KUMANIN YEMİNİ - 1

1583 Words
(KURGU DA BEHMAN ADI BEHRAM OLARAK DEĞİŞTİRİLDİ. BİLGİNİZE) Bahrimil de hayat sabahın ilk ışıkları ile başlar gecenin bir vaktine kadar devam eder. Büyük arsalar, irili ufaklı evler, mandıralar, bağlar, meyve bahçeleri hep karşılıklı durur ve gözler önüne serilir. Büyük aileler ise gücü elinde tutuyordu. Karanşah’lar, Demirsoy’lar, Karahan’lar, Yılmaz’lar ve Tuğran’lar. Bu beş aşiret kendi içlerinde gücünü yükseltirken yan yana geldiklerinde de birbirlerine karşı güç gösterisi yapmaktan geri kalmıyordu. Elvan, sabah erkenden uyanmış önce lavaboda işlerini halletmiş ardından giyinip avluya inmişti. Güneşin o sıcak hissi altında sedire otururken çalışanlar kahvaltı için koşturuyordu. Öylece onları izledi. Yirmi altı yaşına gelmişti ama kimse ile evlenmemişti. İstememişti. Ailesine karşı gelmesi zor olmuştu ama her defasında babasını “Bunlar senin hanene yakışır damat değil bana. Demezler mi Hasan Ağa kızına bunu mu layık gördü diye” diye manipüle ettiği için hala bekar ve baba ocağındaydı. Kız kardeşi Nehir içinde aynı şeyi yapmaya çalışıyordu. Çünkü biliyordu ki sevdalanmadan evlenirlerse sonu kötü olurdu. Annesinden gördüğü tam da buydu. Derken merdivenleri inen annesi ile doğruldu. Şalının ucunu düzelten kadın sıkıntılı bir şekilde soluğunu bırakırken kızının yanına gelip oturdu. “Hayırlı sabahlar ana.” Zehra Hanım’dan ses çıkmıyordu. Elvan koluna dokununca hafifçe irkildi. “Ana iyi misin?” Büyükçe bir soluk alan kadın bakışlarını kaçırdı. Kızına en diyecekti ki. Baban olacak herif bir kumardan bir de metresinden vakit bulup konağa gelemiyor mu diyecekti. O yüzden “Başın ağrıyor evladım. Ondan uyuyamadım gece” dedi. Lakin Elvan anlıyordu. Çocuk değildi. Babasının kumar tutkusunu bir yıl önce keşfetmişti. Var olan araçlardan bazıları yok pahasına satıldığında ve birkaç arsa elden çıkarıldığında annesi ile babası konuşurken duymuştu. Bir de Alev mevzusu vardı. O kadın yuvalarının ortasına ateş topu gibi düşmüştü. Kabahatin büyüğü elbette babasındaydı ama o kadın da evli olduğunu bile bile sırf parası için yanındaydı. Annesine üzüldü. Sevilmeden bir aile kurmaya çalışmak zordu. Hoş Bahrimil de kim sevdiğine varabiliyordu ki. Annesinin sırf olay çıkmasın diye sessiz kaldığını da biliyordu. O sırada konağın kapısı açıldı. İçeri babası girdi ama kolundan kanlar akıyordu. Telaşla kalktıklarında Nehir de merdivenlerden iniyordu. Zehra kocası Hasan’a bakıp “Ne oldu sana ağam? Ne bu halin? Kim yaptı?” derken adam ters bir şekilde “Sorup durma kadın. Doktoru çağırın sağlık ocağından. Emin’i de bana yollayın” deyip odaya çıktığında kızlar ve orta yaşlı kadın öylece ardından bakıyordu. O konakta Hasan ağanın önem verip iyiliğini istediği tek kişi küçük Merdan’dı. Tekne kazıntısı. Yıllar sonra doğan ve şimdilerde on yaşında olan erkek çocuğu. Elvan “Ana adam yollayalım sağlık ocağına. Emin abiyi de Nehir sen çağır hadi” dediğinde ortalığı toparlamak büyük evlat olarak ona kalmıştı. Odaya giren Hasan ise kolundaki sıyrığa öfkeyle bakarken “O toprakları sana yedirir miyim Karanşah” diye dişleri arasından hırlar gibi söylendi. Var olan topraklarının en verimli kısımları Karanşah’larla sınırdaştı ve Kâşif Ağa sınır ihlali yapıyordu. Tabi onun demesine göre. Saatler geçti. Doktor yarayı temizledi ve sardı. Ardından Emin ile oturup konuşmaya başladı. Odadan çıkmadılar. Zehra, yemek yolladı. Kızlarla kahvaltısını etti. Temmuz ayının ilk haftasında oldukları için Merdan’ın okulu yoktu. Onun için dışarı çıkıp diğer ağaların oğulları ile top oynamaya gitti. Elbette ardında iki adam ile. Nehir, Elvan ve konağın diğer üç hizmetlisi temizlik işine girişirken Zehra terasa çıkmış getirilen kahvesini içiyordu. Çok zordu. Kocam dediği adamın teninde başka kadının ucuz kokusunu solumak, ona yoldaşken itilip kakılmak, insan yerine konmamak ellisine merdiven dayamış kadını yoruyor zorluyor git gide çökmesini sağlıyordu. Karanşah konağında ise Kâşif Ağa sinirliydi. Çalışma odasında bir sağa bir sola dönüp dururken bağırıyordu. “O Hasan kendini ne sanıyor he ne sanıyor. Bilmiyoruz sanki gırtlağa kadar borçta. Metreslerinin evinden çıkıp da aşiretinin başında duramıyor. Bir de benim topraklarıma göz dikmiş. Neyine güveniyor bu it oğlu it.” Babasının bu hallerini sevmiyordu. Sanki küçük dağları ben yarattım kafasıyla çoğu zaman yanlış hamleler yapıyordu. Şimdi olduğu gibi. Bir aşiret ağasına silah çekmek onu yaralamak Bahrimil de iyi karşılanmazdı. Arsa kavgası onlardan önce de vardı. Belli ki sonra da olacaktı. Üstelin kimse gerçekten o verimli toprakların kime ait olduğunu bilmiyordu. Çok yaşlı olup eskiyi bilenlere soruyorlardı ama kimi Demirsoy derken kimi Karanşah’a ait değip çıkıyordu işin içinden. Aras, babasına bakıp konuşurken sesi temkinliydi. Abisi gibi kendi başı da yansın istemiyordu. “Baba, sakin mi olsan? Tansiyonun çıkacak.” “Aras, bu iş böyle kapanmaz. O arazileri almamız lazım. Yoksa kan dökülecek. Ben gocunmam Hasan’ı öldürtürüm.” Büyük oğlu Behram kaşlarını çatıp babasına baktı. “Sakın baba. Duydun mu sakın. En son böyle dediğinde Karahanlardan Cemşit’i vurdun. Senin yüzünden hem masum biri suçu üstlenip hapse girdi hem de kan davası olmayacak diye kızıyla beni evlendirdiniz. Kaç yıl oldu? Beş, yedi? Bana on beş yaşındaki kıza nikah kıymayı reva gördünüz. Yetmedi. Kızın adını daha ilk yılında kısıra çıkarıp üstüne kuma getirdiniz. Gerçeği bildiğiniz halde beni cehenneme attınız. Bir yanda elimi sürmediğim koruduğum Ceylan diğer yanda karın değip koynuma soktuğunuz Zühre. Sonuç? İki kızım oldu diye ya üçüncü kumayı al ya da ağalık Aras’a geçer dediniz. Onu da kabul ettim. Şimdi gelmişsin Demirsoy’ların elinden arsa alma peşindesin. Amacın ne?” Kaşif geri dönüp Behram’a baktığında sesi sertti. “Sen erkek evlat vermeyi beceremediysen kardeşin verecek. Ben de o arsaları alacağım. Öyle ya da böyle.” Aras’ın kaşları çatılırken “Bu da ne demek oluyor baba?” dediği an tesbihini çeken adam “Yarın akşam ağaları toparlayınca ne olduğunu görürsünüz” diyerek odadan çıktı. “Abi.” “Hiç bana bakma Aras. Hayatımı siktiler zaten hangisine ne diyeyim. Lafım geçmiyor hiçbirine.” Gerçekten de geçmedi. Behram daha yirmi dördüne yeni girmişken kan davası güdülmesin diye babasının hatasının eseri olarak on beşinde olan Ceylan’la nikahlanmış iki yıl aynı odada biri yatakta diğeri yer döşeğinde uyumuştu. Bacak kadar çocuk dediği Ceylan’a asla karısı gözüyle bakmamış aynada kendine bakınca yüzüne tüküresi gelmişti. İki yılın sonunda bu defa Zühre karşısına getirilip yeni karın sana çocuk verecek dediklerinde itiraz etmenin savaşmanın boşluğu karşısında boyun eğmiş tamam demişti. Zühre, yirmi üç yaşındaydı. Onu el mahkûm koynuna adlığında zerre sevgi ya da ilgi beslemiyordu. Sırf hamile kalsın diye onunla olmuş bebek müjdesi alınca da elini eteğini karısından çekmişti. İlk kızı Merva doğunca içinde babalık sevdası filizlenmiş kızını sarıp sarmalamış sahiplenmişti. Lakin o dönem babasının yerine ağa olduğu için erkek çocuk şartı vardı. İkinci bebek de kız doğunca ona da Bahar demişti. Lakin ne babası ne de annesi durmuştu. Çok değil Bahar altı aylık anca vardı ki bir kız daha getirdi anası ve dikti karşısına. O gün Behram sonunda delirdi ve sesi duvarları inletti. Babasına karşı geldiğine ona sunulan seçenek belliydi. Kardeşine ağalığı hiç gocunmadan teslim etti. Belki çocuklarını alıp o konaktan çıkamadı ama son beş yıldır düzeni aynı devam ediyordu. Oğlu olmamıştı. İki kızı ise dünyasıydı. Baş başa odluklarında Ceylan ona abi Zühre’ye abla diyordu. Onun haricinde evin işlerinde kullanılan bir hizmetçiden farkı yoktu. Ertesi akşam Karanşah konağında ağalar toplandı. Kadınlardan sadece çalışanlar ortadaydı çünkü ağalar geldi mi onların odalarına çekilmesi değişmez kuraldı. Hasan ile Kâşif karşı karşıyaydı. Aras abisi Behram ile babalarının yanında oturuyordu. Tuğran’ların en yaşlısı ve sözü en geçeni konuyu açtı. “Son zamanlarda kötü bir olay vuku bulmuş Bahrimil de. İki aşiretin ağaları birbirine silah çekmiş. Bunun nedeni de bellidir. Dere yatağının o tarafındaki verimli topraklar. Bu işler kanla olmaz ağalar. İki ailenin bu arsa davası dedelerinizin de dedelerine dayanıyor. Töre bellidir. İki aşiret konuyu kan dökmeye kadar getirdiyse karar bizim diyeceğimizdir.” Hasan atıldı. “Bana kurşun sıkan Kâşif ağadır. Kan hakkımı isterim.” “Beni kışkırtan sınırı geçip kendine yeni sınır belleyen de Hasan ağadır. Sınır hakkımı isterim.” Süleyman Ağa şöyle bir durdu. Gözü Aras’a takıldığında onun da kaşlarını çatmış hem babasına hem de Hasan ağaya baktığını gördü. Gözlerini kısıp düşündü. Bu iki aile arasında kan dökülürse kayıp çok olurdu. Yılmazlardan Cemal ağa dik bir şekilde elindeki kahvesini içerken “Bu işi kan çözmez. Sadece iki aile arasında düşmanlığı arttırır. Bana kalırsa aileleri akrabalık bağı ile bağlamalıyız ki iki tarafta karara saygı duysun.” Dediğinde onun da aklında Hasan kızı Elvan ile Kaşif oğlu Aras ağa vardı. Kâşif bunu bekliyormuş gibi bıyık altı sırıtırken bakışlarını Süleyman Ağaya çevirdi. “Ne hüküm verirsen kabulümdür Süleyman abi.” Hasan ise adamın sesindeki hinliği seziyordu. Bir süre konuşuldu. Sonuç olarak Süleyman ağa konuşurken Aras’ın eli yumruk olmuştu. Babası yüzünden ağa olsa da hala mecliste onun gölgesinde kalıyordu. “Hüküm şudur ki iki aile birbirine akraba olacak. Hasan ağa büyük kızını Aras ağaya verecek. Karşılığında Kaşif ağa verimli topraklardaki ısrarını bırakacak. O toprakların tapusu ise düğün hediyesi niyetine gelin kıza verilecek. Kâşif ağa da geline başlık parasını verirken elini bol tutacak. Onun haricinde itiraz eden karşı gelen hükmü bozan olursa hanesine ateş düşecek. Biz bu toprakların beş büyük ailesiyiz. Bahrimil bizden sorulur. Sulh içinde yaşamak isteriz. Bu toprak kavgası siz kadar bizi de kötü etkiler. Kökten çözülmesi şarttır.” Aras, ayağa kalkıp “Ben Karanşah aşiretinin ağasıyım. Benim fikrim sorulmadan mı töre hükmünü verecek” dediğinde Behram gözlerini yenilmişlikle kapadı. Karahan ailesinin lideri Ciwan ağa ise “Evlenip erkek evlat sahibi olduğunda bu mecliste elbette senin de ciddi anlamda söz hakkın olacak. Hem de Hasan ağanın kızı ile evlenirsen onun oğlu söz hakkı sahibi olana kadar iki aşireti de sen temsil edeceksin. Ama öncelik akrabalık ve kanın durması. Hayırlı olsun Aras ağa.” Dedi ve kalan Türk kahvesinden içti. Behram’a kızını vermiş ama istediği gibi bir durum içinde olamamıştı. Demirsoy konağında ise elinde çay bardağı mutfaktan çıkan Elvan daha sedirin yanındaki sehpaya varamadan parmak uçlarından kayması ile küçük bir nida savurdu. Yere düşen bardak kırılırken Nehir yanına koşup “Abla, iyi misin yandın mı? Hay Allah tepsi neden almadın” dedi lakin genç kızın sol yanında bir ağırlık vardı. Bu ağırlık akşam sofrasında babasından duyacaklarının habercisiydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD