09 | Benimle Nefes Al

2232 Words
Odada çok oyalanmadan aşağıya, kahvaltıya indik. Havalar iyice bozmadan dışarıda kahvaltı yapmak lazımdı. Masaya doğru geçerken arkamdan pıtı pıtı, doğuştan öyle olduğunu düşündüğüm çatık kaşlarıyla Nilüfer geliyordu. Bir zamanlar babamın oturduğu başköşedeki sandalyeye geçmeden önce, masanın kenarında beni bekleyen Hevi’nin saçlarından öpüp "Günaydın," demeyi de eksik etmedim. "Günaydın abicim." Güzel gülümsemesiyle bana cevap verdikten sonra ayakta dikilen Nilüfer’e döndü: "Günaydın Nilü... ay, yani yenge. Yani yenge demem gerek artık." Nilüfer bir an duraksadı. "Yenge" lafı yüzüne tokat gibi mi çarptı, yoksa Hevi’nin telaşlı tatlılığı mı gardını düşürdü kestiremedim. Dudakları hafifçe aralandı, ne diyeceğini bilemez gibi bir saniye bocaladı. "Nilüfer desen de olur," dedi kısık bir sesle. "Fark etmez." "Olur mu hiç öyle şey, abimin karısısın artık," dedi Hevi gülümseyerek, hemen yanındaki boş sandalyeyi hafifçe geriye çekti. "Hadi otur, çay yeni demlendi, sıcak sıcak iç." Nilüfer hiç düşünmeden Hevi’nin çektiği sandalyeye doğru bir adım attı. Aklınca masanın ta öbür ucuna geçecek, benimle arasına koca sofrayı set yapıp sığınacaktı. Sağımdaki boş sandalyeyi kavrayıp tek bir hamlede kendime doğru çektim. "Oraya değil," dedim doğrudan yüzüne bakarak. "Buraya otur." Nilüfer’in adımları anında kesildi. Havada kalan eli yavaşça aşağı indi; kaşlarını öyle bir çattı ki alnındaki damar belirginleşti. "İyiyim ben burada," dedi, sesi buz gibiydi. "Ne fark eder nerede oturduğum? İstemiyorum orada oturmayı." Sandalyenin arkalığına elimi koyup ona doğru döndüm. Yüzümdeki yorgun ifadeyi dağıtıp gayet rahat, dertsiz bir tonda konuştum. "Ben senin düşmanın değilim, kocanım ya. Gel şuraya otur işte, ne bu inat anlamıyorum ki... Yanıma otursan seni yiyecek halim yok. Gel hadi." Nilüfer’in çenesi kilitlendi. Avlunun kenarından geçen hizmetlilerin göz ucuyla bize baktığını, Hevi’nin de aramızdaki bu tuhaf savaşı şaşkınlıkla izlediğini fark edince daha fazla uzatıp rezillik çıkarmak istemedi sanırım. Ayaklarını hırsla yere basarak masanın etrafından dolandı. Çektiğim sandalyeye oturdu ama arkasına bile yaslanmadı; sandalyenin tam ucuna, her an kalkıp kaçacakmış gibi ilişti. Hevi hemen masanın ortasındaki sıcak ekmek sepetini ve peynir tabağını Nilüfer’in önüne sürdü. "Ye biraz yenge, yüzün bembeyaz kalmış. Dün sabahtan beri yoldasın, için kıyılmıştır." Nilüfer tabağa gözünün ucuyla bile bakmadı. Ellerini masanın üstüne koymak yerine hırkasının kolları içine iyice sakladı, kucağında kavuşturdu. "Aç değilim ben. Sağ ol." "Olur mu hiç öyle şey, aç karnına—" "Zorlama kızı Hevi," dedim, çay bardağıma iki şeker atıp karıştırırken. Çay kaşığının bardağa vuran tıkırtısı avludaki sabah sessizliğine karıştı. Önümdeki sıcak çay bardağını hafifçe Nilüfer’in önüne doğru kaydırdım. "Çayını iç bari. Sabah ayazı fena vurur, için ısınsın." Bardağa baktı, sonra bana ters bir bakış attı. Yine de parmakları soğuktan sızlamış olacak ki dayanamadı; iki eliyle birden bardağı kavrayıp avuçlarının içine aldı. Sıcağın tenine geçişini hissettikçe o kaskatı omuzları milim milim gevşedi. Küçük bir yudum aldı. Gözüm kardeşime takıldı o sıra, Hevi çenesini iki avucunun arasına dayamış, gözlerini kısmış bir halde yüzünde koca bir sırıtışla ikimize bakıyordu. "Ay ne tatlısınız ama..." dedi kıkırdayarak. "Abim hayatta kimsenin önüne çay sürmez, sandalye çekmez. Valla rüya görsem inanmazdım, çok tatlı oldunuz siz ya." Nilüfer’in elindeki bardak tabağına öyle sert bir sesle indi ki, masadaki çatal bıçaklar titredi. Gözlerini fal taşı gibi açıp kafasını hırsla Hevi’ye çevirdi. "Ne tatlısı Hevi, Allah aşkına?" dedi, lafını zerre sakınmadan. "Nesi tatlı bunun? Abin bildiğin öküz! Hatta öküzün önde gideni, bayrak taşıyanı!" Ağzımdaki lokmayı yavaşça yuttum. Başımı çevirip yanı başımda burnundan soluyan kıza baktım. Hevi bir saniye öylece donakaldı. Duyduğu lafın ağırlığıyla önce gözleri büyüdü, bir bana bir Nilüfer’e baktı. Sonra kendini tutamayıp iki eliyle birden yüzünü kapattı; eyvan Hevi’nin bastıramadığı kahkahasıyla yankılandı. "Ay tövbe estafurullah!" dedi Hevi gülerken nefesi kesilerek. "Abime öküz dedin ya... Ben artık hiçbir şeye şaşırmam yenge, helal olsun sana!" Nilüfer hiç geri adım atmadı; çenesini dimdik tutup bana meydan okuyan o dik bakışlarını doğrudan gözlerime kilitledi. "Yalan mı?" dedi fısıltı gibi ama dişlerinin arasından ezerek. "İncelik desen yok, nezaket desen hak getire. Sabahın köründe yaptıklarını kardeşine bir bir anlatsam bakalım sana ne diyecek?" Gözlerimi bir an olsun gözlerinden ayırmadan sandalyemde geriye yaslandım. Dudaklarımın kenarında çok silik, alaycı bir kıvrım belirdi. Masanın üzerindeki elimi kaldırıp hafifçe ona doğru eğildim, sesimin tonunu sadece onun duyabileceği bir sınıra çektim. "Öküz ha?" dedim sakin sakin. "Odanın hesabını masada mı görelim istiyorsun Laz kızı? İstersen sabah kulağına ne fısıldadığımı, seni o yatak başlığında nasıl çaresiz bıraktığımı Hevi’ye de anlatayım. Bakalım kim haklı çıkıyor, kimin yüzü kızarıyor." Nilüfer’in hırçın ifadesi tek bir saniyede dağıldı. Söylediğim detayı duyunca boğazından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi kulaklarının dibine kadar alev aldı. Dudaklarını öyle sert birbirine bastırdı ki söyleyecek tek bir kelime bile bulamadı. Hırsla başını önüne eğip gözlerini boş tabağa dikti. Hevi aradaki bu tehlikeli fısıltıyı çözmeye çalışarak masaya doğru uzandı: "Ne fısıldadın abi? Ne oldu sabah odada?" "Yok bir şey Hevi," dedi Nilüfer lafı bıçak gibi keserek. Sesi çatallanmıştı. "Abin saçmalıyor işte, bildiğin gibi." Hevi sırıtmaya devam etti ama masadaki hava biraz olsun durulmuştu. Nilüfer elini tekrar bardağına götüremedi, utancından kaskatı kesilmiş halde duruyordu. Tam o sırada, avlunun dış demir kapısından dengesiz, aceleci ve sendeleyen sert ayak sesleri yankılandı. Demir kapı menteşelerinden inlercesine duvara çarptı. Daha kafamı o tarafa tam çeviremeden avluda topuk sesleri ve peş peşe kopan bağırışlar birbirine karıştı. Arkasından Ronahi’nin hırsla yırtılan sesi yankılandı. "Şiyar! Bırak diyorum sana o anahtarları, vallahi abime söylerim! Şiyar dursana be!" Şiyar nefes nefese, ayaklarını birbirine dolaya dolaya taş avluyu koşarak geçiyordu. Yüzü kıpkırmızı kesilmişti; elinde Ronahi’nin araba anahtarını sallayarak masaya doğru depar atıyordu ama adımlarında bir gariplik vardı. Son basamağı çıkarken ayağı taşa takıldı, sendeledi. "Şiyar?" dedim kaşlarımı çatarak, elimdeki çay bardağını masaya bırakıp toparlandım. "Ne oluyor sabah sabah?" Şiyar cevap vermek için ağzını açtı ama boğazından tek bir kelime bile çıkmadı. Sadece kuru, yırtıcı bir ıslık sesi gibi tiz bir hırıltı koptu ciğerinden. Gözleri bir anda yuvalarından fırlayacakmış gibi büyüdü. Elindeki anahtarlar şıngırtıyla taş zemine düştü. İki eli birden gömleğinin yakasına gitti; sanki biri boğazına görünmez bir urgan dolamış gibi yakasını iki yana çekiştirmeye başladı. Sırtı geriye doğru büküldü, dizlerinin bağı bir anda çözülünce masanın kenarındaki tahta sütuna çarparak yere çöktü. Ronahi avluya nefes nefese daldığında yüzünde hala öfkeli sırıtış vardı. "Gördün mü abim burada, ver o anahtarı..." Ama Şiyar’ı yerde iki büklüm, ciğerlerini yırtarcasına hava çekmeye çalışırken görünce sesi bıçak gibi kesildi. "Şiyar?" "Abi!" Hevi çığlık atarak ayağa fırladı, sandalyeyi arkaya devirdi. "Abi nefes alamıyor! Krizi tuttu!" Masanın etrafından dolanıp tek bir hamlede Şiyar’ın yanına diz çöktüm. Dudakları saniyeler içinde solmuş, tırnak dipleri morarmaya yüz tutmuştu. Göğüs kafesi içeri göçüp göçüp çıkıyor ama içeri tek bir gram hava girmiyordu. Gözleri bana kilitlenmişti; içindeki boğulma dehşeti kanımı dondurdu. "Şiyar, bana bak aslanım," dedim, sesimin titremesine engel olmaya çalışarak iki elimle omuzlarını kavradım. "İlacın nerede? Cebinde mi?" Ceketinin, pantolonunun ceplerini hızla yokladım. Bomboştu. Şiyar başını iki yana sallamaya çalıştı, eliyle titreyerek yukarıyı, taş merdivenleri işaret etti. "Yukarıda..." dedi Hevi ağlayarak, ellerini saçlarına geçirmişti. "Odamda yedek var abi hemen getir." "Ben alıp geliyorum!" Tek bir saniye bile kaybetmeden ayağa fırladım. Merdivenlere doğru atıldığım an arkamdan bir sandalye sesi daha koptu. Nilüfer fırlamıştı. "Mervan, koş!" diye bağırdı arkamdan. Sesi avludaki bütün paniği yırtıp geçen öyle sert, öyle buyurgan bir tonda çıktı ki merdiven basamaklarına asılırken irkildim. İkişer üçer basamak atlayarak üst kata tırmandım. Koridoru koşup Şiyar’ın odasının kapısını tekmeyle araladım. Odayı darmadağın ettim; komodinin üst çekmecesini asıldım, çekmece yere fırladı. İlaç kutularının, saatlerin arasından mavi spreyi gördüm. Kaptığım gibi geri döndüm. Koridora fırlayıp korkuluklardan aşağı baktığımda gördüğüm manzara adımlarımı bir salise kilitledi. Avludaki hengame tamamen durmuştu. Ronahi ve Hevi bir köşeye sinmiş, ağlayarak ama çıt çıkarmadan masanın kenarına bakıyordu. Nilüfer oradaydı. Yere, Şiyar’ın tam karşısına diz çökmüştü. Şiyar’ın sırtını sütuna yaslatmamış, kendi dizine yaslamıştı; sırtını dik tutuyordu. Gömleğinin bütün düğmelerini tek hamlede göğsüne kadar çözmüştü. Bir eliyle Şiyar’ın kaskatı kesilmiş omzunu tutuyor, diğer elini çocuğun göğüs kemiğinin tam ortasına bastırıyordu. Ama en tuhafı sesiydi. Telaşlı havasını silip süpüren, bir dağ suyunun dinginliği kadar sakin, pürüzsüz ve sarsılmaz bir sesle konuşuyordu: "Bana bak," diyordu, yüzünü Şiyar’ın morarmış yüzüne bir karış mesafeye yaklaştırmıştı. "Gözlerimi sakın bırakma Şiyar. Hevi’ye bakma, etrafa bakma. Sadece bana bak." Şiyar nefes alamamanın getirdiği delice panikle çırpınmaya, kendini geriye atmaya çalışıyordu. Nilüfer omzunu daha sıkı kavradı. "Kasma kendini. Direndikçe hava geçmez, biliyorsun. Ciğerini zorlama. Burnundan nefes al... Bırak orası yansın, korkma. Şimdi benimle ver... Yavaşça dudaklarının arasından üfle. Aferin. Bir daha. Benimle nefes al..." Nilüfer kendi göğsünü şişirip ağır ağır nefes vererek Şiyar’a tempo tutuyordu. O kadar soğukkanlı, ne yaptığını o kadar iyi bilen bir hali vardı ki, az önce boğulmak üzere olan Şiyar’ın çırpınışı milim milim kırılmaya başladı. Gözlerini Nilüfer’in gözlerinden bir saniye bile ayırmıyordu. Sanki Nilüfer gözünü kırpsa boğulacakmış gibi o bakışa tutunmuştu. Merdivenleri son sürat inip yanlarına diz çöktüm. "İlaç burada," dedim nefes nefese, mavi spreyi Nilüfer’e uzatarak. Nilüfer başını bana bile çevirmedi. Spreyi elimden tek hamlede çekip aldı, hızlıca iki kere salladı. "Dik tut başını Şiyar," dedi fısıltıyla. Spreyin ucunu Şiyar’ın aralık duran dudaklarının arasına yerleştirdi. "Nefesini tamamen boşalt... Şimdi derin bir nefesle birlikte çek içine. Çek!" Tetikleme sesinin ardından Şiyar ilacı bütün ciğerine çekti. Nilüfer spreyi çekip parmaklarını çocuğun burnuna hafifçe bastırdı: "Tut içinde. Sayıyorum. Bir... iki... üç... Bırak şimdi." Şiyar’ın boğazından nihayet o tıkanıklığı yaran, ciğerlerini dolduran derin, hırıltılı bir hava dalgası geçti. Çocuğun gözlerindeki ölüm korkusu yavaşça dağıldı; moraran dudaklarına can geldi. Başını bitkin bir halde Nilüfer’in omzuna doğru bıraktı. Göğsü hala inip kalkıyordu ama artık nefes alıyordu. Nilüfer sırtını yavaşça sıvazladı. Az önceki buyurgan, sert halinden eser kalmamıştı; bir abla gibi, çok eskiden beri bu krizi bin defa yaşamış birinin alışkanlığıyla çocuğun saçlarını alnından geriye doğru itti. "Geçti," dedi, sesi ilk kez bu kadar yumuşak çıkmıştı. "Geçti tamam. Bir şey yok." Hevi hıçkırıklarla Şiyar’ın diğer yanına çöktü, Ronahi elini kalbine dayamış duvarın dibine yığılmıştı. Ben ise öylece, elim dizimin üstünde kalakalmıştım. Nilüfer’e bakıyordum.... Nilüfer Şiyar’ın tamamen rahatladığını anlayınca çocuğun başını incitmeden Hevi’nin kucağına doğru bıraktı. Üzerindeki hırkanın eteklerini toplayıp ayağa kalktı. Yüzü solgundu, ellerinin hafifçe titrediğini sadece ben fark ettim. Gözlerini kaçırıp masadaki yarım kalmış çayına doğru bir adım attı; sanki az önce bu konakta bir canı çekip almamış gibi, sıradan bir işi halletmiş gibi kenara çekilmek istedi. Önüne geçtim. Aramızda yarım adımlık bir boşluk kaldı. Nilüfer adımlarını durdurdu, gözlerini yerden kaldırıp doğrudan gözlerimin içine dikti. Yine o tanıdık, hafif çatık kaşları geri gelmişti ama bu sefer kalkanın altında bambaşka bir şey vardı. "Nereden biliyorsun?" dedim kısık bir sesle. Sesimin tonundaki o sarsıntıyı gizleyemedim. Nilüfer yutkundu. Boğazındaki o ince damar yine belirginleşti. "Annem," dedi sadece. Sesi kısıktı, yorgundu. "Son iki senesi böyleydi. Her gece boğulurdu kollarımda. Biliyorum işte." Başka tek bir kelime etmedi. Masanın etrafından dolanıp sabah oturmayı reddettiği sandalyeye doğru ağır adımlarla yürüdü. Oturdu ve dirseklerini masaya dayayıp ellerini birbirine kilitledi. Parmak uçlarının nasıl zangır zangır titrediğini, az önce Şiyar’ın başında bir kaya gibi duran kadının içten içe nasıl dağıldığını sadece ben görüyordum. Annesinin adı dudaklarından döküldüğü an odaya sinen o buz gibi yas, avlunun ortasında yeniden dikilmişti. Şiyar’ın yanına döndüm. Rengi yerine gelmeye başlamıştı ama hâlâ kesik kesik soluyordu; gözleri yorgunluktan kapanmak üzereydi. "Kalk bakalım aslanım," dedim, kolunun altına girip onu hafifçe yukarı çekerken. "Hevi, Ronahi... Alın içeri götürün. Odasına yatırın, pencereleri aralayın hava alsın. Ben doktoru arıyorum şimdi, gelip bir baksın." Hevi yaşlı gözleriyle başını salladı, Şiyar’ın diğer koluna girdi. Ronahi de yerdeki anahtarları alelacele toplayıp kardeşimin sırtına destek oldu. Üçü birbirine tutuna tutuna, avlunun sessizliğinde taş merdivenlere doğru ağır ağır ilerlediler. Basamakları çıkana kadar arkalarından baktım. Şiyar’ın o kapıdan içeri girdiği an ciğerinden kopan hırıltı hala kulaklarımdaydı. Saniyelerle oynamıştık. Eğer o sprey yukarıda olmasaydı, eğer o sırada Şiyar’ın panik atağını sakinlikle kıracak biri bulunmasaydı... Düşüncesi bile şakaklarımdaki damarları zonklatmaya yetti. Derin, ağır bir nefes verip arkamı döndüm. Konağın avlusunda sadece ikimiz kalmıştık. Hizmetliler bile eyvanın gölgesine çekilmiş, çıt çıkarmadan bekliyordu. Nilüfer masada öylece duruyordu. Önündeki soğumuş çay bardağına dikmişti gözlerini. İki elini masanın altına saklamıştı bu sefer; titremesini benden gizlemek için parmaklarını dizlerinin üstündeki kumaşa geçirdiğini biliyordum. Yüzü kireç gibiydi. Güçlü görünmek, kalkanını bir saniye bile indirmemek için insanüstü bir çaba harcıyordu ama omuzlarının çöküşü ele veriyordu onu. Adımlarımı masaya doğru yönelttim. Taş zeminde yankılanan botlarımın sesini duydu ama başını kaldırmadı. Yanına vardığımda duraksamadım. Masanın etrafından dolanıp tam sağında, sandalyenin hemen dibinde durdum. Gölgesi yüzüne vurduğunda çenesi hafifçe kasıldı, yine o savunma pozisyonuna geçti; ters bir şey söyleyeceğimi ya da hesap soracağımı sanıyordu. İki elimi sandalyenin kolçaklarına dayayıp birden üzerine doğru eğildim. Nilüfer beklemediği bu hamleyle hafifçe irkildi, başını hızla bana doğru çevirdi: "Ne yapıy—" Cümlesini tamamlamasına izin vermedim. Aramızdaki mesafeyi tek bir nefeste kapattım. Başımı hafifçe eğip dudaklarımı sol yanağına, tam elmacık kemiğinin üzerine bastırdım. Sert değil, aceleci değil... Sıcak, derin ve tartışmaya yer bırakmayan bir temasla yanağını öptüm. Nilüfer’in nefesi boğazında kurşun gibi düğümlendi. Bütün bedeni, sanki tenine kor bir demir değmiş gibi tek bir salisede baştan aşağı kaskatı kesildi. Gözleri şaşkınlıktan fal taşı gibi açıldı; dudakları aralık kaldı ama ciğerine çekecek tek bir gram hava bile bulamadı. Geri çekilmedim. Dudaklarımı yanağından milim milim ayırıp hemen kulağının dibine, boynundaki o ince damarın üzerine doğru eğdim. Ilık nefesim saçlarının arasına çarptı. "Teşekkür ederim," dedim fısıltıyla. Sesimdeki alaycı, sert kabuk tamamen sıyrılmıştı; gecenin karanlığında ona verdiğim o söz kadar çıplak, sahici ve derinden çıktı sesim. "Kardeşime olan yardımın için... Şiyar’ı oradan çekip aldığın için. Teşekkür ederim Laz kızı." Yavaşça doğruldum. Nilüfer bir heykel gibi donup kalmıştı. Eli havalandı, parmaklarının ucu öptüğüm yanağına doğru gitti ama havada asılı kaldı. Yanaklarına, boynuna doğru tırmanan koyu kırmızılık bu sefer öfkeden değildi; göğsü hızla inip kalkıyor, gözleri yüzümde geziniyor ama aklı az önce ne yaşandığını bir türlü toparlayamıyordu. Gözlerimi gözlerinden bir saniye bile ayırmadan masanın üzerindeki araba anahtarlarımı ve telefonumu aldım. Ceketimin önünü ilikleyip tek bir kelime daha etmeden dış demir kapıya doğru adımladım. Arkamda bıraktığım o derin, kurşun gibi sessizliğin içinde bu kez onun kalp atışlarının yankılandığını biliyordum.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD