1. bölüm, Frankenstein vakası

2324 Words
Karaca Laçin… Derin bir nefes alıp elimdeki stetoskopa baktım. Üzerimdeki beyaz önlük kusursuzdu; ütüsü bile fazla özenliydi. Aynaya bakan herkes, kendinden emin bir doktor görebilirdi. Ama içim… içim darmadağındı. Bugün diğer günler gibi olmayacaktı. Bunu daha sabah gözlerimi açtığım anda hissetmiştim. İlk nöbetimdi. Sadece bir görev değil, hayatımın eşiğinde duran bir sınav gibiydi. Uykusuzluk, sorumluluk, bilinmezlik… Hepsi aynı anda omuzlarıma çökmüştü. Yeni yeni doktor olmuş, daha sevincimi bile yaşayamadan ilk haftadan nöbet yazmışlardı... buna içerlensem de, elimden bir şey gelmiyordu... Koridor boyunca yankılanan ayak sesleri kalp atışlarıma karışıyordu. Hastanenin kendine özgü kokusu ilaç, antiseptik ve telaş ciğerlerime doldu. Burada artık yalnızca Karaca değildim. Burada doktor Karaca Laçin olarak vardım... gururluydum. asla mezuna kalmadan, başarmıştım. kendi azmimi, ve irademi taktir ediyordum. ama hala ruhsal anlamda tam olarak doktorluğa hazır değildim... Hemşire bankosunun önünde durduğumda genç bir kadın başını kaldırıp gülümsedi. “İlk nöbetiniz değil mi?” dedi. hafifçe Başımı salladım. “Belli oluyor,” diye ekledi, “ama korkmayın… herkes ilk gecesini hatırlar.” Gecemi... ne demekti bu... Kelime içimde yankılandı. fazla umursamdan, yeşil alandaki odama girdim. elimdeki kahve ile masama geçip oturdum. odaya giren yaşlı insanlar, kronik hastalıklardan muzdarip insanlar derken gözlerim şimdiden ağırlaşmıştı... ama bu daha başlangıçtı. bilmiyordum ki, Saatler ilerledikçe ışıklar solacak, koridorlar sessizleşecek, hastanenin gerçek yüzü ortaya çıkacaktı. Acılar, acele kararlar, bazen kaybedilenler… Bazen de mucizeler. masama bıraktığım Stetoskopu boynuma taktım. Ellerim titremiyordu artık. Korkuyordum, evet. Ama kaçmıyordum. odadan iki saatlik bir hasta alımından sonra molaya çıktım. doktorların odasında gidip Nöbet defterine adımı yazarken içimden tek bir cümle geçti, “Hazırım.” Ya da en azından… hazır olmaya kararlıydım. Nöbet odasının kapısını itip içeri girdiğimde loş bir ışık karşıladı beni. Duvarlara sinmiş yorgunluk neredeyse elle tutulur gibiydi. Köşedeki eski koltuk, buradaki kaç uykusuz doktorun tanığıydı kim bilir. Camdan görünen şehir ışıkları ise bambaşka bir hayatın hâlâ akıp gittiğini hatırlatıyordu. Çantamı sandalyeye bırakırken derin bir nefes aldım... Buradayım, dedim kendime. Kaçamam. Karaca Laçin… Yirmi beş yaşındaydım. Disiplinli, mesafeli, çoğu insana göre fazla kontrollü. Ama bu kontrol, gücümden değil; kaybetme korkumdan geliyordu. Küçükken öğrendiğim tek şey buydu, Dağılmamak için sıkı durmak. Beni gerçekten tanıyan pek az insan vardı. Kapı tıklatılmadan açıldı. “Eyvah, çok mu ciddi girdim?” dedi tanıdık bir ses. Başımı kaldırdığımda Ela kapıdaydı. Saçları her zamanki gibi gelişigüzel toplanmış, yüzünde o bitmeyen rahatlık ifadesi… Tıp fakültesinden beri yanımdan ayrılmayan tek insandı. “İlk nöbet, biraz dramatik olmak hakkım,” dedim. Ela güldü. “Sen dramatik değilsin Karaca. Sen sessiz panikçisin.” Ardından Aras göründü. Acil servisin en soğukkanlı asistanı. Dışarıdan bakınca hiçbir şeye şaşırmaz sanırsın ama gözlerinin içinde sürekli bir dikkat vardı. Hayata karşı temkinli duruşu bana hep güven vermişti. “Hazır mısın Laçin?” diye sordu. “Hazır olmak diye bir şey varsa…” “Yok,” dedi net bir ifadeyle. “Ama alışıyoruz.” ikisi de öğleye doğru geldikleri için hızlıca Acil servise indiğimizde ortam bambaşkaydı. Sedye sesleri, hızlı konuşmalar, monitörlerin ritmik uyarıları… ama akşama doğru bu düzenli ritim bozulmuş, beni yerle bir etmişti. gelen her hastanın derdini dinlemek, ağrılara çözüm bulmak onlar için bir ağırlık iken, ben onları dinledikçe içimde bir fırtına kopuyordu. yaşlı bir amca gözleri seyrek gördüğü için, çaydanlıktan çayı bardağa dökerken, yanlışlıkla elini yakmıştı, gözleri dolarak anlattığında, dayanamayıp yanık elinden öpmüş, " geçti mi amcacım?" demiştim... adam daha bir ağlamış, boynuma sarılmıştı... evet, biraz yaşlı insanlara zaafım vardı, ama evinde gelinleri kızları, eşi varken kalkıp kendisi çay almaya çalışan Koca yürekli adamcağız elini yakmıştı... mesela kızıp, Kendi çayını ayağına istiyebilirdi... ama yapmamıştı... adamcağızın elini kremleyip, yolladığım da bana bir tepsi baklava sözü vermişti... aman ne hoş, Karaca'nın da ağzı tatlıya layıktı zaten.. birde hastalardan rüşvet alıyordu... ama hevesli bir şeklide başımı sallayıp beklediğimi söylemiştim... sanırım doktorluk bana göre değildi, yada zamanla alışacak, daha soğuk bir beyaz yaka olacaktım. ama bir parçam, küçük Karaca'nın hayalini gerçekleştirdiği için mutluydu... her ne kadar balerin olmak istese de doktor olmak, benim için bir devrim di... son hastamı da yolladıktan sonra servise çıktım. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışıyor ama kimse paniklemiyordu. Kaosun içinde tuhaf bir düzen vardı. kısa bir süre sonra, yanıma tekrar Aras ve ela gelmiş, kahve ikram etmişlerdi... servisten nöbetçi doktorların odasına ilerlediğimizde, Hemşire Sena, elinde dosyalarla yanımıza yaklaştı. “Gece uzun olacak gibi,” dedi. Bu cümle burada bir temenni değil, bir tespitti. ilk iki dakika anlamdım, ama Arasın gözlerine baktığımda, hiçte kolay bir şey olmadığını anladım. elimdeki kahveyi yarısına kadar içmiştim, ve zehir gibi keskin tadi vardı. mecburen yine servise indiğimizde elimdeki kahveyi çöpe attım... kapıya doğru yürüdüğümüzde, bir ambulansın siren sesini duyuyordum... İlk vakaya girmeden önce beyaz önlüğümün cebini yokladım. Kalemim, not defterim… Her şey yerli yerindeydi. Sadece kalbim biraz hızlı atıyordu. ambulans tam cam kapının önünde durduğunda, kısa bir an arkamdaki hareketlilik gözüme takıldı. başımı çevirip baktığımda, bir hava tüpü ve büyük bir beyaz çarşaf ile iki hemşire hızla yanımdan geçerken ben tekrar başımı cam kapıya çevirdim. Acilin cam kapısından içeri giren sedyeye baktım. İşte tam o anda fark ettim, Bu hastane yalnızca başkalarının yaralarını sarmayacaktı.Benimkileri de bir bir yüzeye çıkaracaktı. Ela omzuma hafifçe dokundu..“Yanındayız, göster kendini doktor Karaca,” dedi kısaca. Gülümsedim. Küçük, kontrollü bir gülümseme. Ama içimde bir yerlerde, ilk kez, yalnız olmadığımı hissettim. Ve siren sesiyle birlikte gece resmen başladı.... Sedye kapıdan içeri girdiği an….zaman durdu. İnsan vücudu böyle görünmemeliydi. Adam çok uzundu. Normalden fazla. Sedyeye sığmıyordu; ayakları dışarı taşmıştı. Ama o ayaklardan biri… doğal bir açıyla durmuyordu. Dizden aşağısı ters bir yönde kırılmıştı. Kemik derinin altında bir gölge gibi kabarıyordu. Göğsü inmiyor, çöküyordu. Her nefeste sanki bedeninden bir parça daha vazgeçiyordu. Yüzüne baktığım anda beynim refleks verdi, inkâr. hayır, bu kesinlikle Bu bir yüz değildi. Bu… dağıtılmış bir haritaydı. Elmacık kemikleri çökmüş, burun neredeyse yoktu. Dudaklar şişmişti, tanınmaz haldeydi. Göz çevresi mor, kanlı ve kapalıydı; ama orada göz olduğunu biliyor olmak bile midemi altüst etti. üstü Tamamen yırtılmış siyah kıyafetler ile kapalıyken, kolunun kırılmış kemiği bükülerek gömleğini yırtmış, bembeyaz kemik, öylece kanların içinde bize korkunç şekilde göz kırıyordu... Bir hemşire geri çekildi. Biri elini ağzına kapattı. Bir başkası… koşarak lavaboya gitti. “Allah’ım…” diye fısıldayan oldu. Kimse sesini yükseltmedi. Çünkü yükseltmeye cesaret edemediler. Ben kıpırdayamadım. Kalbim göğsüme çarpıyordu. Kulaklarım uğulduyordu. Ellerim… ellerim bana ait değildi sanki. “Karaca!” diye bağırdı Aras. Ses uzaktan geliyordu. Çok uzaktan. Adamın vücudu tam anlamıyla parçalanmıştı. ya da... ezilmişti... Kollarında çoklu kırıklar vardı. Kaburgaları içeri göçmüştü. Omurgası… dokunulmazdı. Bir milim yanlış hareket, onu burada bitirirdi. Bu bir düşüş değildi. Bu… bedenin sınırlarının zorlandığı bir yıkımdı. “Travma masasına!” “İki damar yolu!” “Kan hazır mı?!” “Solunum düşüyor!” Sesler üst üste biniyordu ama beynim hâlâ o yüzdeydi. Bu kadar hasarla… nasıl yaşıyor? Gözüm monitöre kaydı. Kalp atışı vardı. Zayıf Ama inatçı. İşte o an… mideme yumruk yemiş gibi oldum. Bu adam ölmemişti. Ölmesine izin verilmemişti sanki. Bir an için göz kapaklarının altında bir hareket oldu. Çok kısa. Çok hafif. Ama ben gördüm. Dizlerim titredi. “Karaca!” dedi Aras yeniden. Bu kez kolumdan tutarak. “Burada kal... Şimdi sırası değil... bu İlk nöbetin....” Derin bir nefes aldım. Antiseptik kokusu ciğerlerimi yaktı. Şok geçirmeme izin yoktu. Burada herkesin çöktüğü yerde birinin ayakta kalması gerekiyordu. düşünmeden cebimden çıkardığım Eldivenleri hızlıca taktım. Ellerim hâlâ titriyordu ama geri çekilmedim. “Yaşıyor,” dedim. Sesim sandığımdan daha net çıktı. “Nasıl?” dedi biri. “Bilmiyorum,” dedim. “Ama vazgeçmemiş.” Yüzüne bir kez daha baktım. Kim olduğunu bilmiyordum. Ama şunu biliyordum: Bu adam… ölümün elinden zorla alınmıştı. Ve ben… onu hayatta tutmaya çalışan son kişiydim. başımı çevirip baktığımda Aras elindeki hava pompasını yüzü dağılmış adamın neresine takacağını şaşırmış gibi kanlı yüzünü eliyle silmeye çalışıyordu. ama fazla tahribat olabilecek bir durumdan kaçınmak için elini geri çekiyordu... arkamı dönüp hızla Sena hemşireye baktım, şimdiye kadar ameliyathane hazır olmalıydı, oda ne demek istediğimi anlamış gibi, yanıma yaklaşıp, seyredeki yıkıma bakmadan, " hocam ameliyathane hazır, gerekli hekimlere, ve cerrahlara haber verildi hepsi hazır" dediğinde hiç düşünmeden sedyeyi Aras ile koşarak ameliyathaneye sürdük... Ameliyathane kapıları açıldığında içerideki hava değişti. Sanki oksijen değil, karar solunuyordu. “Beyin cerrahisi, ortopedi, genel cerrahi… hepsine haber verin.” “Kan bankası alarm versin.” “Bu hasta tek branşla çıkmaz.” Sesler netti ama yüzler gergindi. Çünkü herkes aynı şeyi düşünüyordu, Bu beden masada kalabilirdi. Karaca olarak içeri adım attığım an, dizlerimin titrediğini hissettim. Ama geri adım atmadım. Beyaz önlüğüm çıkarıldı, cerrahi kıyafet üzerime geçirildi. Ellerim defalarca yıkandı ama içimdeki o görüntü… çıkmıyordu. Adam ameliyat masasına alındığında gerçek daha sert vurdu. Bu… bir ameliyat değil, enkaz çalışmasıydı. Bedeninin her noktası başka bir hikâye anlatıyordu. üstündeki yırtık kıyafetler saniyer içinde çıkartılırken, ben çıplak ve kanla, kırıklarla kaplı bedenine baka kaldım... Kırıklar zincir gibiydi. Göğüs kafesi bastırıldığında içten gelen ses, herkesin boğazını sıktı. Monitörler bağırmıyordu ama fısıldamıyordu da. Denge yoktu. Kapı açıldı. Bir, iki, üç hekim daha girdi. Türkiye’nin sayılı travma cerrahları. Normalde aynı masaya zor gelen insanlar… şimdi sessizce aynı noktaya bakıyordu. herkes hızlıca masaya ilerleyince, Hemen anesteziye başvurdum ve elime aldığım şırıngayı, hiç düşünmeden koluna bağlanmış seruma enjekte ettim. cerrahlar, ve hekimler ilk olarak nereden başlayacağını bile bilmezken, Ameliyathanenin ışıkları üzerimize kapandığında, içimdeki dünya sessizce çöktü. O masada yatan şey bir insan bedeninden çok, hayatta kalmaya zorlanmış bir kalıntıydı. Uzun boyu, normalde güçlü durması gereken kemikleri… şimdi hepsi birer zayıflık haline gelmişti. Vücudu, sanki gökyüzüyle çarpışmış da yere değil, kaderin içine düşmüştü. Yüzüne bakmamaya çalıştım. Ama göz, istemeden de olsa gördüğüne tutunur. Orada bir yüz yoktu. Orada… parçalanmış bir kimlik vardı. Burnu neredeyse yoktu. Elmacık kemikleri içeri çökmüş, dudakları tanınmaz hâle gelmişti. Göz kapaklarının altında ne renk gözler olduğunu kimse bilmiyordu. Belki de artık kendisi bile bilmiyordu. Ellerimi kaldırdım..Ellerim titriyordu. Bir doktor titremez, dedim kendime. Ama kalbim beni dinlemiyordu. İlk kesi atıldığında içimden bir ses yükseldi, Bu kadar hasarı bir insan taşıyamaz..Kan durmuyordu..Hiçbir şey durmuyordu. Bir yerini toparladığımızda başka bir yerden kaçıyordu hayat. Kaburgalar bastırıldığında içerden gelen ses… hâlâ kulaklarımda. İnsan bedeninin çıkarmaması gereken bir sesti bu. Kırılmanın sesi değil, vazgeçmenin sesi gibiydi... beyindeki hasarı ise kafatasını açtıklarında gördüm... yaşasa bile eminim çok trajedik şekilde birinci dereceden hafıza kaybı yaşayabilirdi... ama bu bir öngörüydü... “Basınç düşüyor.” “Kalp ritmi gidiyor.” “Bu adam masada kalacak!” Sesler yükseldi. Eller hızlandı. Ama korku… korku herkesin içindeydi. Bir cerrah sertçe döndü, hekime “Bu kadarla yaşaması mümkün değil!” Diğeri karşılık verdi, “Yaşatmak bizim işimiz, mümkün olup olmaması değil!” Aralarındaki gerilim bıçak gibi kesiyordu havayı. Ama ben….onları dinleyemiyordum. Ben monitöre bakıyordum. Kalp ritmi… düşüyordu. Yavaş. Kararsız. Sanki “kalmak mı, gitmek mi” diye düşünüyordu. Göğsüne bastığım an, içimde bir şey koptu. Bu bir tıbbi müdahale değildi artık. Bu… yalvarmaydı. “Ne olur…” dedim. Sesim çıktı mı bilmiyorum. Ama gözlerimden yaş aktı. Maskenin içine doldu. Sıcak. Kontrolsüz. Ağlıyordum... Bir doktorun ağlamaması gereken yerde, bir insan olarak duruyordum. Çünkü o masada sadece bir hasta yoktu. Orada, ölümle pazarlık eden bir hayat vardı. Kalp durdu. O an… zaman bitti. “ŞOK!” hekimin tiz sesiyle kenara çekildim. kırık bedenine inen elektrik ile Vücudu sarsıldı. Ben sarsıldım.... dakikalar sonra Kalp geri geldi. Ama çok zayıftı. Biri arkasını döndü. “Bu iş burada biter,” dedi. O an ağlamam kesildi. İçimde başka bir şey yükseldi. Öfke mi, inat mı, bilmiyorum. “Hayır,” dedim. Sesim titriyordu ama durmadım. “Bitmedi. Daha bitmedi.” Herkes bana baktı. Gençtim. Deneyimsiz sayılırdım. Ama o an… o adamın hayatta kalmasını en çok isteyen bendim. Devam ettik. Saatler geçti. Beden değil, umut dikiyorduk artık. Son dikiş atıldığında dizlerim beni taşımadı. Duvara yaslandım. Ellerim kan içindeydi. Ama kalp atışı… hâlâ oradaydı. Zayıf. Ama dirençli. O masada kalan sadece bir beden değildi. Ben de orada bir parçamı bırakmıştım. Ve şunu biliyordum, Bu adam uyanırsa… Ben artık eski Karaca olmayacağım... *"*""*" gerçekten saatler süren ameliyatın ardından kapılar sessizce açıldı... tam tamına yirmi bir saat... dile kolay... İçeriden çıkan hiçbir yüz zafer taşımıyordu. Ne rahatlama vardı ne sevinç. Sadece derin bir tükenmişlik… ve temkinli bir sessizlik. Adam hayattaydı. Ama bilinci… çok uzaktaydı. Yoğun bakıma alındığında makineler konuşmaya başladı onun yerine. Soluk alıp verişi ona ait değildi artık; ritmini cihazlar belirliyordu. Kalp atışı hâlâ kararsızdı. Bir yükseliyor, bir düşüyordu. Sanki hâlâ kararsızdı bu dünyada kalıp kalmamaya. “Koma,” dedi başcerrah kısaca. “Travmatik koma.” Bu kelime göğsüme oturdu. Koma… Ne uyku gibiydi ne ölüm. Arada, karanlık bir boşluktu. yoğun bakım ünitesindeki koma kısmına yerleştirilmiş bendenine uzaktan baktım. dakikalar sonra odaya girip Yatağın kenarında durdum. Üzerindeki kablolar, serumlar, drenler… Hepsi bedenine tutunmuş gibiydi. Uzun vücudu yatakta bile yer kaplıyordu; sanki dünya ona dar gelmişti. sanki dünya onu taşımak istemiyordu... Yüzü bandajlarla kaplıydı. Tanımıyordum. Ama vazgeçmediğini biliyordum. Ellerimi cebime soktum. Titriyordum. Adrenalin çekilmişti. Yerine ağır bir yorgunluk ve geç kalmış bir korku gelmişti ruhuma... Ya biraz daha geç kalsaydık? Ya bir karar daha yanlış olsaydı? Bu soruların cevabı yoktu. Sadece yankısı vardı. Aras yanıma geldi. Sesi alçaktı. “Hayati tehlike devam ediyor,” dedi. “İlk 24 saat kritik.” Başımı salladım. Konuşacak hâlim yoktu. tam bir gün boyunca o soğuk odada, bir insanı tam anlamıyla dikmiş, sarmıştık.. Yatağın başucundaki monitöre baktım. Ritmik sesler… Hayatta olduğunun tek kanıtıydı. Bir an için, ameliyatta durmak üzere olan o çizgi gözümün önüne geldi. İçim sıkıştı. Boğazım düğümlendi. “Beni duyuyor musun?” diye fısıldadım. Bunun bilimsel bir anlamı yoktu. Ama benim için vardı. “Dayandın,” dedim. “Şimdi… biraz da dinlen.” Elimi, elinin yakınına bıraktım. Dokunmadım. Dokunmaya cesaret edemedim. Çünkü o beden, bana hâlâ kırılacakmış gibi geliyordu. parmakları, kolu, beli, bacakları, kalçaları, boynu... hatta Kafatasında bile platin vardı... ve şuan kırılmış bir bardak gibi birbirine kırıkları yapıştırmış, yakıştırıcının etkisini beklemek gibiydi... O an fark ettim, Bu sadece bir vaka değildi. Bu adam… beni de içine alan bir hikâyenin tam ortasındaydı artık. Ve komadaydı. Ama ben… uyanmasını beklemeye çoktan başlamıştım... küçük bir parmak dokunuşu ile parmağının ucuna korkarak, ürkekçe dokundum, arkamı dönüp baktığımda Aras çoktan çıkmıştı... tekrar önüme dönüp vakama baktım. yüzü şimdiden beyaz sargıları kırmızı kana bürümüştü... kulağına eğilip, sesizce, Sadece benim duyabileceğim şekilde maskenin ardında kulağına fısıldadım. " eğer... yaşarsan, bilmediğim adını tam da ilk vakam olduğun için bedenime dövme yapacağım... çünkü sen tam olarak Frankenstein vakasısın... ve eğer yaşarsan seni bedenime Kazımaktan Onur duyarım... Frankenstein..."
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD