Çay kaşığının sertçe tablaya vurmasıyla derin nefes alıp babama baktım.
Mağazada fazla kalmamış tüm her şeyi paketleyip Botan’la eve yollamıştım. Nilüfer yanımda kabanımın ucundan tutup yürüyordu; az önce terziye posta koyan kız, babamı görünce geri çekilmişti. Şimdi ise bir kafede oturmuş birbirimize bakıyorduk.
Babamın önündeki demli çaydan incecik bir duman tütüyordu, bardağa elini sürmemişti bile. Sol elindeki kehribar tespihin tanelerini ağır ağır aşağı kaydırıyordu. Bakışları masanın üstünde, Nilüfer’in kucağında sıkıca kenetlediği parmaklarına, parmağındaki kalın altın halkaya kilitliydi.
Karşıma dikilip hesap soracaktı elbet, hakkıydı; ama o hesabı Nilüfer’e ödetmeye niyetim yoktu. "Çayın soğuyacak baba," dedim bardağı işaret ederek.
Babam başını kaldırdı. Gözlerini Nilüfer’in elinden çekip dosdoğru bana dikti. "Aslanım... Bir şeyler duydum ama işin aslını senden duymak isterim."
Derin bir nefes aldım. Trabzon’da başlayıp buraya kadar gelen mevzuyu, bazı ayrıntıları atlayarak olduğu gibi anlattım. Babamdan bir şey saklamazdım; bu hayatta sözünü dinleyeceğim, karşısında boynumu bükeceğim tek adam oydu. En başından beri ona haber etmeyişim, bu işin sonunun nereye varacağını henüz kestiremeyişimdendi.
Babam beni dinledikten sonra uzun süre sessiz kaldı. Elindeki kehribar tespihi bir tur daha çevirdi. Masadaki çayın dumanı çoktan kesilmişti. Gözlerini yüzümden ayırmadan başını hafifçe iki yana salladı. "Keşke gizli saklı iş yapmasaydın."
"Hak veriyorum sana baba," dedim gözlerimi kaçırmadan. "Ama öyle gelişti. Seni çiğnemek gibi bir niyetim yoktu, bilirsin."
Babam bir şey demedi. Bakışlarını benden çekip yanımda oturan Nilüfer'e çevirdi. "Başın sağ olsun bu arada kızım."
Nilüfer babamın bu sakinliğini beklemiyordu herhalde; bir an duraksadı, boğazını temizleyip hafifçe doğruldu. "Sağ olun Zervan Bey."
Babam önüne döndü, soğuyan çay bardağını tabağıyla birlikte hafifçe kenara itti. İki elini masanın üstünde birleştirip bana baktı. "Şimdi ne olacak? Düğün, resmi nikah... Ne yapmayı planlıyorsunuz?"
Babam olayın adını koymuştu; aşiretin diline düşmeden, kapının adını lekelemeden ne gerekiyorsa yapma niyetindeydi. Ağzımı açıp "Gerekeni yapacağız baba" diyecektim ki yanımdan gelen sesle kelimeler boğazımda tıkandı.
"Biz boşanacağız."
Ben daha konuşamadan Nilüfer’in lafı masanın ortasına bırakmasıyla ikimiz birden başımızı ona çevirdik. Masaya kurşun sıksa bu kadar olmazdı. Gözlerimi kısıp yanımda dimdik duran, gözünü bile kırpmadan Zervan Kozcu’nun yüzüne bakan kıza baktım. Karşısındaki adamın kim olduğunu, tek bir sözüyle bu şehirde neyi değiştirebileceğini hiç hesaba katmıyordu.
Masanın altından kabanının kenarını sıktım. "Laz kızı bunu konuşmuştuk ya," dedim dişlerimin arasından.
"Evet ve ben kararımın arkasındayım."
"Nilüfer?" Babamın araya girmesiyle Nilüfer bakışlarını benden çekip babama döndü. Masadaki bardağa uzanıp kalan sıcak çayı tek dikişte kafaya diktim; boğazımı yaka yaka indi mideye. Ama o boşanma lafı sıcak çaydan daha çok yakıyordu içimi, Allah biliyordu ya.
"Buyrun efendim," dedi Nilüfer, sesini düz tutmaya çalışarak.
"Boşanmak mı istiyorsun?"
"Evet." Kısa, net ve hızlı bir cevap. Ortada mantıklı tek bir gerekçe yokken hem de.
"Neden?" dedi babam, ses tonunu milim yükseltmeden. "Oğlumun bir kusuru mu var?"
"Hayır. Sadece ikimiz de birbirimize yabancıyız." Duyduğum lafla kendimi tutamayıp güldüm. Başımı hafifçe yana eğdim. Yabancıymış... Aynı teni, aynı yatağı paylaştığım kadın bana yabancıymış. Her gece göğsüme yatırdığım, kokusunu ezberlediğim kız bana yabancı olduğunu söylüyordu.
Şaka yapıyor olmalıydı.
Nilüfer kaşlarını çatıp bana döndü. "Komik mi?"
"Değil mi Nilüfer?" dedim, gözlerimi gözlerine dikerek. "Babam sayende beni azarlayamıyor bile, fark ettiysen. Saçma sapan konuları açmanın alemi yok."
"Saçma değil tamam mı? Neden istemediğimi anla artık!"
"Çün—"
"İkiniz de kesin sesinizi." Babamın tek bir cümlesi masadaki havayı bıçak gibi kesti. İkimiz birden sustuk. Derin bir nefes verip önüme döndüm. Babam tespihini masanın kenarına bıraktı. Sırtını hafifçe sandalyeye verip önce bana, sonra Nilüfer’e baktı.
"Anladığım kadarıyla oğlumun halt yemesiyle evlenmişsiniz," dedi babam, tane tane konuşarak. "Ve aynı şekilde, Mervan’ın karısı olmana rağmen aylarca seninle iletişime geçmemesi de seni incitmiş. Gurur yapmışsın. Buraya geleli de birkaç gün olmuş ve hemen boşanmak istiyorsun, öyle mi?"
Nilüfer babamın bu tespitleri karşısında tek kelime bulamadı; sadece başını hafifçe öne eğip sallamakla yetindi.
"Boşanma isteğini ciddiye alabilirdim," dedi babam. "Eğer geçerli, mantıklı tek bir nedenin olsaydı. Ama belli ki siz daha birbirinize şans bile vermemişsiniz."
"Zervan Bey, biz birbirimizi tanımıyoruz," diye diretti Nilüfer, boyun eğmek istemeyerek.
"Olabilir," dedi babam gayet rahat bir tavırla. "Ben de eşimle üç gün içinde evlenmiştim. Bu boşanmak için geçerli bir sebep değil. Şans vereceksiniz birbirinize. Oturacaksınız, yaşayacaksınız. Baktınız hala olmuyor... O zaman herkes kendi yoluna gider."
Babamın son lafı masanın ortasına koca bir mühür gibi indi. Bardağını tabağına bıraktı; arkasına yaslanıp kehribar tespihini parmaklarında yavaşça gezdirmeye devam etti. Zervan Kozcu bir kere kestirip attı mı onun üstüne laf söylenmeyeceğini ben yanına geldiğim gün öğrenmiştim.
Ama sol tarafımda oturan belanın bundan haberi yoktu tabii. Dağdan inmişti, kural bilmezdi, nizam tanımazdı.
Göz ucuyla Nilüfer’e kaydı bakışlarım. Dudaklarını birbirine öyle bir bastırmıştı ki çenesindeki ince çizgi bembeyaz kesilmişti. Göğsü kabanının altında hızlı hızlı inip kalkıyordu. Babama karşı doğrudan sesini yükseltememenin hırsı boğazına dizilmişti; yanıyordu resmen. İçimden bir gülme geldi. Oh olsun sana Laz kızı.
Masanın altından kabanının ucunu iki parmağımın arasına sıkıştırdım. Kendime doğru hafifçe çekerken babamın duymayacağı bir fısıltıyla eğildim. "Duydun babamın lafını. Şans verecekmişsin bana."
Nilüfer bacağını hırsla geriye çekip kabanını elimden kurtardı. Gözlerini babamdan ayırıp dosdoğru yüzüme çevirdi. Gözlerinde öyle bir yangın vardı ki, hafifçe üflese masayı ateşe verirdi. Babamın iki karış ötemizde oturuyor olması ona zerre kadar geri adım attırmıyordu.
"Babanın lafı beni bağlamaz Mervan," dedi, sesini kısarak ama kelimeleri suratıma çarpar gibi. "Kendi kendinize karar alıp durmayın. Kimseye şans falan vermeyeceğim."
Dudağımın kenarı seğirdi. Kızdaki ciğere bak sen. Koca Zervan Kozcu karşısında oturuyor, bana laf yetiştirme derdinde.
"Babama söylesene bunu?" dedim fısıltıyla, keyfimi gizlemeden. "Hadi kalk de ya, 'Ağa senin hükmün bana sökmez' de. Niye bana çemkiriyorsun sadece?"
"Seninle muhatabım çünkü ben!" Çatalını tabağın kenarına hafifçe vurdu, gözlerini kısıp yüzüme doğru yarım santim eğildi. "Babanızın arkasına saklanıp bana burada ortak hayat dayatamazsınız. Ben seninle aynı evin içinde bir gün daha durmam."
"Durursun Laz kızı," dedim arkama biraz daha rahat yaslanarak. "Paşa paşa durursun. Babam ne dediyse o. Oturacağız, yaşayacağız."
"Yaşamayacağım!" Babamın oturduğu taraftan fincanın tabağa değme tıkırtısı geldi. Göz ucuyla baktım; babam çayından ufak bir yudum alıp önüne bakıyordu. Bizi duyduğunu, bu fısıltılı dalaşmayı adım gibi bildiğini görüyordum ama hiç bozuntuya vermiyordu.
Karşısında herkes ceket ilikleyip sus pus otururken, oğlunun burnunun dibinde bir kızın çatır çatır diklenmesini göz altından izliyordu ihtiyar kurt.
Nilüfer benim bu rahat tavrımı, babamın da araya girmeyişini görünce iyice köşeye sıkıştı. Kafasındaki bütün planlar çökmüştü; buraya gelirken babamın beni azarlayacağını, "Bu kızı nereden buldun, derhal boşa" diyeceğini falan sanıyordu herhalde garibim. Evdeki hesap çarşıya uymayınca içindeki hırçınlık yine şirazesinden çıktı.
"Günü gelince görürsün sen," dedi, sesini dik tutmaya çalışarak. "Kapıdan çıkıp gideceğim ben. Senin gibi biriyle bir ömür çürüteceğimi mi sanıyorsun?"
"Benim gibi biri derken?" dedim, ses tonumu hafifçe alaya sararak.
"Baskıcısın, zorbasın, her şeyi zorla elde edebileceğini sanan birisin işte." Çenesini biraz daha havaya dikti; kelimeleri içimi yakmak istercesine tek tek ayırarak dizdi masaya: "Ben kendi dengime göre birini bulurum. Bir gün evleneceksem de... Gerçekten seveceğim, aşık olacağım biriyle evlenirim. Anladın mı? Ben aşık olacağım adamın karısı olurum."
O son cümle masanın ortasına bir laf gibi değil, beynimin içine sıkılmış kör bir kurşun gibi düştü. Yüzümdeki alaycı tebessüm tek bir salisede silindi. Damarlarımdaki kanın çekildiğini hissettim.
Kendi dengiymiş... Başka biriymiş... Aşık olacakmış... Kimin karısı olacakmış?!
Göğsümün içindeki bütün hava kurşun gibi ağırlaştı. Aramızdaki o didişme tek bir nefeste buz kesti. Gözlerimi kısıp bedenimi masaya doğru eğdim. "Sen ne dedin az önce?" dedim.
Nilüfer yüzümdeki bu ani ve vahşi değişimi görünce bir an duraksadı. Yutkundu; ama fıtratındaki o geri vites bilmeyen Karadeniz inadı yüzünden lafını geri almadı. Yine de gözlerinin dibindeki o tereddüdü, ne halt ettiğini yeni anlayan o ürpertiyi net gördüm.
"Ne duyduysan onu dedim," dedi, sesini dik tutmaya çabalayarak. "Aşık olacağım birini—"
"Ağzını topla Nilüfer," dedim fısıltıyla, kelimeleri dişlerimin arasında eze eze. Masada babam varmış, kafede millet varmış zerrece umurumda değildi o saniye. Gözlerimi doğrudan gözbebeklerine çaktım: "Aklını başına al, o kelimeyi bir daha ağzına alma. Kime aşık oluyormuşsun sen? Kimin karısı oluyormuşsun?!"
"Mervan—"
"Bana bak," dedim, yüzümü yüzüne bir karış kalana kadar yaklaştırarak. Kan beynime öyle bir sıçramıştı ki şakaklarım zonkluyordu.
"Senin kaderin de, soyadın da, mezarın da benim yanımdadır. O ağzından bir daha başka bir erkeğin lafı, sevdası, hayali çıkarsa... Yemin olsun bu şehri de o Trabzon'u da başına yıkarım senin! Duydun mu beni?! Aklından bile geçirmeyeceksin lan o lafı!"
Nilüfer göğsü hızla inip kalkarak bana baktı; yüzü öfkeden ve hırstan kireç gibi bembeyaz kesilmişti. Tam o saniyede babamın elindeki kehribar tespih masaya tok bir sesle indi. "Mervan!"
Gözlerimin önünü kapatan perde, kulağıma çarpan o tek kelimeyle bir anda delindi. Nilüfer’in yüzüne bir karış mesafede duran başımı geri çekmek zorunda kaldım. Şakaklarımdaki zonklama dinmedi; kanım hala damarlarımda kaynıyordu ama karşımda duran adam Zervan Kozcu’ydu. Gözlerimi Nilüfer’in yeşil gözlerinden zorlukla koparıp babama çevirdim.
Babam tespihini masanın üzerinde tutuyordu. Bakışları yüzüme öyle bir kilitlenmişti ki, az önce Nilüfer’e savurduğum bütün yangın içimde donup kaldı. Yüzünde bağırıp çağıran bir öfke yoktu; ama bir babanın oğluna duyduğu hayal kırıklığı vardı.
"O nasıl laf lan?" dedi babam, sesini kafedekilerin duymayacağı bir perdede tutarak ama masanın altına dinamit koyar gibi tane tane. "Ne biçim konuşuyorsun sen karınla?"
Yutkundum. Adem elmam boğazıma battı. Masanın altındaki yumruğumu milim gevşetemedim ama babama karşı tek bir ses bile çıkaramadım.
"Cevap ver Mervan," dedi babam, gözlerini gözlerimden bir milim ayırmadan. "Ben annenle bir gün bu şekil konuştum mu ha? Bir gün benim ağzımdan böyle laf duydun mu sen?"
Kelimeler göğsümün ortasına balyoz gibi indi.
Duyamazdım. Babam anneme bir kere bile sesini yükseltmemişti. Bütün aşiret karşısında diz çökerken, Zervan Ağa kapıdan içeri girdiği an annemin karşısında sesini yumuşatır, o koca heybetini kapının ardında bırakırdı. Ben o adamın gölgesinde büyümüştüm. Şimdi ise burnumun dibindeki kıza dişlerimi gösterip tehdit savuruyordum. İçimden kendime okkalı bir küfür bastım; babamın karşısında hayatımda ilk defa boynumun büküldüğünü hissettim.
"Duymadım baba," dedim kısıkça, bakışlarımı masaya indirerek.
"Duymadın tabii," dedi babam, tespihin imamesini parmaklarının arasına sıkıştırarak. "Erkek adam, karşısındaki kadının başına şehir yıkmakla tehdit savurmaz. Hele karısına... Asla. Karına sahip çıkacaksan yüreğinle, aklınla, sabrınla sahip çıkacaksın. Sokaktaki serseriler gibi dişini göstererek değil."
Yanaklarımın ısındığını, içimin cayır cayır yandığını hissettim.. Ama babam haklıydı; o kadar haklıydı ki lafının üstüne tek bir hece koyamazdım.
Göz ucuyla Nilüfer’e baktım.
Kabanının yakasını tutan parmakları donup kalmıştı. Babamın bana böyle çıkışacağını beklemiyordu besbelli. G
Babam önüne döndü. Ceketinin iç cebinden cüzdanını çıkarıp masaya çayların parasını bıraktı. Tespihini sol eline toplayıp oturduğu sandalyeden ağırbaşlı bir vakarla kalktı. Boyu, kalıbı ve geniş omuzlarıyla masanın tepesinde dikildiğinde ikimize de aynı ciddiyetle baktı.
"Kalkın," dedi babam, tartışmaya yer bırakmayan bir otoriteyle. "Kafede milletin ortasında dalaşacak yaşları çoktan geçtiniz. Eve gidiyoruz. Anneniz evde bekliyor, bu meseleyi orada adam gibi konuşacağız."
Babam arkasını dönüp kafenin kapısına doğru ağır adımlarla yürümeye başladı.
Ben de derin, ciğerimi yakan bir nefes bırakıp ayağa kalktım. Ceketimin önünü ilikledim. Nilüfer hala oturduğu yerde, kabanına sarınmış halde duruyordu. Masaya doğru eğildim; az önceki vahşi hiddetimi bastırmıştım ama gözlerimdeki o geri adım atmayan kararlılığı yüzüne vurdum:
"Kalk Laz kızı," dedim fısıltıyla. "Düş babamın arkasına. Evde 'başka adam' masalını seninle ayrıca konuşacağız zaten."
✨
Salonda oturmuş babama bakıyorduk hepimiz. Hevi babamı kapıda görür görmez koşup boynuna atılmıştı. Tabii Zervan Kozcu'nun biricik prensesiydi. Ardından Şiyar'la, Ronahi'yle de güzelce vakit geçirmişlerdi. Eve geldiğimde annemin uyuduğunu söylemişti Hevi. Onu çok özlemiştim ama dinlenmesi şarttı.
"İyi ki geldin baba, çok özlemiştim seni."
"Ben de seni Hevim, ben de."
"Ama abim olmasa gelmeyecektin."
"Abinin halt yemesi işi erkene aldırdı o kadar, gelirdim kızım. Aklım sizdeyken ne kadar uzakta kalabilirim?"
Laf doğrudan bana dokundu tabii. Babamın yanında dururken içimden bir sabır çektim. Hevi’nin başını babamın omzuna yaslayıp bana bıyık altından sırıttığını görüyordum; fırsatını buldu mu abisine yüklenmeden duramazdı. Şiyar da oturduğu yerden hafifçe güldü, Ronahi ise durumu toparlamak ister gibi önüne baktı.
Babamın karşısında boynum kıldan inceydi. Haklıydı da; işi buraya kadar getiren, kafede millete rezil olma raddesine vardıran bendim. Bir şey diyemedim, sadece ayakta bekledim. Gözüm iki adım geride duran Nilüfer’e kaydı.
Karşıdaki bu manzaraya, babamın Hevi’nin saçını okşamasına, Şiyar’ın sırtına el koymasına öyle bir bakıyordu ki, içimdeki yangın bir anlığına duruldu. Kendi evinde, dağ başında tek bir baba şefkati görmeden büyümüştü. Anasını yeni gömmüş, yapayalnız kalmış bir kız için bu salonun ortasındaki sıcaklık yabancıydı, uzaktı.
Dik duruşun arkasında bir yabancılık, bir yetimlik vardı.
Babam Hevi’nin omzunu sıvazlayıp başını kaldırdı. Bakışları salonda gezindi, kapının önünde dikilen Nilüfer’in üzerinde durdu. Elini dizine vurdu, karşısındaki boş koltuğu işaret etti.
"Nilüfer. Dikilme öyle ayakta. Çıkar kabanını, geç otur şöyle."
Nilüfer koltuğa bakmadı bile. Bir adım bile atmadı. Sırtını biraz daha dikleştirdi, ellerini ceplerinden çıkarmadan başını hafifçe öne eğdi. "Yoruldum... Dinlensem daha iyi olur," dedi.
Babam üstelemedi. Yüzündeki ifadeyi bozmadan başını hafifçe salladı. Nilüfer başka tek kelime etmeden arkasını döndü. Yüzüme bile bakmadan merdivenlere yönelip adımlarını sayar gibi yukarı çıktı. Kapının kapanma sesi aşağıya kadar gelmedi ama gittiğini hissettim. O gözden kaybolunca babam Hevi’ye ve Şiyar’a baktı.
"Hadi bakalım," dedi babam, dizlerine vurup toparlanarak. "Siz de kalkın odalarınıza geçin. Abinizle konuşacaklarım var."
Hevi laf ikiletmedi; babasının yanağını öpüp kalktı. Şiyar ile Ronahi de ayaklanıp sessizce yukarı çekildiler. Ayak sesleri üst kata dağıldı, kapılar kapandı. Koca salonda sadece babamla ikimiz kaldık. Tıpkı eski günlerdeki gibi.
Babam ceketinin önünü çözdü. Ceketin sol cebinden kehribar tespihini çıkarıp dizinin üzerine bıraktı.
"Geç otur şöyle Mervan," dedi. Karşısındaki tekli koltuğu işaret etti parmağıyla. "Dikilip durma başımda."
Ayakta durdukça dizlerimin bağı çözülecekmiş gibi bir ağırlık bindi omuzlarıma. İki adım atıp koltuğun ucuna iliştim. Dirseklerimi dizlerime dayayıp ellerimi birbirine kenetledim. Parmak boğumlarımın bembeyaz kesildiğini fark ettim. Babam tespihi eline aldı. İlk habbeyi parmağının ucuyla kaydırdı; tıkırtısı salonun içinde yankılandı.
"Çok dik bakıyorsun oğlum," dedi, gözlerini yüzümden ayırmadan. "Gözlerinin içi kan çanağı gibi.Kızın karşısında bir tek silahını çekip masaya koymadığın kaldı. Ne bu öfke?"
İçimden bir nefes çektim. Ciğerlerim yandı. Ne bu öfke mi? Bilsem söylerdim zaten. Bilsem, babama 'şu yüzden' der, hesabı kapatırdım. Ama göğsümün ortasında öyle bir sıkışma vardı ki, Nilüfer'in ağzından çıkan boşanma lafı bile kanımı beynime fışkırtmaya yetmişti. Başka bir erkeğin adının onun dudaklarından dökülme ihtimali bile içimdeki bütün köprüleri ateşe veriyordu.
"İmkansızlıkları konuşuyor baba," dedim, bakışlarımı halının üzerindeki desenlere sabitleyerek. " Yok sayıyor beni."
"Sen onu var saydın mı ki?" Laf, göğsümün sol yanına kurşun gibi çarptı. Başımı kaldırıp yüzüne baktım. Babam bir habbe daha kaydırdı.
"Kızı nikahına aldın, aylarca bir başına bıraktın. Şimdi de karşında sana biat etmesini, boyun eğmesini bekliyorsun. Öyle mi aslanım? Bir kadının başını eğmek bu kadar kolay mı sanırsın sen?"
Cevap veremedim.Nilüferi düşündüm... Bir an bile bana teslim olmamıştı. Bir an bile gözlerini kaçırmamıştı benden. Babam tespihi durdurdu. Sırtını koltuğa tam verdi, gözlerini hafifçe kısıp doğrudan gözbebeklerimin içine baktı. Öyle bir baktı ki, içimdeki bütün perdeleri aralayıp sakladığım ne varsa çekip alacak sandım.
"Seviyor musun onu?" Duyduğum soruyla kaskatı kesildim.
Zihnimin içi bir anda uğuldamaya başladı. Seviyor musun... Kendi kendime bile itiraf edemediğim şeyi babam öylece masanın ortasına bırakmıştı.
Seviyor muydum? Ulan kızı gördüğüm ilk andan beri aklım başımdan gitmişti. Yanımda olmadığı her dakika içimde bir şey eksiliyordu. Gece koynuma girip kokusu yastığa sindiğinde dünyayı yakacak kudreti buluyordum kendimde. Ama aynı kız ağzını açtığı an, gözlerini dikip bana meydan okuduğu an içimdeki bütün şeytanlar uyanıyordu.
"Baba... Yani..." diye geveledim. Sesim boğazımdan zor çıktı. "Karımdır. Korumak, kollamak benim vazifem. Ama sevmek..."
"Kem küm etme Mervan," dedi babam, ses tonunu milim yükseltmeden ama lafı kestirip atarak. "Babanım ben senin. Nefes alışından anlarım ne hissettiğini. Vazifeymiş... Sen o kızı başka yere koymuşsun. Ama koyduğun yeri kendin bile bilmiyorsun."
Yutkundum. Haklıydı. O kadar haklıydı ki karşı çıkacak tek bir yalan bile bulamadım kendime.
"Belli ki içinde çözmediğin şeyler var Mervanım," dedi babam, sesini bu sefer biraz daha yumuşatarak. "Ama kız çok hırçın. Her lafı bir mermi gibi savuruyor. Ve sakladığı bir şeyler var, bakışları ele veriyor. Çektiği bir yük var. Ne biliyorsun hakkında?"
Düşündüm. Kafamın içinde bir tarama yaptım; onunla geçirdiğim günleri, suskunluklarını, gözlerine çöken kederi getirdim gözümün önüne. Ne biliyordum sahi? Kızgınken dudağını ısırdığını biliyordum. Canı yandığında daha da dikleştiğini biliyordum. Kokusunu biliyordum, teninin sıcaklığını biliyordum... Ama içini? O kafasının içindeki labirentleri zerre kadar bilmiyordum.
"Gizemli kutu baba," dedim, derin bir yenilgiyle başımı iki yana sallayarak. "Hiçbir şey bildiğim yok. Ağzını açıp tek bir derdini dökmedi önüme. Ne sorarsam tersliyor, ne söylesem duvar örüyor. İki adım yaklaşsam arkasını dönüp gidiyor."
Babamın bıyıklarının altından çok hafif bir tebessüm geçti. "Kutuyu açmayı denememişsin ki."
Kaşlarım çatıldı. "Nasıl denememişim baba? Ne istese önüne sererim. Buraya getirdim, kanatlarımın altına aldım, kimseye laf ettirmedim-"
"Kaba kuvvetle, otoriteyle kutu açılmaz oğlum," diye kesti babam sözümü. Tespihi sol elinin ayasına bıraktı. "Sen onu kanatlarının altına almadın; onu kendi kafesine tıkmaya çalıştın. Hemen sana açılsın, hemen boyun eğsin istiyorsun. Öyle olmaz. Sabırlı olman lazım. Acısı var o kızın; anasını toprağa vermiş. Daha yasını bile tutamamış. İçindeki acıyı yaşamasına fırsat vermeden, kocalık taslıyorsun."
Derin nefes alıp babacan şekilde devam etti. "Bekleyeceksin. Hırçın olacak tabii. Kapana kısılmış kurt gibi sağa sola saldıracak. Ama sen sabrınla duracaksın. Sen o kapı gibi, kaya gibi sağlam durursan, fırtına diner, her şey rayına oturur."
Söylediği her cümle, kafamın içindeki öfkeyi tek tek eritti. Kendimi bildim bileli babamın bu evde nasıl durduğunu hatırladım. Annem bir şeye kızıp tek kelime etmediğinde bile babamın kapı eşiğinde sabırla beklediği akşamları düşündüm.
"Sen de annemin kalbini böyle mi aldın baba?" dedim. Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı ama gözlerimin dibindeki mahcubiyet duruyordu.
Babam tespihi tamamen durdurdu. Parmakları imamenin üzerinde kaldı. Yüzüne öyle duru, öyle tarifsiz bir baba tebessümü yerleşti ki, şaşırmaktan kendimi alamadım.
"Benim kalbimi ilkin annen değil Mervanım..." dedi babam, bakışlarını tavandan çekip doğrudan gözlerimin içine dikerek. "...sen almıştın."
Göğsümün ortasına öyle bir ağırlık oturdu ki, nefes bile alamadım. Boğazımda koca bir düğüm oluştu. Ne bir laf edebildim ne de oturduğum yerde kımıldayabildim. Zarzor hatırladığım o yaşlarımı, anılarım gözlerimin önüne geldi.
Babam ellerini dizlerine vurup ayağa kalktı. Boyu, kalıbı salonun tavanına uzanır gibi heybetle dikildi önümde. Yanımdan geçerken durdu; iri, nasırlı elini omzuma koydu. Öyle bir sıktı ki, sırtımdaki bütün o kamburu söküp aldı sanki.
"Hadi aslanım," dedi babam, son sözünü mühürler gibi. "Çık karının yanına. Ama bu sefer aklınla, sabrınla çık."