“Bahri bey, bir şey yapmadım diyorum! O kadın beni aşağıladı, aşağılayana kadar oldukça yapıcı konuşuyordum fakat dilersiniz ki aşağılandığımda cevabını da verdim!”
“İpek kadının üstüne bardaktaki içeceği fırlatmışsın! Böyle mi yapıcı konuşuyorsun veya böyle mi cevap veriyorsun!?”
“Bana görgüsüz ezik dedi! Garson olmam sürekli insanlar tarafından aşağılanmayı kabul edeceğim anlamına gelmiyor!” Karşımdaki adam sinirle ayağa kalktı,
“Bu sektör hizmet sektörü İpek, zaman gelir cevabını verirsin fakat bazı zamanlar sadece sessiz kalman gerekir! Sen sessiz kalman gereken bir anda cevap vermeyi de bırak kafeye gelen bir müşteriye bardaktaki içeceği fırlattın! Bu konuda kendimi savunmaya devam etme bence.” Sinirle üstümdeki garson önlüğünü çıkartıp ortadaki masaya fırlattım,
“Açıklamıyım o zaman! Al kafeni başına çal! İstifa ediyorum!” Odadan çıkarken arkamda şaşkınca bakan orta yaşlı adama son kez bakıp bağırdım,
“Ayrıca tuvaletleriniz bok kokuyor! Kafenin gelişmesini istiyorsan müşteri adlı şeytanları pohpohlayıp ,yavşamak istediğin müşterilere ikram yapacağına adam gibi bir temizlikçi tutup tuvaletleri temizlet! Yoksa bu işletmeden de bu işletmeciden de bir cacık olmaz!” Arkamdaki adam sinirden küplere binerken, hızla soyunma odasına girmiş, içimdekileri söylemenin vermiş olduğu rahatlıkla çantamı alıp beş aydır zar zor çalıştığım kafeden çıkmıştım, kafeden çıkarken kapının yanındaki boş saksıya bir tekme atıp devirdim,
“Oh be! Prangalarımdan kurtuldum! Sizin boklu kafenize mi kaldım ben be!?” Bağırmak beni yormuştu, nefes nefese arkamı döndüğümde oldukça yüksek bağırmış olacağım ki dükkan sahiplerinin dışarı çıkıp ne olduğuna baktıklarını gördüm. Utansam da belli etmeden önüme dönüp eve gitmek adına yürümeye başladım. Ev ile çalıştığım kafe arası oldukça kısaydı, bu yüzden eve giderken yürümeyi tercih ediyordum. Sinirlerim yatışmasa da yatıştığına kendimi inandırarak mahalleye girdim, görüş açıma giren eve yürürken ismimin seslenilmesi ile yolun karşısına baktığImda Tuğrulun seslendiğini görmüştüm,
“Kız cadı, nereden geliyorsun? Yine mi kovuldun?” Duyduğum sıfat ile yüzüm buruşturup midemin bulandığını hissederken karşı kaldırıma doğru ilerleyip küçük taburede oturan adamın önünde durdum,
“Yanlış biliyorsun Tuğrul ağabey ben kovulmam, istifa ederim.” Tuğrulun kahkaha atması ile dudaklarımın kıvrılmasını engelleyememiştim, alık alık bakıyordum değil mi?
“Kızım, kovulmuyorsun çünkü kovulacağını anladığın an istifa ediyorum diyip çıkıp gidiyorsun.” Hala gülmeye devam eden adamı alık alık izlerken gözümün önünde elini sallaması ile kendime geldim,
“Yazık, aklın da işin ile beraber gitmiş.” Benimle dalga geçtiğini anlayınca gözlerimi devirip cevap verdim,
“Başladı yine otuz yaş üstü şakalar. Daha fazla muhattap olmayalım çünkü senin yanında bir dakika bir yıl kadar yaşlandırıyor beni, malum yaşlısın ya.” Her zamanki gibi yaş konusu açılınca yaptığını yapmış ve etrafında bir tur dönmüştü,
“Kızım sen böyle otuz ikilik adam gördün mü? Fıstık gibiyim maşallah, hem kızlar olgun seviyor.” Burnumu iki parmağı arasına alıp sıkıştırdı,
“Sen kafanı yorma cimcime.” Sinir olduğumu bildiği için böyle çirkin sıfatlar kullanıyordu, midem bulanıyormuş gibi yalancı bir şekilde öğürüp burnumu elleri arasından kurtardım ve kafamı geri çektim,
“Ay bu çirkin sıfatları asırlık çeyiz sandığından özenle seçip mi sunuyorsun anlamıyorum ki.” Geri çekilip sinir etmek için devam ettim,
“Ayrıca bu kendini beğenmiş haller, kızların sevdiğini söylemeler kendini genç görmeler ne belirtisi biliyor musun?” Söylediklerim onda merak uyandırmış olacak ki kaşlarını kaldırıp sordu,
“Ne belirtisiymiş bakalım.” Çok üzgün bir sıfat takınarak yapmacık bir şekilde başımı iki yana salladım,
“Çok üzgünüm Tuğrul Ağabey ama bunların hepsi andropoz belirtisi, fakat üzülme ben hep yanındayım, inanıyorum ki bunu da atlatacaksın.” Beni oldukça dikkatli ve ciddi dinleyen adamın cümlemi bitirmem ile değişen suratını görünce gülmemi durduramamış ve kahkaha atmıştım. Kahkaha atınca tekrar oturduğu tabureden kalktı, beni kovalayacağını anladığımda hızla karşı kaldırıma geçmiş ve evin bahçesine girerek kapıyı sıkıca tutmuştum,
“Yemezler… Artık taktikleri geliştir.” Karşımda keyifle gözlerini deviren adama bakıp gülümsedim. O da gülümsemişti,
“Kızım sonra cadısın diyince cadı ne, çok çirkin bilmem ne diye başımın etini yiyorsun.” Omuzumu silktim,
“Tamam karışmıyorum ne istersen de.” Bu halim hoşuna gitmiş olacak ki biraz önce burnumu kıstırdığı gibi bu sefer sağ yanağımı parmakları arasında aldı,
“Ağabeyine söyle akşama çıkacağız, ona göre geç kalmasın.” Gözlerimi devirdim,
“İçmesin, Ela var, çocuğun yanına öyle gelmeye alışmasın. İçmek isterse durdur, olur mu?”anlayışlı bir şekilde başını salladı,
“O iş bende fıstığım, düşünme onları sen. Sadece söyle ağabeyine akşama buluşmaya geç kalmasın.” Duyduğum kelime ile tekrar alık alık gülümsedim, biraz önceki gibi elini gözümün önünde sallayıp konuşu,
“Allah! Bu iyi değil, kızım git dinlen. Bir garip bakıyorsun, bayılacak gibisin hadi git.” Sana bayılacak gibiyim, bana her güzel kelime söylediğinde içim gidiyor, ayaklarım yerden kesiliyor diyemedim, hemen kendimi toparladım,
“Haklsın, yoruldum galiba ondan. O zaman ben kaçıyorum, görüşürüz sonra.” Bir ağır ağabey selamı vermiş ve arkasını dönüp kafesinin olduğu yere doğru yürümeye başlamıştı, kendimi tutamadan mırılandım,
“Senin o ağır ağabey hallerini yerim ben.” Başımı iki hana sallayıp eve girdim.
“İpek, neden erken geldin kızım.” Ayakkabılarımı çıkarırken, her zaman olduğu gibi, oldukça olağan bir şekilde cevaplamıştım,
“İstifa ettim. Ne yemek var çok açım.” Annemin senden adam olmaz bakışlarını görmüştüm fakat görmemezlikten gelmek dışında yapabileceğim bir şey yoktu, buydum ben. Annem mutfağa yürüyen halime dayanamamış olacak ki kıyamayıp konuştu,
“Git elini yüzünü yıka, aklan, paklan gel. Ben de o sırada sana yemek hazırlayayım.” Yanağını öpüp merdivenler tırmanmaya başladım,
“Gülüm annem benim. Sen hazırla ben geliyorum o zaman.” Yemek yiyecek olmanın mutluluğu ile odama ilerlerken ağabeyimi odasından çıkarken görmüş ve Tuğrulun söylediklerini unutmamak adına hızlıca durdurmuştum,
“Ağabey, Tuğrul ağabeyi gördüm kapının önünde. Ağabeyine söyle akşam buluşmaya geç kalmasın dedi.” Ağabeyim kafasını sallayıp odasının kapısını kapattı, bana bakıp yeni fark ediyormuş gibi tek gözünü kırpıp başını iki yana sallamıştı,
“Sen ne alaka bu saate? İşin yok mu senin?” Üç dakika içinde üçüncü kişiye hesap verme düşüncesi o kadar yormuştu ki beni olağan bir şekilde kafamı sallayıp cevapladım,
“Evet ağabey istifa ettim.” Ağabeyim dalga geçer gibi güldü,
“Yok abim, o istifa değildin. İstifa olsa duramazsın, sen baya baya kovuldun bence.” Gözlerimi devirip ofladım ve daha fazla muhattap olmak istemediğim için odama yürüdüm,
“Aynen ondan ağabey.” Odama girmeme bir şey dememiş ve o da aşağıya inmişti. Yatağıma uzanıp yemekten önce biraz dinlenmek için telefonumu alıp kısaca gelen mesajlara cevap vermiş, Feridenin attığı mesajları gülerek okumuş ve kalkıp üstümü değiştirerek mutfağa inmiştim. Annemin hazırladığı yemeği yiyip salona geçtiğimde Tuğrul ile ağabeyimi bu sefer salonda gördüm,
“Asıl siz ne alaka? Bana sorana kadar size sormak lazım, bu saate evde ne işiniz var. Senin tamirhanen, senin de kafene kim bakıyor?” İkisi aynı anda cevapladı,
“Çırak.” Cevap vermeden tekli koltuklardan birine oturdum,
“Neden evdesiniz siz? Hayırdır.”
“İpek bugün aşağı mahalleden bizim arkadaş evlenecek ya, onun eğlencesine gideceğiz.” Yeni hatırlamış gibi şaşkınca fısıldadım,
“Aa ben unuttum onu, akşam siz kendi aranızda toplanıyorsunuz sandım.” İkisi de yok anlamında kaşlarını kaldırıp tekrar önlerine dönmüşlerdi. Ağabeyimin söylediği şey ile tüylerimin diken diken olduğunu hissettim,
“Oğlum herkes evlendi, sende sıra ona göre! Yaş oldu otuz iki daha evlenmedin.” Ben kaşlarımı kaldırmış Tuğrulun dalga geçmesini beklerken, beklediğimin aksine konuşmuştu,
“Var bir şeyler, bakarsın evlenirim.” Yanlış mı duymuştum? Biri mi var demişti? Ağabeyim dalga geçer gibi konuşması ile dikkatimi yine konuşmalarına verdim,
“Her bunu söylediğinde bir kaç gün sonra ayrılıyorsun be oğlum. Kusura bakma ama ben senin evleneceğine olan inancımı kaybettim.” Tuğrul, ağabeyimin bu haline gülmüştü,
“Demek ki öncekiler nasip değilmiş oğlum benim ne suçum var?” Onların şakalaştığı konu her bir cümlede beni daha çok yaraladığı için izin isteyip odama çıkmıştım. Sevgilisi vardı… Belki evlenirim demişti… Üzüntüyle yatağıma oturup sosyal medya hesabını incelemeye başladım, tüm yorumlarını, arkadaşlarını incelemiştim. Karşıma çıkan yorum ile ellerim buz kesti. Kim kalp atmıştı? Kalp atan hesaba giriş yapıp kim olduğunu anlamaya çalıştım. Gördüğüm kadını tanımıyordum, mahalleden değildi. Kadının fotoğraflarını incelerken bir fotoğrafta Tuğrul ile poz verdiğini görüp kaydırmayı kesmiş ve fotoğrafa bakakalmıştım. Baya ciddiydi… Tuğrul kadınlar ile gezse de hiç biriyle fotoğraf paylaşmamış veya paylaştırmamıştı, demek ki bu kadın ile ciddiydi. Boğazıma oturan yumruyu geçirmek adına sertçe yutkunup baktıkça sinirimi bozan hesaptan çıkmıştım. Biraz dinlenmem lazımdı, her zamanki gibi uyumam ve unutmam…
Derin uykumdan telefonumun çalması ile uyanmıştım, kendime gelmek adına yatağımda oturur pozisyona geçmiş ve gerinmiştim. Ben kendime gelmeye çalışırken telefonun hala çaldığını fark edip zaman kaybetmeden açtım. Tuğrul arıyordu,
“Efendim?” Karşımdaki adam konuşunca fısıldayarak sessizce konuştuğunu farkettim, kaşlarım yukarı kalkarken dikkatle dinlemiştim,
“İpek kapıyı aç aşağıdayız.” Kaşlarım çatılmıştı, Tuğrulun arayıp kapıyı aç demesi demek ağabeyimin içmiş olması demekti. Sabah o kadar içmesin, izin verme demiştim ama yine de beni dinlememişti demek ki. Sinirle telefonu yüzüne kapatıp hızla aşağıya inmiş ve kapıyı açmıştım.
Karşımda gördüğüm iki surat ile sinirlerim daha fazla yükseldi ağabeyimin ayık olmamasını fırsat bilerek Tuğrulun yüzüne bakıp fısıldadım,
“Aptalsınız!” Çünkü ağabeyim ayık olsa ben aptallaşana kadar beni azarlardı, Tuğrul gülümseyip adımını içeri attı, yatmadan önce gördüğüm fotoğraftan dolayı şu an her hareketi gözüme batıyordu,
“Sus kız. Çık bakayım kapıdan Mahiri odasına götüreyim.” Kapının önünden çekilip girmesine izin verdim. Fazla muhattap olmak istemediğim için arkasından çıkmış fakat bir şey söylemeden odama girmiştim. Evet tavşan daha küsmüştü fakat dağın haberi yoktu…
Bir kaç dakika sonra çalan kapı ile yatağımdan kalkıp kimin geldiğini bildiğim için açtım, Tuğrul gözlerini kısmış ne olduğunu çözmeye çalışıyordu. İzin istemeden odaya girip odanın ortasına doğru yürüdü,
“Mahirin sarhoş olmasına izin verdiğim için mi kızdın?” Gözlerimi kırpıştırırken yutkundum,
Hayır, beni aşkınla sarhoş ettiğin için kızdım…
Başımı iki yana sallayıp alnımı kaşımış olayı toparlamak adına konuşmuştum,
“Yok ya, sen aradığında uyandım da henüz kendime gelemedim.” Aramızda bir problem olmadığını duyduğu için olsa gerek gülümsemişti, kapıya odamdan çıkmak için yürümüş, kapının yanında duran benim yanımda durmuştu. Tek elini yanağıma çıkarıp iki parmağı arasında kıstırdı,
“İyi bakalım fıstığım. Bir problem olmasın aramızda.” Dudağımın tek tarafının kıvrılmasını engelleyemedim, şu an şu atmosferde yapmak istediğim tek şey sıkıca sarılmak, kokusunu sınırsızca solumak ve doya doya öpmekti. Düşüncelerim ile yutkunurken, yutkunma sesim sessiz odada yankılandı, kaşlarını kaldırıp boynuma kayan gözleri tekrar gözlerime çıkmış bir kaç saniye daha farklı bir bakışla yüzümü taramıştı. Bende ne gördü bilmiyorum ama o bakışın ardından hiç bir şey söylemeden çıktı ve gitti, ardından ne gidebildim, ne de konuşabildim. Sadece dakikalarca öylece bekledim. Önce evden ayrıldı sonra bahçeden ardından arabasına bindi, çalıştırdı ve gitti. Ben ise o gidene kadar sessiz evde ve sokakta ardında bıraktığı sesleri onu izliyormuş gibi dinledim. O benden gitti, ben en ufak sevgi sözcüğünü büyüttüm, kalbimin baş köşesine koydum…