Göğsüme sarılı kolu çok dikkatli bir şekilde üstümden alıp bedenimi serbest bırakmaya çalıştım. Kuzu’yu uyandırmadan kendimi duşun altına atmam gerekiyordu. O uyanmadan duşumu alıp giyinirsem kaçmam için bir şansım vardı. Aksi halde kendimi yine Kuzu’nun altında kıvranırken bulabilirdim. Siktir bu kadın beni korkak bir fahişeye çevirmişti.
Yataktan kendimi kurtarıp parmak ucunda banyoya gittiğimde rahat bir nefes aldım. Üstümdekilerden kurtulup duşu açtığımda arkamı dönmemle kapıda duran Kuzu’yu görünce yerimde zıplayıp “Siktir bebeğim” diye bağırdım.
Kuzu kafasını yana yatırıp biçimli kaşlarını havaya kaldırırken “Emin misin bebeğim? Siktirmemi istesen yataktan öyle kaçarcasına çıkmazdın” dedi. Dolgun dudakları bilmiş bir gülümsemeyle kıvrılmıştı. İnledim. Haklıydı.
Duştan akan su omuzlarıma çarparken elimi kel kafama atıp sıvazladım. Küçük bir çocuk gibi sızlanırken “Bebeğim on iki seferden sonra bittim. Bir yenisini kaldıracağımdan emin değilim. Hem bugün yeni Sikintoniklerle tanışacağız” dedim.
Kuzu bana cevap vermeden yaklaştı. Ah kahretsin üstünde en sevdiğim bordo geceliği vardı. Her seferinde beni azdırmak için ne yapacağını çok iyi biliyordu. Akşamki giydiği gecelik parçalara ayrılmıştı. Bunu ise yırtmaya kıyamıyordum.
Duşa doğru gelirken tek kaşı imayla kalktı. Omuz silktim. “Bedenim yorgun olsa da ufaklık hâlâ ayakta” diye mırıldandığımda kahkaha atıp geceliğini omuzlarından düşürerek bedenini çıplak bıraktı. Evet ufaklık bunu büyük bir şevkle karşılamıştı.
Kuzu’nun parmakları aletimin etrafını sardığında inledim. Kalın dudaklarına ulaşabilmek için kafamı eğdiğimde bedeni de eli de benden uzaklaştı. Duşakabinin diğer tarafına geçerken uzanıp duş başlığını kendine doğru çevirip duş almaya başladı. Ona ağzım açık bir halde bakarken omuz silkip “İstemiyordun” dedi. Evet beni aleti dikilmiş halde öylece ortada bıraktı.
Kafamı eğip ufaklığa bakarken iç çekip “Sakinleş oğlum, babacığın dili ikimizi de yaktı” dedim. Kuzu kahkaha atarken “Bir hafta boyunca” diye eklediğinde gözlerimi irileşerek ona baktım. “Hadi ama bebeğim bu çok fazla” diye itiraz ederken Kuzu durulanmış havlusuna uzanarak kapıya doğru ilerlemişti.
Banyoda yalnız kaldığımda duşu kendime çevirdim. Bütün gün pantolonumun önünde bir kabarıklıkla gezmek istemiyorsam kendi işimi halletmem gerekecekti. Elim aletimin etrafını sardığında gözlerimi kapattım. Kuzu’nun dolgun dudaklı ağzını hayal ederken aletimi sıvazlamaya başladım. Kahretsin. Hatun bir diğer odadaydı ama ben onun hayaliyle sevişiyordum. Mecburdum. Biliyordum ki söylediği her kelimeyi yerine getirecekti. Bir hafta boyunca daha çok defa kendi işimi kendim görecektim.
Duştan çıktığımda Kuzu hazırlanmış aynanın önünde gözlerine sürme çekiyordu. Dolaptan bir kot pantolon alıp giyerken çatık kaşlarla Kuzu’ya baktım. Aynadan gözlerimiz birleşirken sırıttı. İçeride ne yaptığını biliyorum der gibiydi. Siyah bir tişört alıp kafamdan geçirirken yanına yaklaştım. Gözlerinin altına ve üstüne muntazam siyah çizgiler çekmişti.
Sürmeyle bana döndü. Parmağını gözümün altına yerleştirip gözaltımı aşağıya doğru çekerek sürmeyi çekti. Diğerine de aynı işlemi uyguladığında aynaya baktım. Çok hoşuma gitmese de Kuzu seviyordu. O sevdiği için yıllardır bu ritüelimizden vazgeçmemiştim.
Kuzu’ya dönüp ellerimi beline yerleştirerek onu kendime çektim. “Bir hafta konusunda şaka yapıyordun değil mi bebeğim?” dediğimde burnunu kırıştırıp “Hayır bebeğim” dedi. Elini omzuma yerleştirip beni iterek kendinden uzaklaştırdı.
Cüzdanını cebine yerleştirip deri ceketiyle kaskını aldıktan sonra “Hazır mısın?” dediğinde ofladım. Bir diğer sorunda buydu. Polis teşkilatıyla tanışmamız gerekiyordu. Bir hafta önce buraya gelmiştik. Birimin adamlarından biri bizi karşılamış ve evimize yerleştirmişti. Polis teşkilatına hemen gitmemiz gerekiyordu ama ben dosyalarda uzun vadeli bir çalışma yapmak istiyordum. O yüzden şehrin polis teşkilatına gitmedik. Bir hafta kendi araştırmamızı yaparak ortalarda gezindik. Hem şehri hem de ülkeyi tanımamız gerekiyordu. Bunun için bir hafta yeterli değildi ama alabileceğimiz en uzun süre buydu. Adam bizi bu eve yerleştirdikten sonra ondan iki tane motor istedik. İsteklerimiz hemen yerine getiriliyordu. Birimin bu huyunu seviyordum. İstediklerini yaptığınız sürece size bebek gibi bakıyorlardı.
Kuzu’nun eşyalarının yanındaki kaskımı ve ceketimi aldım. Evden dışarı çıktığımızda bir diğer sorunla karşılaştık. Komşular. Lanet olası meraklı komşular. Birim bizi bir apartman dairesine yerleştirmek yerine banliyö tarzı evlerin bulunduğu bir mahalleye yerleştirmişti. Tipimiz ve tavırlarımız bu mahalleye uygun değildi. Güllerin arasındaki ayrık otu gibiydik.
Motorlara doğru ilerlerken Kuzu “Bizi buraya yerleştirirken ne bok düşünüyorlardı” diye homurdandı. Bende onun kadar sinirliydim. Motora bindiğimde etrafa kısaca baktım. Servis bekleyen öğrenciler ve ebeveynler sokaklardaydı. Ben bakınca hepsi kafasını çevirseler de ağızları açık bizi izliyorlardı. Bir kaçının yüzünde meraktan ziyade endişe vardı. Siktir bizden korkuyorlardı.
Kaskımı takıp motoru çalıştırdım. Yanımda duran Kuzu’nun motoru da gürültü ile çalıştı. Daha önce bu tarz gürültülere alışık olamayan komşularımız irkildi. Bahçeden yola çıktığımızda anneler çocuklarını kendilerine çekip sanki yola çıkmalarına engel olmak istercesine tuttular. Gazı kökleyip lanet olası mahalleden kaçmak istesem de herhangi bir kazaya sebep olmamak için mahalle içinde hızımı sabit tuttum. Otobana çıktığımızda Kuzu ile aynı anda gazı köklemiştik. Lanet olası mahalle şehrin bir ucundaydı. Otobandan en aşağı iki yüz kilometre hızla yirmi dakika sürüyordu. Birimin bizi neden buraya siktir ettiğini, böylesi bir mahalleye yerleştirdiğini anlamakta zorlanıyordum. Ali ile Asım ikilisinin bizden bu şekilde intikam aldığını varsayıyordum.
Şehre ulaştıktan sonra polis teşkilatına varmamız iki dakikamızı almıştı. Otoparka girdiğimizde aynasızların bir kaçı etraftaydı. Kapıdan geçerken güvenlik içeri giremeyeceğimizi söyledi. Ona Birimin bize verdiği kimlikleri gösterdiğimizde adamın yüzü beyaza çalarken kapı anında açıldı. Kimliği çevirip bir de ben baktım. Adamı korkutacak ne vardı bunda diye düşünürken Kuzu yanımdan geçip içeri girmişti. Kimlikte fotoğrafım, polis işareti ile Birimin bizim için oluşturduğu kimlik bilgileri haricinde bir şey yoktu. Bir de bilmediğim bir işaret vardı ki adam bundan tırsmış olmalı diye düşündüm. Her neyse diyerek kimliği cebime attım. Motoru çalıştırıp Kuzu’nun park ettiği yere gidip yanına park ettim.
Kaskımı çıkartıp motorun üstüne bıraktıktan sonra beni bekleyen Kuzu’nun omzuna kolumu atıp binaya doğru ilerlemeye başladık. Merdivenleri çıkarken etraftakiler bize meraklı bakışlar atıyorlardı. İçeri girmeden “Kimlikteki şu birbirine geçmiş üç çember ve ortalarındaki yılanın anlamını biliyor musun?” diye sordum.
“Hiçbir sikim bildiğim yok Kurt” diyen Kuzu kolumun altından çıkarak girişteki polis memuruna ilerledi. Hu kadınım biraz asabiydi. Onunda etraftaki düşman bakışlardan hoşlanmadığı her halinden anlaşılıyordu.
Polisin karşısına geçip kimliğini masaya çarparcasına koyduktan sonra “Şube müdürünüzle görüşmemiz gerekiyor” dedi.
Adam önce Kuzu’nun öfkeli yüzüne sonra kimliğe baktı ve kekeleyerek “Si-sizi o-odasında be-bekliyor efendim” dedi. Kuzu kimliği alıp cebine atarken dişlerinin arasından “Odası nerede?” diye sordu. adam eliyle asansörü işaret ederken “Üçüncü kat koridorun sonundaki oda” dedi. Bu defa kelimeleri tek seferde çıkartabilmişti.
Kuzu’nun yanında asansöre giderken kıkırdayarak “Adamın ödünü bokuna karıştırdın” dedim. Adama attığı öfkeli bakıştan bende nasibimi aldım. Asansöre bindiğimizde içerideki polis memurunun biri köşeye kaçınca Kuzu dişlerini sıktı. “Neden herkes bizden cüzamlıymışız gibi kaçıyor” diye homurdandığımda Kuzu “Hiçbir bok bilmiyorum” diye tısladı. Bu işte sikik bir şey vardı.
Üst kata çıktığımızda adamın koridor dediği yerin açık bir çalışma alanı olduğunu anladık. Bir anda birçok insan ve telefon sesi kulaklarımıza doldu. Asansörün önünde durup etrafa şöyle bir baktığımızda aynı bakışlarla bizi süzen yabancılarla karşılaştık. Orada ne yaptığımızı merak edercesine bize bakıyorlardı. Bazılarında polis kıyafeti varken bazıları sivildi. Telefonlar çalıyor, cevaplanıyor ve kapatılıyordu. Burası teşkilatın ana merkezi olmalıydı.
Kuzu koluma vurup ilerlemeye başladığında onu takip ettim. En sondaki odaya doğru giderken gözlerim odanın karartılmış camlarındaydı. Adamın camların arkasından bizi izlediğine emindim.
Kapıyı çalıp cevap beklemeden içeri adım attık. Odanın içinde garip bir tütsü kokusu vardı. Adamın Budist olup olmadığını düşünürken gözlerim adamı bulduğunda Budist olmadığından emin oldum. Adam tütsüyü sakinleşmek için yakmıştı. Gözlerinde resmen öfke akıyordu.
Kuzu “Buraya ne için geldiğimizi biliyorsunuz” diye söze başladığında adam ayağa kalktı. Minyatür gibi bir şeydi. Şu çizgi filmdeki deli doktor gibi kocaman kafası minicik bedeni vardı. Adamı gördüğümde gülmemek için kendimi tuttum. Şube müdürü deyince nedense Ali abi ile Asım abi gibi birini gözümde canlandırmıştım.
Önümüze geldiğinde kafalarımızı eğip adama baktık. Adam yüzümüze “Sizden korkmuyorum” diye kükredi.
“Dostum bizden korkmanı beklemiyoruz” diye gülümsediğimde adamın öfkeli gözleri beni buldu. Ah siktir bu adam ufak olabilir ama öfkesi dev gibiydi. Az sonra içinden bir Hunk çıkarsa şaşırmazdım ama adam yeşillenmek yerine git gide morarıyordu.
İki yumruğu sıkılmış öfkeyle bana bakıyordu. İstemsizce yutkundum. Kuzu ile birbirimize bakıp tekrar adama döndük. Adam bizi baştan ayağa süzdü. Yırtık pantolonlarımıza dikkatle baktıktan sonra öfkeli gözlerini sürmeli gözlerimize dikti.
“Ne sik olduğunuz bile belli değil” diye bağırdığında benim gibi küfür ettiği için genişçe sırıttım. Tabi bu sırıtışım daha öfkeli bir bakışa sebep olduğunda Kuzu koluma vurup “Sırıtıp durma adam kalpten gidecek şimdi” dedi.
Bu sefer Kuzu’ya dönüp sırıtırken “Çok yakışıklı olduğumu kabul ediyorsun yani bebeğim” diyerek göz kırptığımda Kuzu “Salak” derken adam “İngilizce konuşun aptallar” diye böğürdü.
Adama dönüp “Bak” diye başladığımda bir elini kaldırıp işaret parmağını tehditkarca bize sallarken “Asıl siz bakın” diyerek başladı.
“Burası benim alanım. Burası benim teşkilatım. Tüm şehrin güveliği bana ait. Bana” derken eliyle göğsüne vuruyordu. Sonra bizi işaret edip “Elimdeki en önemli davayı ne olduğu belli olmayan bir örgüte vermeyeceğim” diye devam etti.
Adam yaklaşık yarım saat boyunca bizi aşağılayıp söylenmeye devam ederken daha fazla dayanamadım. Cebimdeki birime ait olan telefonu çıkarttım. Hızlı aramadan Asım abiyi ararken adam fark ederek “Ne yapıyorsun sen?” diye bağırdı.
Telefonu kulağıma götürürken “İşbirliği yapmadığınızı bildireceğim” dedim. Adamın yüzü önce beyazladı. Aynı hızda kızarırken morarmaya başladığında gerçekten kalp krizi geçireceğini sanmıştım.
Asım abi telefonu cevapladığında “Ne haber Asım beyim” dedim. Teşkilat müdürü konuştuklarımdan hiçbir şey anlamadığı için daha da öfkelenmişe benziyordu.
Küfredip “Kapat şu telefonu sizi toplantı odasına götüreyim” dediğinde gülümseyerek “Sonra görüşürüz Asım abi” diyerek telefonu kapatırken Asım abinin şaşkın sesinin birazını işittim. Yaptığım bu terbiyesizliğin açıklamasını sonra yapmak zorunda kalacaktım.
Adam aramızdan geçip arkamızdaki kapıyı açtığında Kuzu “Lanet olası telefonu en başta çıkartmayı akıl edebilseydik keşke” diye homurdandı.
Toplantı odasına girdiğimizde birimdeki gibi bir ortamla karşılaştık. Masanın etrafında toplanmış üç kadın üç erkek hareketli bir tartışmanın içindeydi. İçeri girdiğimizde sesler kesildi.
Teşkilat müdürü bizi “Mr. and Mrs. Star” diyerek takdim ettiğinde kalbim hızla çarptı. Nasıl soy isim ama ben seçtim. Ah evet size bir ayrıntıdan bahsetmeyi unutmuştum. Kuzu ile evlenmiştik. Hem de buraya gelmeden hemen önce. Ali abi ile Asım abi haricinde kimsenin haberi yoktu. Bizimkiler veda etmeden gittiğimiz için ağzımıza sıçacaklardı ya haberleri olmadan evlendiğimiz için iki misli sıçacaklardı.