledi.”
Zemin bir kez daha yarıldı. Ama bu sefer düşüş yoktu. Önünde bir yol açıldı. Uzun. Karanlık. Dar.
Taş son kez konuştu:
“Bir sonraki yerde…
merhamet silah sayılır.” Penny arkasına bakmadı.
Tahtın boş kaldığını hissetti.
Ve bu, onu rahatlattı.