Karşımda imam efendi, yanımda başörtülü Nilüfer.
Bu yaşadıklarım bana hayatın resmen taşşak geçmesi gibi gelse de hayır, öyle değildi; her şey gerçekti. Yan tarafımda, emanet gibi oturan kıza şöyle bir baktım. Yüzünü ilk defa bu kadar yakından, ezberler gibi uzun uzun inceledim. Küçük burnu, ela ile yeşil arası gidip gelen garip gözleri, ne ince ne kalın dudakları ve yanağındaki o küçük ben... Güzeldi. Güzeldi de Karadeniz’in deli, asi kanı vardı işte damarında.
Odanın içinde sadece sobanın uğultusu ve yerde diz çökmüş oturan imamın önündeki kâğıtları karıştırma sesi vardı. Dursun amca kapının eşiğine tabure atmış, şahidin biri olarak kasketini dizine koymuş bekliyordu. Yanında da köyden getirdiği güvendiği bir ihtiyar daha vardı.
Nilüfer’in anası ise sedirin köşesine yığılmış, sırtına iki yastık koymuş vaziyette bizi izliyordu. Kadının nefesi her zamanki gibi hırıltılıydı ama gözlerinde dün geceki panik yoktu; sanki kızını bir uçurumun kenarından çekip almış gibi tuhaf, yorgun bir rahatlama vardı yüzünde.
İmam gözlüğünü burnunun üstüne indirip başını kaldırdı. "Mehir ne yazalım oğlum?" diye sordu bana doğru. "Konuştunuz mu kendi aranızda?"
"Konuşmadık," dedim düz bir sesle. "Sen yüz gram altın, bir de Mardin’deki arazilerden birinin tapusunu yaz hoca."
Dursun amca kaşlarını hafifçe kaldırıp bıyık altından baktı. İmamın kalemi kâğıdın üstünde duraksadı ama daha yazamadan Nilüfer lafa girdi. "Gerek yok." Sesi kısıktı ama odadaki herkesin kafasını çevirmesine yetti. Başını hocaya çevirmişti, bana dönüp bakmıyordu bile. "Hiçbir şey istemiyorum ben."
"Saçmalama Nilüfer," dedim, sesimi hafifçe sertleştirerek. "Adettendir, ne gerekiyorsa o yazılacak."
"Bana usulü adeti öğretme Mardinli," dedi, başını hafifçe yana yatırıp dik dik gözlerimin içine bakarak. Fısıltıyla konuşuyordu ama her kelimesi jilet gibiydi. "Ben senin paranın peşinde değilim. Annemin başı dik kalsın diye oturuyorum bu minderde. Tek kuruşunu da istemem."
"Yaz hoca," dedim imamın gözlerinin içine bakarak, kızı tamamen duymazdan geldim. "Yüz gram altın, bir de tarla ayrıca trabzonda bir dönüm fındıklı. Ne dediysem o."
İmam bir bana, bir Nilüfer’in kilitlenmiş çenesine baktı; sonra aradaki gerilimden ürkmüş olacak ki üstelemeden kalemi oynattı. "Pekala, hayırlısı olsun..."Sıra o kaçınılmaz suale geldiğinde odadaki çıt sesi bile kesildi.
"Zervan oğlu Mervan... Müzeyyen kızı Nilüfer’i eşliğe kabul ettin mi?" Yüzümü bile çevirmeden, gözlerimi karşımdaki duvara sabitledim. "Ettim."
İmam iki kere daha sordu. Her defasında aynı netlikle cevap verdim. Sonra kıza döndü. "Müzeyyen kızı Nilüfer... Zervan oğlu Mervan’ı eşliğe kabul ettin mi?"
Nilüfer bir an durdu. O kadar uzun sustu ki, Dursun amca boğazını temizleyip yerinde kıpırdandı, anası da oturduğu yerden hafifçe doğrulup endişeyle kıza baktı. Tülbentin altından sıkıca kenetlediği parmaklarına baktım; tırnakları avucunun etine gömülmüştü. Sonunda başını hafifçe kaldırdı. Gözleri bir saniyeliğine bana değdi; içinde ne bir heves vardı ne de bir kabulleniş. Sadece mecburiyetin getirdiği çaresizlik vardı.
"Ettim," dedi. Sesi çatallamadı ama dudaklarının hafifçe titrediğini sadece ben fark ettim. Üçüncüde de aynı cevabı verdiğinde imam ellerini semaya açtı, kısa bir dua okudu. Fatiha çekilip eller yüze çalındığında artık geri dönüşü olmayan bir yolun tam ortasındaydık.
İmamla köyden gelen adam dualarını edip, Dursun amcanın uzattığı zarfı ceplerine koyarak kalktılar. Dursun amca kapıdan çıkarken omzumu sıvazladı. "Ben aşağıdayum uşağum. Sabah erkenden alırım seni, havalimanına geçerük. İş uzamasun."
"Tamam amca," dedim. Onlar gidince odada sadece dördümüz kaldık. Nilüfer başındaki tülbenti tek bir hırçın hareketle çözüp sedirin kenarına fırlattı; koyu kahve saçları omzuna döküldü. Yüzü yangın yeri gibiydi. Hemen anasının yanına geçti, dizlerinin üstüne çöküp kadının zayıf, damarlı elini iki avucunun arasına aldı.
"Oldu mu ana?" dedi, sesi kırgınlıkla titreyerek. "Rahatladı mı için?"
Kadın titreyen elini kaldırıp kızının yanağını okşadı. Gözleri dolmuştu. "Kızma bağa yavrum... Bu dünyanın kahrı çoktur, lafı daha çoktur. Ben yarın öbür gün toprağa girdiğimde arkanda bir laf bırakamam. Kıyma bana."
Nilüfer başını anasının kucağına koyup sustu. Anasının kucağında küçücük kalmış bir çocuğa dönmüştü.
Ceketimin iç cebinden cüzdanımı çıkardım. İçindeki nakit paranın tamamını ve yedek kredi kartımı masanın üstüne, tahta sehpanın tam ortasına bıraktım. Bir de cebimdeki kâğıt parçasına numaramı yazıp üstüne koydum.
"Bu burada dursun," dedim, sesimi odadaki o hüzne uydurarak alçak tuttum. "İlaçtır, hastanedir, doktor ne derse ne lazımsa buradan karşılayacaksın."
Nilüfer başını anasının dizinden kaldırdı, masadaki paraya baktı, sonra bana döndü. Gözleri alev alevdi. "İstemez. Al onu oradan."
"Sana sormadım," dedim, taviz vermeyen bir sesle. "Annenin ilacı var, bakımı var. Köy yerinde millete el açacak halin yok. Karımsın artık, benim baktığım yerde senin yokluk çekmen gibi bir ihtimal yok. Konu kapandı."
"Mardinli—"
"Nilüfer, yorma beni," diyerek kestirip attım. Yaram sızlıyordu, başım ağrıyordu. Kapıya doğru yöneldim. "Hava alacağım."
Sundurmaya çıkıp derin bir nefes aldım. Gece dağın üstüne çökmüştü, sis yine fındıklıkların arasından beyaz bir duman gibi tütüyordu. Arkamdaki kapı yavaşça açıldı, ardından hafif adımlar basamaklara yaklaştı. Nilüfer’in geldiğini arkamı dönmeden, kokusundan anladım; o sabun ve leylak karışımı koku yine ayazın içine karışmıştı.
Yanımda durdu, kollarını göğsünde kavuşturdu. Sırtında yine o yeşil hırkası vardı, hava buz gibi olmasına rağmen titriyordu ama içeri girmeye niyeti yok gibiydi. "Yarın sabah gidiyorsun yani?" dedi, dümdüz bir sesle. Karşıdaki karanlık dağlara bakıyordu.
"Gidiyorum," dedim, ellerimi montumun ceplerine sokup yan profiline bakarak. "Burada kalmamın bir anlamı yok. İşim gücüm var, aşiret var, tarlalar var. Bir de dün gece arkamdan sıkan o itlerin hesabını sormam lazım."
Dudağının kenarı alayla kıvrıldı ama gözleri gülmüyordu. "Mardin’in ağasısın ya... Tabii, kan davası kovalaman lazım."
"Ağalıkla alakası yok, can güvenliğiyle alakası var," dedim, bir adım ona doğru dönerek. "Ayrıca lafımı unutmadım. Şartını kabul ettim, burada kalacaksın. Ama tek bir kuralım var."
Başını çevirip gözlerimin içine baktı. Rüzgâr saçlarının birkaç telini yüzüne savurdu. "Neymiş o kural?"
"Bana bak Nilüfer," dedim, ses tonumu fısıltının hemen üstünde, sert ve oturaklı tutarak. "Bu yüzük parmağına takıldı bir kere. Adın adıma bağlandı. Köy yeridir... Arkamdan laf getirecek, adımı yere düşürecek tek bir hareketini duyarsam, uçağa atlar gelirim, seni kolundan tuttuğum gibi bu dağdan indiririm götürürüm. Anladın mı beni?"
Gözlerini bile kırpmadı. Bir adım öne çıktı, hokka burnunu yine o tanıdık inatla havaya dikti. Boyu göğsüme zor geliyordu ama duruşundaki meydan okuma koca bir orduya yeterdi. "Sen beni yosma kadınlarla karıştırdın herhalde Mardinli," dedi, kelimelerin üstüne basa basa.
"Benim şerefim senin adınla var olmadı ki senin adınla kirlensin. Sen asıl kendine bak. Oraya gittiğinde karın olduğunu unutursan, bir gün o konağın kapısına dayandığımda tahtını başına yıkarım senin."
Dudağım istemsizce yukarı kıvrıldı. Bu kızın dilindeki zehir bile insanı tuhaf bir şekilde kendine çekiyordu; ne korkusu vardı ne de geri vitesi. "Görürüz Laz kızı," dedim, ona doğru yarım adım atıp aramızdaki mesafeyi kapatarak. Yüzüne eğildim. "O konağın kapısına tek parça gel de... Tahtı yıkmayı o zaman düşünürsün."
Gözleri bir an dudaklarıma kaydı, sonra hızla yeniden gözlerime kilitlendi. Çenesini hafifçe geriye çekti ama geri adım atmadı. "Geleceğim," dedi fısıltıyla. "Annemin toprağı soğuduğu gün... O kapıya dikileceğim. Kaçacak delik ararsın o zaman."
"Bekliyorum," dedim, sesim boğuklaştı.
Aramızdaki mesafe o kadar azdı ki, solukları burnumun ucuna, oradan dudaklarıma çarpıyordu. Dağın dondurucu ayazı bile teninden yükselen garip harareti kesmeye yetmiyordu. Dik durmaya çalışıyordu ama kollarını birbirine öyle sıkı sarmıştı ki çenesinin hafif hafif titrediğini gördüm. Sinirden miydi, soğuktan mıydı, yoksa annesinin çaresiz hali yüzünden içinde tuttuğu ağlama krizinden miydi bilmiyordum. Ama titriyordu.
Elimi montumun cebinden çıkarıp koluna uzandım. Parmaklarım hırkasının üstünden dirseğine değdiği anda irkildi, sanki kızgın bir demir basmışım gibi kendini geriye çekmeye çalıştı. "Dokunma bana," dedi, sesi çatallandı.
"Titriyorsun," dedim, sesimi hiç yükseltmeden. Tutuşumu gevşetmedim, aksine parmaklarımı koluna biraz daha sardım. "İnat edeceğine gir içeri. Donacaksın burada."
"Sana ne ya? Sanane benden?" Kolunu kurtarmak için sertçe asıldı ama yaralı koluma rağmen diğer elimle omzunu kavradım. İkimiz de basamakların eşiğinde sendeleyince dengesini kaybetmemek için boşta kalan eliyle montumun yakasına yapışmak zorunda kaldı.
Göğsü sertçe göğsüme çarptı.
O temasla beraber ikimizin de nefesi kesildi sanki. Başını hızla kaldırdı; ela-yeşil gözlerinde az önceki hırçın öfke vardı ama hemen altında, saklamaya çalıştığı derin korku öyle açıktı ki... Nefes nefeseydi. Dudakları aralıktı ve montumu sıkan parmaklarının eklemleri bembeyaz kesilmişti. İtmeye çalıştı ama itemedi; bedeninin titremesi montumun kumaşını aşıp doğrudan göğsüme vuruyordu.
"Bırak beni..." dedi, bu defaki fısıltısı az önceki gibi diş bileyen cinsten değildi. Boğazına bir yumru oturmuş gibi kısıktı. "Bırak, git işte..."
"Gideceğim zaten," dedim. Sesim istemsizce kısıldı, aramızdaki son santimleri de yok ederek yüzüne biraz daha yaklaştım. Sıcak nefesi çenemi yalayıp geçti. "Ama önce şu inadını kıracaksın."
"Ben senin bildiğin boyun eğen kadınlardan değilim Kozcu," dedi, gözlerini gözlerimden ayırmamaya inatla devam ederek. Ama sesi titriyordu, dudakları titriyordu. "Bana emir veremezsin."
"Farkındayım," dedim, gözlerim istemsizce titreyen alt dudağına kayarken. Sağ elim omzundan yukarı, çıplak boynunun kenarına kaydı. Teni buz gibiydi ama parmaklarımın değdiği yerdeki nabız deli gibi, can havliyle atıyordu. "Farkındayım Laz kızı. Zaten başıma ne geldiyse senin o dik kafandan geldi."
Başparmağımı çenesinin kıvrımına yaslayıp başını hafifçe yukarı kaldırdım. Gözbebekleri büyüdü. Kaçmadı. Geri basmadı. Aramızdaki öfke, gecenin soğuğu ve ikimizin de içinde bastırdığı saçma sapan mecburiyet hissi bir anda yön değiştirdi; havayı yakan, nefesi tıkayan bir gerilime dönüştü.
"Geri basmıyorsun," diye fısıldadım, dudaklarım neredeyse dudaklarına değecekti.
"Basmam," dedi. Fısıltısı doğrudan ağzımın içine aktı. Gözlerinde ne bir teslimiyet vardı ne de yalvarma. Tamamen kafa tutuyordu. "Korkmuyorum senden."
"Korkma zaten." Elim boynundan ensesine kaydı, parmaklarımı saçlarının arasına geçirip başını kendime çektim ve dudaklarımı dudaklarına bastırdım.
Bir saniye kadar kaskatı kesildi. Karadeniz’in soğuk gecesinde dudakları öyle sıcaktı ki, içime bir alev düşmüş gibi oldu. Önce beni göğsümden itmeye çalıştı; iki eli birden montumu yumrukladı, tırnaklarını kumaşa geçirdi. Ama ben geri çekilmek yerine yaralı omzumu umursamadan diğer kolumu beline doladım, onu tek bir hareketle sundurmanın tahta direğine doğru yasladım.
Aramızdaki boşluk tamamen kapandığında nefesi boğazında tıkandı. İtmeyi bıraktı. O hırçınlığı, kavgacı öfkesi tek bir saniyede delice bir ateşe dönüştü; montumun yakasını sıkan elleri boynuma dolandı ve dudaklarımı aynı vahşi hırsla, canımı yakmak ister gibi ısırdı.
Ağzımın içine dolan metalik tatla beraber kafamdaki bütün sigortalar attı.
Bunu ne o planlamıştı ne ben. Birbirimizden nefret ediyorduk, ikimiz de bu evliliğe lanet ediyorduk ama ikimizin de içindeki yangın, saatlerdir bastırılan çaresizlik birbirimizin dudaklarında patlamıştı. İnlemesi dudaklarımın arasında eridi. Parmakları saçlarımın arasına gömüldü, beni kendine daha sert çekti. Sanki bu dünyada tutunabileceği tek şey benmişim gibi, ama aynı zamanda beni yok etmek ister gibi asılıyordu bana.
Nefessiz kaldığında alnını alnıma dayadı. İkimiz de soluk soluğaydık; ciğerlerimize dolan ayaz bile aramızdaki harareti söndürmeye yetmiyordu. Gözleri kapalıydı, kirpikleri ıslaktı. Dudakları şişmiş, rengi koyulaşmıştı.
"İçeri gir," dedim boğuk bir sesle. Sesim bana bile yabancı geliyordu. Elimi belinden çekmedim; parmaklarım hırkasının altındaki o ince beline gömülmüştü. "Annen uyanmadan gir içeri."
Gözlerini yavaşça araladı. Yeşil hareleri karanlıkta parıldıyordu. Geriye bir adım bile atmadı; aksine parmaklarının ucuyla boynumdaki nabzı hissetmek ister gibi tenime dokundu. "Gitmeyecek misin?" diye fısıldadı. Sesi artık kavgacı değildi ama hala o yakıcı dikliği koruyordu.
"Sabah gideceğim," dedim, gözlerimi gözlerinden ayırmadan. "Ama bu kapının önünde kalırsan... Sabahı beklemem Nilüfer."
Bunu bir tehdit gibi değil, ikimizin de bildiği çıplak bir gerçek gibi söylemiştim. Yutkundu. Dudakları hafifçe aralandı, bir şey diyecek gibi oldu ama sustu. Gözlerini dudaklarıma indirdi, sonra montumu sıkan elini yavaşça gevşetti. Geri çekilmedi. Sadece kapıya doğru yarım adım attı, tahta kapının kolunu kavradı. Eşiği geçmeden önce başını hafifçe omzunun üstünden bana çevirdi.
"O zaman içeri gel Mardinli," dedi, sesi fısıltının bile altındaydı ama tahtayı delecek kadar keskindi. "Kapıda ayazda kalacağına... Gel de aldığın ahın hesabını öde."
Kapıyı ardına kadar açıp karanlık koridora adımını attı. Beni beklemedi, arkasına bakmadı ama kapıyı da yüzüme kapatmadı; aralık bıraktı. Sundurmanın ayazında, buz kesmiş basamakta tek başıma kaldım. Yaram zonkluyordu ama göğsümün ortasında yanan ateş, dağın bütün soğuğunu yok etmişti.
Bir an bile düşünmedim. Basamakları geçip aralık duran kapıdan içeri adımımı attım ve tahta kapıyı arkamdan kapatıp sürgüyü çektim.