Karaca Laçin...
Yoğun bakımda gece, gündüzden farklıdır.
Işıklar kısılır ama karanlık gelmez.
Sesler azalır ama sessizlik olmaz.
Her şey yarım bırakılmış gibidir; nefesler bile.
Saat kaçtı bilmiyorum. Zaman burada anlamını kaybediyordu. Duvara asılı saat ilerliyordu belki ama benim için ameliyat hâlâ bitmemişti. Sanki o masa, o kan kokusu, o düşen kalp ritmi… hepsi peşimden gelmişti.
O yatağın başındaydım. Makineler konuşuyordu onun yerine. Monitörler, hortumlar, kablolar… Uzun bedeni hareketsizdi. Göğsü, cihazların ritmine teslim olmuştu. O nefesi almıyordu. Ona nefes veriliyordu. Yüzü sargılarla kaplıydı. Tanınmaz hâli burada da devam ediyordu.
Kim olduğunu bilmiyordum. Adını bilmiyordum. Hayatını bilmiyordum.
Ama bu gece… onunla aynı boşlukta duruyordum. Sandalyeye oturmadım. Oturursam çökecektim. Ayakta kalmalıydım.
tam pencereye doğru yürüdüğüm anda odayı farklı bir yüz ses doldurdu. başımı hızlıca çevirip, Monitördeki sayılara baktım. Kalp ritmi… düşüyordu. Bir anda. O tanıdık, mideyi sıkan ses yükseldi. elim ayağım birbirine girdi. ama ne yapmam gerektiğini biliyordum. yatağın başına resmen uçmuştum ... Alarma basıp, Monitördeki çizgilere baktım. nefes alamıyordu...
Kalbim yerinden fırladı. “Hemşire!”
Sesim yoğun bakımın sessizliğini yardı.
Ekrana yaklaştım. Ritim düzensizdi. Sanki kalp hâlâ kararsızdı. Kalmak mı, gitmek mi?
“Hayır,” dedim istemsizce... ortada bir bütün bile olmadığı için, sadece küçük bir kablu ile ağzından verilen hava ile nefes alıyordu. eğer kalbî tam anlamıyla dursa bile kalp masajı yapamazdım... çünkü göğüs kafesi tamamen kırılmış, yerine platinler geçmişti..
tüpün havasını biraz daha basıncını yükseltirken, sessizce titreyerek dua ediyordum. “Hayır, şimdi değil.”
Hemşireler geldi. Ayarlamalar yapıldı. İlaçlar verildi. Dakikalar mı geçti, saniyeler mi… bilmiyorum. Ritim belki toparlandı. Ama ben toparlanamadım...
Duvara yaslandım. Ellerim buz gibiydi. Dizlerimde güç yoktu. O an fark ettim, ameliyatta ağlamıştım ama asıl korku şimdi gelmişti. Çünkü orada müdahale ediyorduk.
Burada… sadece bekliyorduk. ve beklemek en zoruydu...
Gece ilerledikçe her alarm sesi içime saplandı. Her düşüşte kalbim onunla birlikte düştü. Her yükselişte nefes aldım.
Bir noktada, başımı cama dayadım. Yansıma bana ait değildi sanki. Gözlerim kızarmış, yüzüm solgundu. Beyaz önlüğüm üzerimde yoktu ama hâlâ doktor gibi durmak zorundaydım. nöbetim biteli bir gün olmuştu, ama ben buradaydım. cerrahlardan biri, bir doktorun daima bu özel vakalya ilgilenmesini söylemişti. başta Arasın ismini verseler de, ben üstlenmiştim..
neden bilmiyorum, ama bu vakayı yakından takip etmek, sanki kariyerime yön verecek o noktayı temsil ediyor gibiydi...
Ama içimdeki ses fısıldıyordu Ya uyanmazsa? Ya burada biterse?
Yatağa tekrar baktım. “Bu kadar dayandın,” dedim sessizce. “Şimdi bırakmak sana yakışmaz.” Bilimsel değildi. Ama gerçekti.
destek z yanlız olmadığını hissetirmek, daima insanı daha bir motive ediyordu... ama bu vaka, tam anlamıyla ne motiveye ihtiyacı vardı, ne de benim inandığım batıllara... çünkü yerle bir olmuştu..
Elini tuttum. İlk kez. Soğuktu ve yumuşak, dikişler birer birer sargıyla kaplıydı. ama parmak uçları açıktı. Ama canlıydı.
Parmaklarım titredi. Gözlerim doldu. Sessizce ağladım. Bu kez saklamaya çalışmadım. Çünkü yoğun bakımda kimse kimseye bakmaz. Herkes kendi korkusuyla meşguldür...
ellerini sıkıp, ona duymak istediği herhangi birşeyler söylemek istedim... ama bu halde malesef ne bir söz verebilirdim, ne de bir umut...
gözlerimden akan yaşlar, hem onun için, hem çaresizliği içindi...
felç kalma, yada travma sonrası hafıza kaybı yaşama olmadığı yüzde bindi... ama tıp mucizelere sahiplik yaptığından, sadece ileriye bakmaya çalışıyordum...
dudaklarımı yaslayıp, kulağına eğildim. " merak etmeyin.. ben hala buradayım, ve sakın umudunuzu yitirmeyin" sesim kısık çıkmıştı. ama duymuştum. o duydu mu bilmiyorum. ama... sesim onun içindi...
ben bir albino hastalığından muzdarip çocuktum. en çok ben umuda tutunmanın ne demek olduğunu bilirdim...
onu bu hâlde görmek, beni yaralsa da, bir parçam eski günlerimi hatırlatıyordu...
sandalyeyi çekip, yanı başına oturdum.
saçlarını okşamak istedim, ama kafası dikişlerle kaplı olduğundan, saçları kazınmış, yerine sargılar geçmişti...
sadece parmak uçlarımla şişmiş, morarmış parmak uçlarına dokuyordum...
bu bir eser, veya bir yıkım değildi... bu bir hayattı... ama bu hayatı birileri, ya da bu şahıs kendi isteğiyle bu hâle getirmişti...
sonuç ne bilmiyordum, ama içim ona deli gibi yanıyordu...
ameliyat sırasında, vücudunda kanları sileken çoğu şey farkl etmiştim bedeninde...
dövmeleri vardı, hemde birden çok, esmer bir teni, karnının alt kısmında bir ameliyat izi vardı.
zaten iç kanamayı durdururduğumuzda, diğer organlarına bakma gibi bir şansım olmuştu, ve o dikiş izini neden olduğunu bir böbreği olmadığında öğrenmiştim
nasıl bir hayatı vardı bilmiyorum, ama tek böbrek ile yaşaması, pekte iç açıcı değildi. belki bir hastalık sonucu aldırmıştı, belki başka bir neden... bilmiyorum.
ama bedeni oldukça tahribat taşıyordu...
ilk geldiğinde, yüzü dağılmış olsa da, siyah, kandan ve topraktan görünmeyen siyah saçlarına küçük bir tutamın beyaz olduğunu fark etmiştim.
bu, yaşından veya ağırlaşmadan değildi, bu, ya bir tür saç beniydi, yada hakk arasında denildiği gibi Nişandı...
ama benim saçlarım bembeyazdı...
Güneşte parlamayan ama loşta bile fark edilen bir beyaz...
kül değil, gri değil süt gibi, kemik gibi, neredeyse saydam. Kaşlarım ve kirpiklerim bile açık tonda; bakışlarım bu yüzden daha keskindi... daha ürpertici ve kırılgan duruyor. derdi babam...
İnsanlar ilk baktığında “boya mı?” diye düşünüyor, sonra yaklaştıkça anlıyorlar,
bu bir tercih değil, doğuştan gelen bir yalnızlık...
Saçlarım rüzgârda savrulduğunda
sanki Karaca bu dünyaya ait değilmiş gibi bir his bırakıyor ruhumda... Kalabalıkta hemen fark ediliyor ama kimse gerçekten dokunmaya cesaret edemiyor...
derin bir nefes alarak " eğer gerçekten duyuyorsan beni... sana söylemek istediğim bazı şeyler var... pes etme, zor... biliyorum. ölümle cebeleşiyorsun. bunu da bilmiyorum. belki intihar etmek istedin, belki bir kaza... ama hasta Bilgi kağıtların hala boş, ve hekimler büyük... hatta metrelerce yükseklikten düştüğünün bulgusuna vardılar. yani, ne kadar bir yükseklikten düşüp de bu hale geldin bilmiyorum. ama eminim çok yüksektir. ama beyin cerrahisi, çok farklı bir şey daha söyledi...
sen düştükten sonra... yani daha tabi net değil, ama sağ tarafındaki bütün kemiklerin kırıldığı ve morardığı için sağ tarafına düştüğün bariz ortada. ama... dosyaya bir olasılık daha eklendi. cerrah, senin düştükten sonra bir tür darp, veya şiddet gördüğünü söyledi... bedeninde, ayak kemiklerini ezen bir kütle, ağırlık uygulanmış... izleri bizzat gördüm, bir arabanın tekerleği, yada daha büyük bir basınç ile bedenin bir şeylerin altında kalmış gibi resmen kürdan gibi kırılmış..." bu noktada durup, derin bir nefes aldım. çünkü yine dünkü manzara, o hastaneye ilk gelişi aklıma geldikçe midem bulanıyordu...
hiç bir insan evladı böyle bir şeye maruz kalmamalıydı... bu intihar değildi bana göre, cerrahlar da öyle düşünüyordu. yani yüksekten atlayıp intihar etti bulgusuna Varsak bile, düştükten sonra neden kafası ezilsin, veyahut neden ayaklarında ciddi ağırlık kaydıyla ezilme bulunsun. sırtında ve boynunda zorda olsa bariz kalın, mosmor çizgiler vardı. sanki birileri ya... ya kemerle dövmüştü, yada odunla..
şuan bireyler daha söylemek çok erkendi. ama bu adamın uyanıp, konuşmasıni deli gibi merak ediyordum...
Saatler geçti. Sabaha karşı ritim biraz daha dengelendi. Makineler hâlâ onun adına çalışıyordu ama kalbi… kalbi direniyordu.
Güneş doğduğunda camdan sızan o solgun ışık, yüzündeki sargılara vurdu. Hayattaydı.
Ama hâlâ komadaydı. ve Ben hâlâ başındaydım. Ve içimde bir gerçek yavaş yavaş yerleşiyordu, Bu adam uyanırsa…
ben artık sadece onun doktoru olmayacağım. Bu gece, beni de değiştirmişti...
*"*"*"*
Nöbetin bittiğini söylediklerinde başımı kaldırmadım. Saatin kaç olduğu, günün aydınlanıp aydınlanmadığı umurumda değildi. O gece hâlâ bitmemişti benim için. O yatakta yatan adam hâlâ oradaydı. Kalbi hâlâ kararsızdı. Ve ben… evime gidecek bir Karaca değildim artık. “Üzerini değiştir,” dedi Ela. “Git biraz uyu.” Başımı salladım ama yerimden kıpırdamadım. “Gidemem,” dedim.
Sesim yorgunluktan neredeyse fısıltıydı.
“Henüz değil.” Üzerimdeki kıyafetler sertleşmişti. Kan, ter, antiseptik… Hepsi üst üste sinmişti ama çıkarmayı reddettim.
Sanki onları çıkarırsam, gecenin ağırlığını da bırakmak zorunda kalacaktım. Ve buna hazır değildim. Koridorda yürürken ayaklarım yere değmiyor gibiydi. Uykusuzluk başımı döndürüyordu. Gözlerim yanıyordu. Ama beynim hâlâ yoğundu. Her alarm sesi kulağımda çınlıyor, her düşen ritim midemde yankılanıyordu. Tuvaletin kapısını kapattığım an… kendimi zor tuttum.
Lavaboya eğildim. Mideme giren çıkan her şey birbirine karıştı. Kustum. Uzun süre hemde.
Ellerim lavabonun kenarına tutunmuştu. Soğuk seramik avuçlarımı yakıyordu. Nefes almaya çalışırken boğazım yandı. Gözlerimden yaş aktı ama bu kez durdurmadım. Başımı kaldırdığımda aynadaki kadın bana yabancıydı.
Bu ben miydim? Gözlerimin altı mor, yüzüm solgundu. Dudaklarım titriyordu. Bir doktor değil… yorulmuş bir insandım. O an, çok eski bir anı gelip göğsüme oturdu.
Babamın hastane koridorunda beklediği gece. Annemin sessiz gözyaşları...
O gece de böyleydim. Uykusuz. Aç. Beklerken tükenen...
Lavabonun başında çöktüm. Dizlerimi karnıma çektim. Sessizce ağladım. Hıçkırıklarımı yuttum. Çünkü burada kimse kimseye ağlayacak alan bırakmazdı.
“Ben güçlü olacağım,” demiştim o gece kendime. Doktor olacağım.
Kimseyi yarı yolda bırakmayacağım. Ama şimdi… o masadaki adam, beni o geceye geri çekmişti. Yüzünü bilmiyordum.
Adını bilmiyordum. Ama o tanınmaz hâliyle, içimdeki o eski yaraya dokunmuştu.
Yüzümü yıkadım. Derin nefes aldım.
Ağlamayı kestim ama acı durmadı. Yoğun bakıma geri döndüm. Yatağın başında durdum. “Buradayım,” dedim sessizce.
“Gitmedim.” Eve gitmedim. Uyumadım.
Üzerimi değiştirmedim. Çünkü bazı geceler biter… ama bazıları insanın içine yerleşir.
Ve ben, bu gecenin içindeydim hâlâ.
*"*"*"*
İkinci gece geldiğinde bedenim artık beni taşımıyordu. Ayakta dururken başım dönüyor, gözlerim yanıyordu. Kahve içmiştim ama faydası yoktu. Uykusuzluk kemiklerime işlemişti. Buna rağmen yoğun bakımdan ayrılmadım. Kimse bir şey demedi. Belki de herkes, bazı gecelerin insanı bırakmadığını biliyordu. Yine onun yatağının başındaydım. Makineler aynıydı.
Sesler aynıydı. Ama ben… ben aynı değildim.
“Biliyor musun,” dedim fısıltıyla,.“insan bazen konuşacak kimse bulamayınca… hiç tanımadığı birine anlatıyor her şeyi.”
Sesim yankılanmadı. Duvarlar bile yorgundu sanki..Sandalyeye oturdum bu kez. Dizlerim izin vermiyordu artık ayakta kalmaya. Ellerimi birbirine kenetledim. Parmaklarım hâlâ titriyordu. “Buraya ilk geldiğinde… seni kaybedeceğimizi düşündüm,” dedim.
“Ve bu düşünce… beni korkuttu.” Boğazım düğümlendi. Bir süre konuşamadım. Monitöre baktım. Ritim hâlâ kararsızdı ama oradaydı. “Garip, değil mi?” diye devam ettim. “Adını bilmiyorum. Hayatını bilmiyorum. Ama gitmeni istemiyorum.”
Gözlerim doldu. Başımı eğdim. “Sanırım… bazı insanlar başkalarının yarasına dokunduğunda kendi yarası açılıyor,” dedim.
“Benimki de açıldı.”
Sessizlik en büyük düşmanımdı. ve yine sessizlik vardı....
parmak ucuna dokundum. Bu kez daha cesurca. Parmaklarımın arasında hâlâ soğuk ama gerçekti. Canlıydı.
“Annem de hastane odasında sustu bir gün,” dedim..“Ben de böyle ruhsuz yatıyordum. Senin olduğun gibi.” Sesim çatladı.
“Doktor olursam… buna alışırım sandım. Alışılmıyormuş.” Bir an durdum. Nefes aldım. “Eğer uyanırsan,” dedim, “sana bunları anlatmam. Merak etme. Seni sadece… hayatta tuttuğumu söylerim.”
Hafifçe gülümsedim. Yorgun, kırık bir gülümseme. “Şimdilik sen uyu,” diye fısıldadım. “Ben buradayım.” Sandalyede başımı yatağın kenarına yasladım. Gözlerim kapandı mı, bilmiyorum. Ama o gece ilk kez… kaçmadım. Ne korkudan, ne yorgunluktan.
Sadece kaldım. Ve içimde, adını koyamadığım bir bağ sessizce kök saldı.
*"*"*"*
İkinci gecenin ortasında, yoğun bakımın camından yansıyan siluetime baktım. Işıklar loştu; yüzüm yarım görünüyordu. Tıpkı içim gibi.
Ne yapıyorsun Karaca?
Bu soru birdenbire geldi. Yumuşak değildi. Şefkatli hiç değildi. Direktti. Acımasızdı.
Bu, ilk ağır vaka değildi. İlk kaybetme ihtimali hiç değildi. Peki neden… bu adam?
Sandalyede biraz daha doğruldum. Ellerimi dizlerimin üzerine koydum. Parmaklarım hâlâ titriyordu. Yorgunluktan mı, yoksa başka bir şeyden mi… ayırt edemiyordum.
Profesyonel değilsin, dedim kendime.
Bağlanıyorsun. Bunu tıp fakültesinde defalarca söylemişlerdi.
“Mesafeni koru.”
“Hastayı değil, hastalığı gör.”
“Yakınlık hata doğurur.”
Ben de hep buna inanmıştım. İnandığımı sanmıştım. Ama şimdi… bir yabancının başında ikinci gecemi geçiriyordum. Eve gitmemiştim. Üzerimi değiştirmemiştim. Uyumamıştım. Ve bunun adına “sorumluluk” demek, içimi rahatlatmaya yetmiyordu artık.
Onu kurtarmak mı istiyorsun… yoksa birini bu kez kaybetmemek mi?
Bu soru nefesimi kesti. Annemin yüzü geldi gözümün önüne. O hastane odası. Bekleyiş. “Birazdan” denilen ama gelmeyen anlar. O gün, hiçbir şey yapamamıştım. Sadece beklemiştim. Küçük, çaresiz, eli boş.
Belki de bu adamın başında durmamın sebebi oydu. Belki onu hayatta tutmak…
o günü telafi etme çabasıydı. Bu adil mi?
Gözlerimi kapattım. Bir anlığına, sadece makinelerin sesini dinledim. Düzenli. Mekanik. Duygusuz. Keşke ben de öyle olabilseydim. “Doktorsun,” diye fısıldadım kendime. “İnsan değilmiş gibi davranman gereken anlar olacak.” Ama sesim ikna olmamıştı. Çünkü ben onu bir vaka gibi görmüyordum artık. Bir dosya numarası gibi hiç görmemiştim zaten. Ama şimdi…
onu kaybetme düşüncesi, mesleki bir başarısızlık korkusundan çok daha ağır geliyordu. Bu beni korkuttu.
Kendini kaybedersen… onu da kaybedersin, dedim içimden.
Derin bir nefes aldım. Omuzlarımı geriye attım. Kendimi toparlamaya çalıştım. Bir sınır çizmek ister gibi. Ama sınırlar, bazen çizilmeden aşılır. Yatağa baktım. Hâlâ oradaydı. Hâlâ direniyordu.“Ben senin doktorunum,” dedim sessizce.
Bu cümleyi kendime hatırlatmak için söyledim. Ona değil. Ama hemen ardından gelen düşünce, bütün savunmamı yerle bir etti, Ya bu doğru değilse? Ya ben sadece… yanında kalan biriysem? Cevap bulamadım.
Sadece şunu biliyordum, Bu adam uyanırsa,
ona baktığımda artık yalnızca “hasta” göremeyecektim. Ve belki de… asıl tehlike buydu...