Odaya döndüğümde Nilüfer'i yatakta arkasını dönmüş, sanırımca uyuyordu. Onu rahatsız etmeden lavaboda işlerimi halledip altıma pijama çekip yatağa girdim. Uzağında, kolumu başımın altına koyup babamın dediklerini düşündüm.
Haklı olabilir miydi? Ben Nilüfer'i seviyor olabilir miydim?
Ya da siktir et, kimi kandırıyordum ki? Seviyordum amına koyayım. Hatta biraz daha vakit geçirsek aşık olacaktım. Deli ediyordu beni, deli oluyordum ona...
Tavana diktiğim gözlerimi bir saniye bile kırpmadan bunu kendime itiraf etmek göğsümün ortasına koca bir ağırlık gibi oturdu. Dağın başında bulduğum, hırçınlığından yanına yanaşamadığım bir Laz kızına tutulmuştum resmen. Üstelik kız benden köşe bucak kaçarken, her fırsatta yüzüme boşanmayı çarparken ben yatağın ucunda yatmış onun nefes alışını sayıyordum.
Kendime içimden okkalı bir küfür savurdum. Ulan Mervan, dedim kendi kendime. Koskoca adamsın. Şirket yönetiyorsun, aşiret yönetiyorsun, millet karşında el pençe divan duruyor ama şu yatakta yatan iki karış boyundaki kızın tek bir lafıyla şalterlerin atıyor.
Kafede 'aşık olacağım' dediği an beynime kan sıçramıştı; şimdi düşününce bile elim ayağım titriyordu. Başkasıymış... Başkasına aşık olacakmış... Başka bir erkeğin koynuna girecekmiş... Sikseler olmazdı öyle şey. Dünyayı yakardım, yine de bırakmazdım.
Ama babam haklıydı işte. İhtiyar kurdun tek bir lafı aklımdan çıkmıyordu: Kutuyu açmayı denememişsin ki.
Haklıydı. O hırçınlaştıkça ben daha çok diş göstermiştim, o kaçtıkça ben üstüne yürümüştüm. Alışacaksın, boyun eğeceksin, karımsın diye kestirip atmıştım her şeyi. Sanki emir verince bir kadının kalbi fethedilirmiş gibi... Ne bir kere oturup adam gibi dinlemiştim ne de içindeki yangına su serpmiştim.
Dağ ayısı derken haklıydı aslında. Katıksız bir ayı gibi davranmıştım.
Gözlerimi tavandan çekip yan tarafıma, yatağın diğer ucunda yatan kıza çevirdim.
Sırtını bana dönmüştü, yorganı omuzlarına kadar çekmişti. Sokak lambasının sarı, cılız aydınlığı odanın içine vuruyor, omuzlarına dökülen siyah saç tellerini belli belirsiz parlatıyordu. Kımıltısız duruyordu. Dışarıdan bakan biri derin bir uykuda sanırdı. Ama ben o yatakta günlerdir onunla yatıyordum; nefes alışını, vücudunun ritmini ezbere biliyordum artık.
Omuzları kaskatıydı. Çarşafın altındaki parmaklarını sıktığını, nefesini bile sayarak aldığını görüyordum.
Uyumuyordu. Kapıdan girdiğim ilk andan beri tetikte bekliyordu besbelli. Hala kavga bekliyordu, odaya girip hesap soracak Mervan'ı bekliyordu. Gardını almış, sırtını dönmüş, gelecek darbeyi bekleyen yaralı bir kuş gibi büzülmüştü yatağın köşesine.
İçim cız etti. O kabadayılığım, o öfkem bir anda boğazımda kurudu kaldı. Bu defa zorla çekip almayacaktım hiçbir şeyi. Sabredecektim. O inatçı Laz kızının ördüğü duvarları tek tek, sabırla yıkacaktım. Yatakta hafifçe doğruldum. Şilteyi fazla sarsmadan sırtımı yatak başlığına dayadım. Birkaç saniye sadece sırtına, minicik kalmış gövdesine baktım. Derin, ciğerlerimi temizleyen bir soluk bıraktım odanın sessizliğine.
"Konuşalım mı?" Nilüfer bir saniye bile kıpırdamadı. Tersleyeceğini, 'Seninle konuşacak hiçbir şeyim yok' deyip kestirip atacağını düşündüm. Bekledim.
Birkaç saniye sonra yorganın altındaki bedeninde hafif bir kıpırdanma oldu. Çok yavaş, adeta her hareketini tartarak sırtüstü döndü. Yorganı göğsüne kadar çekti, ellerini çarşafın üstünde birbirine kenetledi. Yüzüme bakmadı; bakışlarını dosdoğru tavana dikti. Yüzü bembeyazdı, gözlerinin altındaki mor halkalar dinlenmeyen bir yorgunluğun resmi gibi duruyordu.
"Neyi konuşacağız Mervan?" dedi. Sesi dümdüzdü ama ardındaki o kırgınlık, o savunma refleksi saklanacak gibi değildi. "Babanın çizdiği sınırları mı, kafede savurduğun tehditleri mi? Hangisini?"
Başımı hafifçe yana eğip yüzünü izledim. "Hiçbirini," dedim sakin bir tonla. "Ne babamı ne kafeyi. Bizi konuşacağız. İlk defa birbirimize bağırmadan, diş göstermeden... İki insan gibi."
Nilüfer hafifçe güldü; kuru, alaycı, içi bomboş bir tebessümdü bu. Başını yastıktan kaldırmadan yana çevirip ilk kez gözlerimin içine baktı. Loş ışıkta yeşilleri kuyu gibi derin ve mesafeliydi.
"Biz diye bir şey mi var sence?" dedi, kelimeleri tane tane önüme bırakarak. " Bir kere aramadın, sormadın. Şimdi de karşıma geçmiş 'bizi konuşalım' diyorsun. Hangi bizi?"
Gözlerimi gözlerinden ayırmadım.
"Haklısın," dedim. "Aramadım. Seni orada tek başına bıraktım, kaçtım. Büyük halt yedim. Bunun arkasına saklanacak hiçbir bahanem yok."
Nilüfer afalladı. Benden bir çıkış, sert bir buyruk beklerken hatamı böyle peşinen kabullenmem dudaklarını hafifçe araladı ama bir şey diyemedi. Yatakta ona doğru yarım karış daha yaklaştım, dokunmadan aradaki boşluğa konuştum:
"Ben seninle bir yuva kurmak istiyorum Nilüfer. Lafı dolandırmayacağım, dürüst olacağım sana. Kavgayla, tehditle değil; adam gibi bir hayat kurmak istiyorum. Biliyorum acın taze, yasın var. Yüreğin yangın yeri, nefes alamıyorsun. İstersen toparlanalım, birkaç gün buralardan uzağa gidelim. Baş başa... Kimse olmadan, sadece ikimiz. Kafanı dinle, biraz olsun soluklan."
Nilüfer’in dudakları titredi. Yüzündeki maskenin tek bir saniyede tuzla buz olduğunu gördüm. Yeşil gözlerinin içi öyle ani bir suyla doldu ki kirpikleri ağırlaştı. Beklediğim gibi diklenmedi, laf sokmadı, bana bağırmadı. Göğsü birden sarsıldı.
Dudaklarının arasından kopan o boğuk hıçkırık odanın sessizliğini ikiye böldü. Başını yana çevirip ellerini yüzüne kapattı; omuzları zangır zangır titreyerek ağlamaya başladı. Günlerdir dimdik duran, karşımda kurşun gibi dikilen kız sanki göğsündeki baraj yıkılmış gibi ciğerini sökerek ağlıyordu.
Olduğum yerde donakaldım.
Neye uğradığımı şaşırdım; içim öyle bir cız etti ki soluğum tıkandı. Ne yapacağımı, bu gözyaşlarına nasıl bir anlam vereceğimi bilemedim. Kötü bir laf etmemiştim, bağırmamıştım, üstüne yürümemiştim... Neden böyle canı çıkarcasına ağladığını kavrayamadım bir an.
"Nilüfer..." dedim. Yatakta hızla ona doğru kaydım. Ellerini yüzünden çekmeye çalışarak yanına uzandım ama ellerini sımsıkı kenetlemişti; hıçkırıkları boğazına takılıyor, nefesi kesiliyordu.
"Nilüfer, yapma... Ne oldu, söyle kurban olayım, ne oldu?" Ellerini yüzünden çekmedi ama hıçkırıklarının arasından boğuk, titreyen sesi döküldü.
"Korktum Mervan..." dedi, göğsü inip kalkarken kelimeleri gözyaşlarına karışarak. "Korktum senden! Sen bugün üstüme eğilip başıma şehirleri yıkmaktan bahsedince... O gözlerindeki deliliği görünce ödüm koptu!"
Göğsümün ortasına balyoz gibi indi lafı. "Nilüfer-"
"Ben tek başımayım!" diye haykırdı, ellerini yüzünden hırsla çekip gözlerimin içine bakarak. Yanakları sırılsıklamdı, gözleri kan çanağına dönmüştü. "Kimsem yok benim! Arkamda duracak bir tane insan yok! Televizyonlarda, haberlerde her gün gördüğümüz o kadınlar geldi aklıma... Bir adamın iki dudağının arasında can veren, sesi kısılan, sahipsiz kalan o kadınlar geldi aklıma! Karşımda dikilip dişlerini gösterdiğinde, beni de öyle bir çukura çekeceksin sandım. Çok korktum senden..."
Kelimeler beynimin içinde kurşun gibi patladı. Damarlarımdaki kan buz kesti. Yutkunamadım. Kabadayılık tasladığım o anların; yapayalnız kalmış bir kızın zihninde nasıl bir dehşete dönüştüğünü görmek içimi paramparça etti. Ona arkasında duracak dağ olacağım derken, aslında tepesine çökecek bir heyelan gibi görünmüştüm.
"Özür dilerim," dedim. Sesim boğazımda düğümlendi, çatallandı. Tek bir salise bile düşünmeden iki kolumu bedenine doladım; onu yatağın üstünden tek hamlede çekip kendi göğsüme kilitledim. Nilüfer önce ellerini göğsüme dayayıp beni itmeye çalıştı, debelendi ama bırakmadım. Bedenini sımsıkı sardım, başını omzuma gömdüm.
"Özür dilerim Laz kızı... Özür dilerim, kurban olayım ağlama."
Bir elimi sırtına koyup yukarı aşağı sıvazlarken, diğer elimle başını göğsüme bastırdım. Yüzüne yapışan ıslak saçlarını geriye çektim; kaba başparmaklarımla yanaklarındaki dinmeyen yaşları sildim.
"Ben o amaçla demedim," dedim fısıltıyla, çenemi saçlarının tepesine dayayarak. "Gözüm karardı, beynime kan sıçradı, ağzımdan çıkanı kulağım duymadı. Ben sana kıyar mıyım lan? Ben senin tek bir saçının teline zarar gelse bu şehri ateşe veririm. Sana kıyar mıyım hiç?"
Nilüfer omzumun üstünde hıçkırmaya devam etti. Titreyen parmakları pijamamın kumaşını avuçlarının arasına aldı, kumaşı sıktı. Gözyaşları köprücük kemiğimi ıslatırken onu biraz daha kendime çektim. Çenesini kaldırıp nemli şakağından, göz pınarlarından usulca öptüm.
"Ağlama artık," dedim, sesimdeki bütün sertliği toprağa gömerek. "Korkma benden. Dünyadaki herkes sana düşman olsa, ben sana el kaldırmam. Ben senin arkandaki kapıyım Laz kızı. Ağlama artık..."
Göğsümdeki sarsıntı dakikalar geçtikçe yavaşladı.
Nilüfer’in boğazından kopan boğuk hıçkırıklar yerini derin, yorgun iç çekişlere bıraktı. Kollarımı üzerinden bir milim bile gevşetmedim; bedenini göğsüme hapsetmiş halde, parmaklarımı sırtında gezdirmeye devam ettim. Çıplak göğsüm gözyaşlarıyla sırılsıklam olmuştu ama umurumda bile değildi.
Burnunu son bir kez içe çekip alnını köprücük kemiğime yasladı. Parmakları pijamamın kumaşını yavaşça serbest bıraktı. Bir süre odanın sessizliğini dinledik. Sokak lambasının sarı ışığı yatağın ucuna vuruyor, ikimizin birbirine karışan nefeslerini aydınlatıyordu. Başını göğsümden hafifçe kaldırdı. Islak kirpikleri birbirine yapışmıştı, burnunun ucu kızarmıştı ama gözlerindeki dehşet dağılmış; yerini bitkin bir kabullenişe bırakmıştı. Doğrudan gözlerimin içine baktı.
"Büyük laflar etme," dedi, kelimeleri boğazındaki düğümü temizlemeye çalışarak. "Hemen öyle yuva falan deme bana... Ama... gidelim. Biraz uzaklaşmak iyi gelir belki. Kafamı dinlemem lazım Mervan. Gerçekten nefes alamıyorum."
Dudaklarımın kenarı istemsizce yukarı kıvrıldı. Verdiği bu küçücük taviz bile göğsümün üzerindeki tonlarca ağırlığı kaldırmaya yetti. Başımı eğip alnımı alnına yasladım.
"Tamam," dedim, itiraz etmeden. "Nasıl istersen öyle olsun. Nereye gitmek istersen oraya gideriz. İki gün, üç gün... Kafan ne zaman rahatlarsa o zaman döneriz."
Nilüfer derin bir nefes bırakıp gözlerini yumdu. Yüzündeki gergin hatların tamamen gevşediğini hissettim. Odaya çöken bu ağır hüznü biraz dağıtmak, ağlamaktan şişen güzel yüzünü biraz olsun güldürmek istedim. Başımı hafifçe yana eğip burnunun ucundaki kızarıklığa dudaklarımı bastırdım. Oradan şakağına, ardından dudaklarının kenarındaki minik bene doğru ufak, tüy gibi öpücükler bıraktım.
Nilüfer gözlerini araladı. Omuzlarımdan hafifçe itmeye çalıştı ama ellerinde zerre kadar güç yoktu; sadece nazla direniyordu.
"Hiçbir fırsatı kaçırmıyorsun zaten," dedi, kaşlarını çatmaya çalışarak ama dudaklarının kıvrılmasına engel olamayarak. "Öpüp durma beni."
"Kaçırmam tabii," dedim, geri çekilmeden burnumu yanağına sürterek. "Sanki öpmem için bana sırnaşmadın az önce. Gözyaşlarını göğsüme silerken hiç öyle öpme demiyordun ama?"
"Sana sırnaşmadım bir kere!" Başını yana çevirip kazağının koluyla burnunu sildi. "Korktum dedim ya, ne sırnaşması? Ayı işte... Hemen kendine pay çıkaracak bir şey buluyor."
Kendi kendime güldüm. Bu hali az önceki çaresiz ağlayışından bin kat daha iyiydi. Kolumu beline dolayıp onu biraz daha kendime çektim, sırtımı yatak başlığına dayadım. Başını omzuma yaslamasına izin verdim. Parmaklarım saçlarının arasına kaydı, siyah telleri taramaya başladım.
Ortam biraz olsun sakinleştiğinde aklıma kafedeki halleri geldi. Babamın karşısında süt dökmüş kedi gibi susuşu, kafasını öne eğişi gözümün önünden gitmiyordu.
"Babamı gördün bugün," dedim, konuyu tamamen başka bir yere çekerek. "Sence nasıl birisi?"
Nilüfer duraksadı. Başını omzumdan hafifçe kaldırıp bana baktı; yüzünde gün boyu görmediğim bir mahcubiyet belirdi. Gözlerini devirdi ama bu kez öfkeyle değil, kendine kızarak yaptı bunu.
"Şok oldum," dedi, sesine hafif bir hayret katarak. "Yemin ederim rezil oldum Mervan. Ben terzi amcayı görünce 'Aha' dedim, 'koca aşiret reisi bu demek.' Yer yarılsaydı da içine girseydim."
Genzimden tok bir kahkaha fırladı. Çenemi sıkarak gülmemi bastırmaya çalıştım. "Haydar Amca'ya az kalsın racon kesiyordun, son anda yetiştim zaten. Adam fiş vermeye gelmişti altı üstü."
"Ne bileyim ben?" dedi Nilüfer, dirseğiyle hafifçe karnıma vurarak. "Şiyar masada 'Babam geliyor, şöyle heybetli, böyle sert' deyip durunca kafamda öyle bir şey canlandı işte. Sonra arkamdan o adam bir geldi... Kapı gibi dikildi karşımda. Rengim attı resmen. Hiç öyle altmışlarında birine benzemiyor."
Bir an duraksadı, merakla yüzüme baktı. "Sahi, baban kaç yaşında senin?"
"Yetmişine merdiven dayadı," dedim, saçlarını kulağının arkasına sıkıştırırken. Bakışlarım odanın loş tavanında eski günlere kaydı. "Ama kolay kolay çökmez Zervan Kozcu. Ben onu ilk gördüğümde kırk yaşındaydı ama görsen asla anlamazdın kırk yaşında olduğunu."
Nilüfer kaşlarını çattı. Cümlemdeki tuhaflığı anında yakalamıştı; başını omzumdan tamamen kaldırıp yüzüme dik dik baktı. "Onu ilk gördüğünde derken?"
Hassiktir...
Ağzımdan kaçan kelime odanın ortasına saatli bomba gibi düştü. Kendi kendime içimden okkalı bir küfür savurdum. Dalgınlığıma gelmişti; Nilüfer benim asıl hikayemi, kim olduğumu bilmiyordu ki. Kimseye kolay kolay açmadığım, içimde sır gibi sakladığım gerçeğin kıyısına kendi dilimle gelip dayanmıştım.
Yutkundum. Ciğerlerime derin, ağır bir nefes çektim. Madem bu gece aramızdaki perdeleri kaldıracaktık, madem bir yuva kurmaktan bahsedecektim; o zaman bu kız benim kim olduğumu bilmek zorundaydı.
"Benim babamı tanımıyorsun," dedim, sesimi toparlayarak. "Zervan Kozcu... Annemle berdel yüzünden evlendiler, biliyor musun?"
Nilüfer şokla bana baktı. Ağzı hafifçe aralandı.
"Cidden mi?" dedi, sesi hayretten kısılmış gibi çıkarak. "Hiç beklemiyordum... Aşiret falan diyordun ama berdel... Annen nerede peki görmedim onu?"
"Uyuyor," dedim hafifçe tebessüm ederek. "Yoldan geldi, çok yorgundu. Sabah tanışırsın. Dünyanın en harika kadınıdır Hejar Hanım."
Bunu söyler söylemez Nilüfer’in gözleri kısıldı. Başını hafifçe geriye atıp bana öyle bir baktı ki, sanki az önce sokakta adam bıçaklamışım gibi bir ifade belirdi yüzünde. Dudağımın kenarı kıvrıldı, hemen arayı düzelttim: "Tabii senden önce. Kusura bakma anam ama o da..."
Nilüfer dudaklarını büküp alaycı bir ifadeyle tek kaşını kaldırdı. "Ana kuzusu musun sen?"
"Ne alaka?" dedim göğsüne hafifçe dokunup kendime doğru çekerek. "Sadece annemin hakkını asla ödeyemem. Ailem onlar benim... Ama senin de yerin ayrı olacak her zaman. Bunu bil."
"Hadi hadi," dedi Nilüfer, sesindeki güvensizliği şakaya vurarak ama gözlerindeki merakı gizleyemeden. "İnandık... Devam et sen, berdel diyordun."
Derin bir nefes verip arkama yaslandım. Parmaklarım saçlarının arasına geri kaydı.
"Berdelle evlenmişler işte," diye anlattım, kelimeleri geçmişin tozunu siler gibi önümüze dökerek. "Annemin ebeveynleri çok küçükken vefat etmiş. Amcasının oğlu bir halt yiyip halamı kaçırmış, onun yüzünden berdel kararı çıkmış. Aile de annemi öne sürmüş, kurban vermişler anlayacağın. Annemle babamın ilk tanışması da hastanede oldu. O gün öyle bir dikleniyordu ki babama... Görmen lazımdı."
Nilüfer gözlerini kırpıştırdı. Yüzümdeki anlatıma, detaylara öyle dikkatle baktı ki kaşları hayretle havalandı. "Nasıl ya?" dedi, şaşkınlıkla araya girerek. "Oradaymışsın gibi anlatıyorsun."
Gözlerimi gözlerine kilitledim. Odamızın loşluğunda bakışlarım bir milim bile titremedi. İçimdeki en çıplak gerçeği tek nefeste bıraktım aramızdaki boşluğa. "Oradaydım Laz kızı," dedim. "Beş yaşındaydım ben."
"Oha... Nasıl ya?" dedi Nilüfer, sesi şaşkınlıktan çatallanarak. Gözleri faltaşı gibi açılmış, yorganın altından hafifçe doğrulup yüzüme doğru eğilmişti. "Baban ise nasıl olur yani? Önceden tanışmamışlar diyorsun, berdel diyorsun... Sen nasıl oradaydın? Anlat hemen, hepsini anlat!"
O merak dolu, tatlı tatlı bana bakan gözlerini, aralanmış dudaklarını görünce içimdeki bütün karanlık dağıldı; dişlerim kamaştı resmen. Bu kızın böyle pervasızca, bir çocuk gibi bana odaklanması ömrümden ömür alırdı. Dudağımın kenarı kıvrıldı. "Bir defa öpmeme izin verirsen anlatırım."
Nilüfer gözlerini devirdi ama bu kez geri kaçmadı. "Fırsatçı," dedi dudak bükerek. Başını hafifçe yana çevirip yanağını bana doğru uzattı.
Kendi kendime güldüm. Dudağın varken yanak mı öpecektim ulan ben?
Fırsatı kaçırmadım; başparmağımı çenesinin altına koyup yüzünü kendime doğru çevirdiğim gibi dudaklarımı doğrudan dudaklarına bastırdım. Beklemediği sertlikte, içimdeki günlerin yangınını söndürürcesine, açlıkla öptüm onu. Geri çekildiğimde derin bir soluk aldım. Oh be... İyi bile dayanmıştım bu dudaklardan uzak durmaya.
Nilüfer elinin tersiyle dudaklarını silip bana ters bir bakış fırlattı. Yanakları anında alev almıştı. "Pislik ya..."
"Pislik uyuyacak böyle yaparsan," dedim arkama rahatça yaslanıp kolumu başımın altına alarak. "Sen bilirsin."
"Hayır, anlat!" Kolumu hırsla çekiştirdi. "İlgimi çekti diyorum sana, uyuma sakın!"
Gözlerimi loş tavan kirişlerine diktim. Yıllardır içimde sakladığım, kimseyle paylaşmadığım eski defterler tek tek açılmaya başladı zihnimde.
"İşte... Beş yaşındaydım ben," diye başladım söze. "Öz babam... Şehit olmuş diye söylendi bana, aklım erdiğince öyle bildim. Annem dul kalmış, yetim kalmış, el kadar çocukla tek başına hayata tutunmaya çalışıyordu. Sonra o berdel meselesi patlak verdi. Zervan babamla annemhastanede karşılaştılar. Babam anneme daha sevdalanmadan önce ilk gün beni oğlu olarak bağrına bastı."
Başımı çevirip Nilüfer’e baktım. Yastığa çenesini dayamış, gözünü kırpmadan beni dinliyordu.
"Bana bir bakışı vardı... Görsen için acırdı Nilüfer. Gözlerinde ki hasreti, açlığı beş yaşındaki aklımla bile hissetmiştim. Ben babama ömrü boyunca tatmadığı çocuk sevgisini tek bir günde verdim."
Nilüfer kaşlarını hafifçe çattı, dudaklarını kemirdi. "Nasıl diye sormak istemiyorum..."
"Sabret Laz kızı, sabret," dedim, parmaklarımı açıkta kalan omzuna usulca dokundurarak. "Babam o yaşına kadar çocuğu olmayacak sanıyormuş. Doktorlar 'senin çocuğun olmaz' demiş. Adam baba olmayı aklından bile çıkarmışken ben düşmüşüm kucağına. Ben ona hediyeydim, mucizeydim... Hep böyle der bana. 'Sen benim gökten inen ilk nefesimsin' der."
Nilüfer derin, hayret dolu bir nefes bıraktı. Yüzündeki o hırçın duvarlar tamamen erimiş; yerini geçmişin bu ağır hüznüne ve şefkate bırakmıştı. "Sonra?" diye fısıldadı usulca. "Şiyar ile Hevi nasıl oldu o zaman?"
Dudağımın kenarı burukça kıvrıldı. "Mucize bir kere kapıyı çalınca arkası gelir derler ya... Babam anneme aşık oldu, deli divane oldu. Seneler sonra Şiyar geldi."
Nilüfer kafasını biraz daha kaldırdı, gözlerini kısıp yüzümü en ince ayrıntısına kadar inceledi. Birkaç saniye taşları yerine oturtmaya çalıştı. "Yani sen evlatlık mısın?"
Demesiyle kendimi tutamayıp derin bir kahkaha attım. Odanın loş tavanı kahkahamla çınladı. Göğsüm sarsıldı; bu kadar ağır, bu kadar derin bir geçmişte takıldığı tek yer burası mıydı yani?
"Hayır Laz kızı, değilim."
Nilüfer’in kaşları iyice çatıldı, dudaklarını öfkeyle büzdü. "Bu ne biçim hayat hikayesi ya? Dalga mı geçiyorsun sen benimle? Az önce öz babam şehit oldu dedin, Zervan babamla hastanede karşılaştık dedin... Şimdi de evlatlık değilim diyorsun. Aklımla zorum mu var benim?"
"Hayır, daha bitmedi," dedim, dudağımın kenarındaki sırıtışı silmeden. Başımı yastığa biraz daha gömdüm. "Babamın öz çocuğuyum. Sadece çok karışık olaylar."
"Hadi anlat!" Kolumu hırsla bir daha sarstı; merakı tavan yapmıştı, gözleri parıl parıl yanıyordu. "Çıldırtma insanı Mervan, anlat diyorum!"
Sabırsız olduğu her halinden belliydi ama bu gecelik bu kadarı yeter de artardı bile. Bu kızın merakını hemen doyurursam yarın yine duvarlarını örer, bana sırtını dönerdi. Koz elimdeydi; bu kozu sonuna kadar kullanacaktım.
"Şöyle yapalım..." dedim, kolumu başımın altından çekip beline doğru hafifçe kaydırarak. "Her gün parça parça anlatayım. Sen de karşılığında bana kendinle alakalı bilgi ver. Bir sırra bir sır."
"Hayır ya!" dedi hemen itiraz ederek. Omuz silkip başını yana çevirdi. "Pazarlık mı yapıyorsun bir de benimle?"
"Evet evet," dedim rahat bir tavırla, onu biraz daha kendime çekip yorganı omuzlarına örterek. "Hadi, bugünlük bu kadar yeterli. Şansımı aldım, bir başlangıç yaptık. Yarın buralardan, bu evden uzaklaşacağız zaten. Sana anlatacağım bir sürü şey olacak, merak etme."
Nilüfer dudaklarını kemirdi. Bütün o merakına rağmen teslim olmak istemiyordu ama yorgunluğu göz kapaklarından okunuyordu. "Pisliksin işte," diye homurdandı mırıldanarak. "Tam bir fırsatçısın."
"Öyleyimdir," dedim kısık bir tebessümle. Başını göğsüme doğru hafifçe çektim; bu defa itiraz etmedi. Birkaç dakika önce ağlamaktan kızaran güzel yüzünü köprücük kemiğimin çukuruna yasladı.
Odanın sessizliği yeniden ikimizin nefesine teslim oldu. Kafamın içindeki karanlık labirentler bu gece ilk defa biraz olsun aydınlanmıştı. Bu inatçı kız kalbimin tam ortasına kurulmuştu kurulmasına da, ben de onun aklına bir kurt düşürmüştüm ya; gerisi sabırla gelecekti.