3. bölüm, göz ameliyatı.

2382 Words
karaca Laçin... Üçüncü gün, hastanede takvim yapraklarıyla değil, monitör sesleriyle ölçülüyordu... Saat kaçtı bilmiyorum. Zaten bilmek de istemiyordum. Gözlerim yanıyordu, başım zonkluyordu ama bedenim hâlâ ayaktaydı. Ruhum… ondan emin değildim. Yoğun bakım kapısından içeri girdiğimde ışıklar her zamanki gibi acımasızdı. Beyaz, fazla beyaz. İnsanın kusurlarını saklamayan bir beyazlıktı.... yatakta ruhsuz bedene doğru yürürken adımlarım yavaşladı. Sanki biraz daha yavaş gidersem, öğreneceğim şey ertelenirdi. Nöroloji ve göz cerrahisi raporları elimdeydi Üçüncü kez okuyordum. Her seferinde başka bir yerinden canımı alıyordu. Sol göz, geri dönüşsüzdü. Bu kelime… geri dönüşsüzdü. aldığı darbelerden dolayı sol gözü tamamen işlevini kaybetmiş, refleks vermiyordu... ve biz bunu çok geç fark etmiştik... Bir kapının sessizce kapanması gibiydi bu adamın durumu. Ne çarpma sesi var, ne yankı. Ama bir daha açılmayacağını biliyorsun. öyleydi. daha adını bile bulamamışlardı... Kocaeli'deki samanlı dağları, Yuvacık üstlerindeki ormanın içinde, öylece bir başına iki mangal için ormana giren adam tarafından şans eseri bulunmuştu... bulunduğu konuma yakın olmasa da, burada ki benim görev aldığım Kocaeli üniversitesi araştırma ve uygulama Hastanesi'ne getirilmiş.... ne acı, daha hiç bir akrabası bile ortaya çıkmamıştı.. bir insanın yakınları nasıl olur da aileden birinin yokluğunu fark etmezdi... hiç mi merak etmezdi... ya da bir telefon etmezdi... işin trajikomik tarafı ise üstünde ne bir telefon, ne bir cüzdan ne de bir kimlik bulunmuştu... hatta ayakkabısının teki bile kırık ayağında yoktu. ve üstündeki Siyah pantolonu ve siyah gömleği bile sanki vahşi hayvanlar tarafından parçalanmış gibi delik deşikti... Bir biriyle örtüşmeyen çok şey vardı bu vakada... öyle ki, baş hekim, yüksek bir düşme sonucu sağ tarafında ki bütün kemiklerin kırıldığını, ama sağ tarafına düşmesine rağmen, sol tarafın da ciddi bir zede almasını hayret verici şekilde yorumlamıştı... bana da şüpheli geliyordu. madem sağ tarafına düşmüştü, neden sırtında boylu boyunca uzanmış bir morluk vardı. bu düşmenij etkisiyle oluşmamıştı. daha çok odunla verilen bir tahribata benziyordu. hele ki ayak parmaklarının ezilmesi ve araba lastiği izinin bacaklarında bulunması ise ayreten bir konuydu... kolları ve kalçaları kırık olsa da darp aldığı bariz ortadaydı... öyle ki, Kemer izine benzer izler vardı göğsünde... yada kırbaç... aklım allak bullaktı.. hele ki bir de göz ameliyatı olacağını öğrendiğimde içimi garip bir korku sarmıştı... daha Hayati tehlikeyi atlatamadan ikinci ve belkide onun için en büyük ameliyatı bugün onun izni olmadan mecburen olacaktı... Yanına yaklaştım. Göğsü düzenli inip kalkıyordu. Yaşıyordu. Bu hâlâ bir mucizeydi. Ama yüzüne baktığımda… bir şey eksikti şimdiden. Henüz uyanmamıştı ama beden, kaybı önceden öğrenmiş gibiydi. “Bekleyelim,” dediler. “Bir gün daha.” Ama üçüncü gün, beklemek için geç bir gündür. Vücut konuşmaya başlar. Hasar kendini dayatır. Göz içi basıncı artmıştı, enfeksiyon riski yükseliyordu. Karar masada değildi artık; karar zamanın elindeydi. Ameliyat kararı verildiğinde içimde bir şey kırıldı. İlk ameliyatta onu hayatta tutmuştuk. İkincide… ondan bir parça alacaktık. ve bu en korkuncuydu... Hazırlıklar başlamıştı Sessizce... Kimse yüksek sesle konuşmuyordu Sanki bağırırsak, yaptığımız şey daha gerçek olacaktı... iki hemşire odaya bir sedye ile girdiğinde, ameliyat için geldiklerini anladım. sesizce geri çekildim, ve odaya diğer erkek personellerin de girip, ruhsuz bedeni bütün kablolarla sanki kırılacakmış gibi yavaş ve son derece nazikçe sedyeye taşıdıkları boş gözlerle izledim... her an sanki kalbi duracak diye ödüm kopuyordu... odadan çıkan sedyeye son kez baktım... yüzü sargılarla kaplı, vücudu mumya gibi sarılıydı... ona insan demek bin şahit isterdi... kolları ve belinden aşağısı alçıda idi... ama göğsü açık tutulmuş, olası bir krizde erken müdahale için sadece dikişleri sarılmıştı... ameliyatta girmek için izin istemek zor olmuştu, ama bu vaka benim adıma geçirilmişti... ve ben bunu kullanıp, hastamın ameliyatına girecektim... sesizce odadan çıkıp, Ameliyathanenin soğuk banyosuna ilerledim. ellerimi defalarca yıkayıp, üstüme yeşil cerrahi önlüğü giyip, başıma bonemi geçirdim... ellerimde eldivenlerle kapıyı açan asistanın yanından geçip ameliyathanenin o boğucu, soğuk odasına girdim... cerrahlar çoktan içeri girmiş, ekrandan gözlerine yapılacak kritikleri değerlendiriyorlardı... ellerimi eldivenin altından sıkı sıkı yumruk yapıp, yavaşça... derin bir nefes aldım. Bu ameliyat, kitaplarda anlatılanlardan değildi. Ne eğitim slaytlarında vardı ne de sınav sorularında. Bu, insanın vicdanıyla yaptığı bir ameliyattı... Hastayı masaya aldıklarında saat durmuş gibiydi. Monitördeki kalp ritmi dışında hiçbir şey hareket etmiyordu. Sol göz… sorunlu olan göz… çoktan kararını vermişti aslında. Biz sadece sonucu resmileştirecektik. Cerrah başını hafifçe bana çevirdi. “Hazır mısın?” diye sormadı. Hazır olunmazdı zaten. Steril örtüler serildi. Yüzün yalnızca o bölümü açık bırakıldı. Göz kapağı ekartörle aralandığında, içimde istemsiz bir ürperti dolaştı. kaşınıın üstünden ve yanağının ortasına doğru çizilen çizgi, aslında kesilecek ve kapılan enfeksiyonu temizleyerek mavi gözü yerleştirmek içindi, ama o derin çizikle bir ömür boyu yaşayacak olması bedenindeki yaralardan ve kırıklardan en küçüğüydü... ama istemsizce bu atılacak kesi beni çok ürpertmişti.... kesi atıldığında, kaşının ortasından, gözünün üstünden yanağına kadar düz bir kesi atıldı... Göz… cansızdı. Işığa tepki yoktu. Pupilla sabitti. Bir gözün, daha sahibi uyanmadan vazgeçmesi insanı paramparça ediyordu. enfeksiyon kaplı gözün damarlarına İlk kesi yapıldığında ameliyathanede çıt çıkmadı. Sadece metalin dokuya değdiği o çok ince, çok rahatsız edici ses vardı. Göz içi basıncı olması gerekenden yüksekti. Ödem yayılmıştı. Retina zaten çoktan iflas etmişti. Burada amaç görmek değildi artık. Amaç, enfeksiyonun beyne ilerlemesini durdurmaktı. Yaşamla ölüm arasındaki o ince, acımasız çizgiyi korumaktı. başımızdaki başcerrah, “Devam,” dedi sakin bir sesle. O sakinlik… yılların yüküydü. Her adımda içimden bir şey kopuyordu. Çünkü bu ameliyat, kazanmaya değil; kaybı yönetmeye dairdi. Bir insanın bedeninden bir parçayı alırken, onun geleceğinden de bir ihtimali siliyorduk... Kanama kontrol altına alındı. Sinir dokusu korunmaya çalışıldı ama bazı sınırlar vardı. Tıbbın da çaresiz kaldığı yerler… İşte tam oradaydık. Bir ara monitöre baktım. Kalp hâlâ atıyordu. “Tutunuyor,” dedim içimden... Zaman, o an bir kez daha durdu. çıkarılan sarı katmanlı ve göz demeye bin şahit isteyen doku, sesizce su dolu bir metal tepsiye alındığında, boş, kanla kaplı göz çukuruna baktım... enfeksiyon gözden başka bir hücreye yayınlamıştı, ama kayıp ağırdı.. Cerrah, metal tepsinin üzerinden hazırda bekleyen mavi gözü aldığında ameliyathanedeki herkes nefesini tuttu. Yapay değildi bu mavi göz… fazla canlıydı. İnsanın içine bakıyormuş gibi duran, soğuk ama derin bir maviydi. Sanki birazdan kırpacak, birazdan her şeyi hatırlayacakmış gibiydi. baş hekim “Hazır,” dedi kısık bir sesle. O kelime, bu ameliyatta söylenebilecek en ağır kelimeydi. Baş cerrah, gözü eline aldığında ben istemsizce başımı biraz yana çevirdim. Bakmak istiyordum ama bakmaya da cesaretim yoktu. Çünkü bu an; bir şeyin yerine bir şey koyma anı değildi. Bu, bir kaybın şekil değiştirdiği andı. Boşlukla buluşan canlı renkli göz, sanki yuvasına oturmuş gibiydi, hızla cerrah sinirleri dokularla buluşturuken, ben yine bakamadım... İnsan gözünün olmadığı yerde bir boşluk vardır ama bu, fiziksel bir boşluk değildir sadece. Orası sanki ruhun bir odası gibidir; kapısı açık kalmış, içi sessizdi... Mavi gözün yerleştirmesinin ardından,, içimde bir şey sızladı. Çünkü gözü yerleştirirken, sanki ona yeni bir hikâye veriyorduk. Eski gözünün gördüğü acılar, darbeler, korkular… artık yoktu. Ama bu mavi göz, hiçbir şeyi hatırlamayacaktı. Ne dağları, ne karanlık ormanı, ne de o son çaresiz bakışı… sahi, çok çaresiz kalmış mıydı... çok korkmuş muydu... ya da o an öleceğini düşünmüş müdür... Cerrah parmaklarını sabit tuttuğunda Milim milim ayarladı mavi gözü. En ufak bir hata, geri dönüşsüz bir iz bırakabilirdi. O mavi göz, doğru yerini bulduğunda ameliyathanede garip bir sessizlik oldu. Kimse konuşmadı. Kimse “tamam” demedi. Çünkü göz yerindeydi… Ama bakış yoktu. Işığı tuttuğumuzda refleks oluşmadı... yeniydi ve Beklenen bir şeydi. Yine de insan, mucizeyi son ana kadar bekliyor. Mavi, ışığı aldı ama karşılık vermedi. Soğuk, sabit ve suskundu... “Yeter,” dedi cerrah sonunda. ama ben hemşirenin elinden küçük feneri alıp, açık mavi gözün üstüne tutmaya devam ettim. ışığa sabit bir karşılık vardı, ama refleks yoktu... cerrah sanki birşeyleri benden bekliyormuş gibi elini önündeki metal tepsiye yasladı. yada ben öyle sanıyordum. bir hastayı ameliyat masasında gereğinden fazla tutmak suçtu, ama ben o refleksi görmek istiyordum. yoksa aksi takdirde başka bir ameliyat gerekebilirdi. yada sinir dokuların birbirine uyuşmadığından kör kalabilirdi... " doktor Laçin! yasalar çiğneniyor!" baş hekimin sert sesiyle irkildim, ama hala feneri mavi gözün üstüne tutmaya devam ettim. dişlerimi sıktım, içimden ne kadar dua varsa okudum. ama hala ışığı yutuyor, karşılık vermiyordu... tam o anda cerrah, " Laçin, göz ışığa alışmış olabir... feneri gözün üstüne tutmaya devam et, ve kapatıp tekrar aç, eğer refleks verirse işimiz bitmiştir" dedi... am diğer ihtimali dillendirmedi bile... dediğini yapmak için, feneri daha bir gözüne yaklaştırdım, ve kapattığım an, küçük, çok küçük bir titreme oldu.... bunu bir tek ben mi fark ettim diye düşünürken, hekimin sesini duydum. " feneri aç Laçin!" derin bir nefes alıp, feneri açtığımda, Bariz bir şekilde göz iki kez titredi ve sağa doğru göz bebeği kaydı... bu ani refleks ışığa duyarlı olduğunu gösterdiğinde içimden bir şeyler ılık ılık aktı sandım... mutluluk mu yoksa daha çok keşke bu hâlde olmasaydı.. demek miydi bilmiyorum ama en azından göz dokuları kabul etmişti... baş hekim hızlıca kimseye bırakmadan dikkatlice dikişleri atarken ben sadece demir tasın içindeki cansız göze baktım.... bitmişti... o gece yaşananları giren göz, işlevini kaybetmişti... Sargılar kapatılırken göz artık görünmüyordu. Ama ben hâlâ onu görüyordum. O mavi göz… Bir insanın hayatında açılmayacak bir pencere gibi duruyordu zihnimde... Ameliyat bitmişti. Hayat devam ediyordu. Ama ben şunu çok net hissettim, Biz bu gün ona bir göz yerleştirmedik. Biz, kaybın rengini maviye boyadık. Son sargı da atıldığında ameliyathanedeki hava biraz gevşedi. Ama sevinç yoktu. Kimse başarmış gibi hissetmiyordu. Çünkü bu ameliyatın sonunda alkış olmazdı. Sadece sessiz bir kabulleniş olurdu… Göz kapatıldı. Sargılar yerleştirildi. Artık geri dönüş yoktu. yüzündeki sargılar ile bütünleşen dikişli gözü artık ondan bir parça olacaktı... Eldivenlerimi çıkardığımda ellerimin titrediğini fark ettim. Soğuktan değildi. Yorgunluktan da değil. Bu, bir insanın kaderine dokunmuş olmanın titremesiydi. Sedye dışarı çıkarılırken bir an durdum. “Affet,” demedim. Çünkü bu bir hata değildi. Bu… mecburiyetti. ona sorulmadan bir karar alınmıştı, ve bu çok büyük bir yüktü... Ve bazen, insanın en ağır yükü de tam olarak budur, başkaları adına hayati kararlar vermek... Ameliyathanede saatler yine eridi. Göz cerrahisi ince iştir. Milimlerle yapılan bir savaş. Bir insanın dünyayı görme hakkıyla, hayatta kalma şansı arasında sıkışmış bir mücadele... çoğu noktada ellerim titredi. Durdum. Derin bir nefes aldım. Kendime kızdım. “Duygularını sonra yaşarsın,” dedim. Ama sonra diye bir zaman yoktu. Duygular hep en yanlış anda gelirdi... O anın sessizliğini hatırladığım da bir çığlıktan daha ağırdı görüntü... daha Sabah ne olduğunu anlamadan çağrılmıştım. o an öğrenmiştim gözünün işlevini kaybettiğini... Sesler fısıltıydı. Sanki yüksek sesle konuşursak, umut ürküp kaçacaktı... ama o an şanslı mıydı yoksa Kader miydi bilinmez, ameliyat kararının hemen ardından “Uygun bir donör bulundu.” cümlesi yankılanmıştı hekimim odasında... İnsanı aynı anda hem yaşatır hem yakan cinstendi. çünkü bulunan Donör gençti. Beyin ölümü gerçekleşmişti. Ailesi imzayı atmıştı. Bir anne, oğlunun gözlerinden birini dünyaya bırakmayı kabul etmişti. Mavi bir göz. Çok açık bir mavi. Buz gibiydi.. zaten ilk gördüğümde içim acıyla karışık titerek bir nefes vermişti... Ama tertemizdi... Sabah donörü görmek için gittiğimde, mavi gözün kenarında kehribara çalan bir nokta gördüm... benim gözlerimin rengindeydi. ama şaşırtıcı şekilde mavi göz oldukça güzel ve dikkat çekiciydi... bunu düşündüğümde kendimden utandım. çünkü genç biri yaşamla savaşını kaybederken, kendinden bir parçayı hiç tanımadığı bir başka yarım yaşama vermişti... soğuk alandan çıkıp üstümdeki yeşil cerrahi önlüğü çıkardığım gibi çöpe attım. dizlerim titriyor, midem bulanıyordu. Ama bu kez ağlamadım. Çünkü birinin görmesi için, başkasının karanlıkta kaldığını biliyordum. hızlıca tek tek kapıları geçip, üst kata çıktım. o adsız adamın hangi Yoğun bakıma alınacağını biliyodum. bu yüzden ayaklarım beni bilindik bir kapıya doğru yürüttü... Yoğun bakımın önünde durduğumda, büyük kapı bir anda açıldı, ve az önce ameliyathaneden onu seyreyle alan hemşireler boş sedyeyle dışarı çıktılar... kapı açıkken içeri sesizce süzüldüm. içeride duyulan monitör sesiyle yatağın kenarında durdum..Onun kim olduğunu bilmiyordum. Adını bilmiyordum. Geçmişini bilmiyordum. Sadece şunu biliyordum, Bu adam, artık dünyaya başkasının gözüyle bakacaktı. Ve bu… hafife alınacak bir şey değildi... onun morarmış ve sadece sargılardan uçları görünen parmaklarına dokumak, buradayım demek istedim.. ama elimi uzatmadan geri çektim. Mesafe koydum..Çünkü tanımadığım birine bu kadar bağlanmak, tehlikeliydi. Kendi kendime Fısıldadım, sadece kendime “Görürsen….belki gerçek de ortaya çıkar.” O mavi göz açıldığında,.hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı..Ama henüz….hiçbirimiz bunun ne anlama geldiğini bilmiyorduk *"*"*"*" Ameliyattan sonra saatler geçti..Zaman ilerlemedi; sadece uzadı. o adam, hekimin ani kararıyla ameliyatın ikinci saatinden sonra komaya alınmıştı... ve hâlâ komadaydı. Yoğun bakımda her şey yerli yerindeydi. ama birden bu kararın değişip, başka bir odaya alınması içimi ürpertiyordu. Monitörler düzenliydi. Solunum makinesi ritmini bozmuyordu. Ama ben biliyordum… Bazı sessizlikler normal değildir. yine Başucunda durdum. Yüzü sargılarla çevriliydi. Bandajın altında, başka birine ait bir göz… ve Henüz açılmamış, henüz dünyayı görmemişti. “Uyanacak mı?” diye sordu hemen arkamdaki Ela bana. Soruyu soran Ela meslektaşlarımdı. Ama cevabı isteyen… insandı. çünkü oda bu vakaya çok önem veriyordu... “Bilmiyorum,” dedim. Bu kez dürüsttüm. Çünkü ikinci ameliyat, ilkinden daha ağırdı. Vücut yorulmuştu. Sinir sistemi savunmaya geçmişti. Koma artık bir sonuç değil, bir koruma haliydi. Gece ilerledikçe ışıklar loşlaştı. Yoğun bakımda gece gündüz diye bir şey yoktur. Sadece nöbet vardır. Ve beklemek. Sandalyeye oturdum..Ayağa kalkacak gücüm yoktu..Gözlerimi kapattığımda gözümün önüne ameliyathane geri geliyordu. Mavi göz…nO annenin imzası… bu adamın düşen kalp ritmi… Bir noktada monitör bipledi. Kalbim duracak sandım. Ama sadece pozisyon değişikliğiydi. Yine de ellerim terledi. Çünkü travma böyle bir şeydi, Geçmişi şimdi sanıyordun. O gece kimliğini yine sormadım. Dosyada adı yazıyordu belki. ama hala bulamadıklarını da biliyorum. bulunsaydı, en azından bir aile ferdine, yada bir arkadaşına haber verilirdi... Ama bakmadım. Bilmemenin güvenli bir tarafı vardı. İsimler bağ kurdurur. Ben bağlanmak istemiyordum. Ama yine de… Bir ara eli kıpırdadı. Çok hafif. Belki refleks. Belki bilinç. ama ben bunu da biliyordum. bunlar hastanın bilinç dışı, bedenin kendisini uyarması dışında bir şey değildi. yani aslında sadece beyin sinyalini korumak için kendini tartıyordu. ve uyanmadığı sürece bu kıpırdanma bir hiçti... ama Elini tuttum. kırık ama sargılı elinin üstünü Okşadım.mm Bu kez farkında olmadan. “Buradayım,” dedim. Kime dediğimi bilmeden. Belki kendime. Cevap gelmedi. Gözler açılmadı. Mavi göz hâlâ karanlıktaydı... zaten bir mucize beklemek bile hata gibiydi şimdi... Sabaha karşı doktor notuna şunu yazdım, “Post-op ikinci gün. Hasta komada. Vital bulgular stabil. Prognostik değerlendirme için erken.” Ama satır aralarına yazamadığım bir şey vardı, Bu adam uyanırsa… hayat, ona borçlu kalacak. Ve ben… o borcun ortasında duracaktım. Bu göz artık bakmayacak..Ama her bakan, onu fark edecek. Mavi… Ne ironik bir renk. Umut gibi durur ama kaybın üstüne yerleştirilir. .Elini tuttum. Bu bir doktor refleksi değildi..Bu, insan refleksiydi. “Üçüncü gündeyiz,” diye fısıldadım. “Seni hâlâ buradayken bırakmayacağız.” O an şunu anladım, Bu adamın hayatta kalması benim mesleki başarım değildi. Bu… kişisel bir meseleye dönüşmüştü. Çünkü bazı hastalar, insanın geçmişine dokunur. Ve bazı kayıplar, sadece hastaya ait olmaz. onun bu hastaneye geldiği akşamdan beri kendime yakın görüyordum. çünkü çaresizliği bana beni hatırlatıyordu... yanlız Karaca Laçinin yanlız hayatı gibi...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD