Uğurlu Kol Düğmesi

1570 Words
Neredeyse dört kişinin bile rahatlıkla sığabileceği özel ölçülerde yaptırdığı yatağında, telefonunun alarmı çalmadan iki dakika önce gözlerini araladı. Aslında bu durum artık alışkanlık olmuştu; hafta içi ya da hafta sonu fark etmeksizin sabah yedide uyanacak şekilde bedenini eğitmişti. Yine de tedbirliydi; telefonunun alarmı her daim kuruluydu. Yalnızca bir güvence, bir hatırlatıcı, belki de zihninin altına kazınmış küçük bir korkuydu bu: kontrolü kaybetmekten korkuyordu. Yatağın kenarına doğru doğrulurken gözleri odanın karanlık hatlarında gezindi. Ünlü ve pahalı iç mimarların ellerinden çıkan yatak odası, sanat galerisi misaliydi. Siyah mobilyalar, siyah perdeler, koyu renkli parke… Hepsini özellikle seçmişti. Siyahın kendisine asalet kattığına, gücü temsil ettiğine inanıyordu. Geri kalan her ayrıntıyı ise iç mimarların ellerine bırakmıştı; her aksesuar, her tablo, her küçük detay, özenle seçilmiş ve odada yerini almıştı. Komodinin üzerinde duran at figürlü gece lambasına gözleri takıldı. Çocukluğunda, babasına seyis olmak istediğini söylediği günü anımsadı. Babası öyle bir kahkaha atmıştı ki küçücük yüreği utançla dolmuş, bu isteğinden hemen vazgeçmişti. O gün anlamıştı: hayalleri değil, ailesinin ona biçtiği rolü yaşayacaktı. Anne ve babası ülkenin önde gelen doktorlarıydı. Onların oğlu da hangi işi yaparsa yapsın en iyisi olmalı, bu onurlu soyadını başarıyla devam ettirmeliydi. Düşüncelerinden sıyrıldı, yüzüne düşen solgun ifadeyi fark etti. Otuz üç yaşına gireli on beş gün olmuştu. Doğum gününü evde tek başına geçirmiş, yalnızca annesinden gelen telefonla hatırlamıştı o günü. Onu kutlayan, yanında olmak isteyen başka kimse olmamıştı. Annesinin sesi bile ona yabancı gelmişti o akşam; ne kadar zengin, ne kadar yakışıklı olursa olsun, aslında içten içe yalnızlığın soğuk gölgesiyle yaşadığının farkındaydı. Murat’ın hayatında sürekli kadınlar girip çıkıyordu. Ama hiçbirini kendine layık görmüyordu. Bir seksen sekiz boyu, yeşil gözleri, keskin çene hattı, atletik fiziğiyle erkek mankenlere taş çıkartıyordu. Zenginliğiyle birleşince, kadınların ilgisine alışmıştı. Fakat Murat için güzellik belirli kalıplara sıkışmıştı: burun düzgün olacak, dudaklar dolgun, gözler iri, vücut ince ve uzun olacak, marka kıyafetlerle güncel modayı takip edecek. Bu standartların altına inmek onun için kabul edilemezdi. Onun gözünde kadın, bir geceye ait bir süs eşyasından öte değildi. Bu yüzden de birlikte olduğu kadınların evinde kalmasına izin vermezdi; kendi evinde ise sabahı paylaşmazdı. Aynı yatakta uyanmak ona göre bir tür bağ, bir tür zincirdi. İnsanlar ona “plaza erkeği” ya da “ıssız adam” demeye başlamışlardı. O ise bu sıfatlara içten içe gülüyordu; çünkü ne kadar yüzeysel olursa olsun, bu etiketler onun gerçeğini anlatıyordu. Her pazartesi olduğu gibi yoğun bir gün bekliyordu onu. Yatakta doğruldu, derin bir nefes aldı. Ayağına yatak kenarındaki terliklerini geçirdi, modern mutfağa yöneldi. Onun için sabah kahvesi bir ritüeldi; sert ve acı olmalıydı ki zihni uyanabilsin, günü karşılayabilsin. Tam kahveyi yudumlarken sol kolunda ani bir sızı hissetti. Kaşlarını çattı. “Herhalde gece ters yattım,” diye düşündü. Dirseğini ovaladı, kahvesini bitirdi. Banyoya geçti. Banyosu da odası gibi ferah ve modern tasarlanmıştı. Duş başlığından akan suyun altında ayılırken bile aklında iş vardı. Amerika’dan gelecek yatırımcılarla yapacağı görüşmeler, Avrupa’daki ortakları, yeni şirket satın alma planları… Zihni bir an bile boş kalmazdı. Duştan çıkarken ofisteki sekreterlerden biri aklına geldi. Kadının tırnakları bakımsızdı, kıyafetleri özensizdi. Böyle insanlarla aynı ortamı paylaşmaya bile tahammülü yoktu. Kararını verdi: Bugün onu işten çıkaracaktı. Aynanın karşısına geçtiğinde yüzünün solgun göründüğünü fark etti. “Sekiz saat uyudum, alkol almadım, neden böyle?” diye mırıldandı. Kendi kendine seslenmeyi alışkanlık edinmişti; yalnızlık işte böyle küçük alışkanlıklarla kendini belli ederdi. Yine de “bana öyle gelmiştir” diyerek geçti. Giyinme odasına girdi. Asker gibi sıralanmış onlarca beyaz gömlekten birini seçti. Dokusunu çok sevdiği markanın gömleğini giydi, düğmelerini ilikledi. Çekmecesinden babasının yıllar önce hediye ettiği, aile yadigârı kol düğmelerini buldu. Onları taktığında kendini daha güçlü, daha korunaklı hissediyordu. Uğuruna inanıyordu. Kravat takmadı; bu gömlek kravatsız daha modern görünüyordu. Siyah, özel terzisine diktirdiği takımını giydi. Altına özenle seçtiği çorapları ve pahalı ayakkabılarını geçirdi. Büyük boy aynanın karşısına geçti. Görünümü her zamanki gibi kusursuzdu. Yine de ellerine dikkatlice baktı. Bir ay olmuştu maniküre gitmeyeli. “Hafta içi mutlaka randevu aldırmalıyım,” diye düşündü. Aklına yine o bakımsız sekreterin elleri geldi; neredeyse tiksintiyle yüzünü buruşturdu. Bakımsızlık onun için affedilemez bir kusurdu. Saat yedi kırk beşte plazanın otoparkına inmişti. Şoförü kapıyı açtı, Murat arka koltuğa geçti. Ipad’ini açtı, günlük gazetelere göz gezdirmeye başladı. İşe gidene kadar geçen zamanı boş geçirmek istemezdi. Haberlere bakar, dünyayı takip ederdi. Bu hafta çok önemliydi. Avrupa’dan gelen yatırımcılarla Amerika piyasasına açılacak, uzak kıtadaki büyük iki firmayı satın alacaklardı. Daha önce de Amerikan şirketleri alıp satmıştı, ama bu defa farklıydı. Amerika’nın en gözde şirketlerinden biri için pazarlık masasına oturacaktı. İçinde tatlı bir heyecan, dışarıya karşı ise her zamanki soğukkanlılığı vardı. Murat için hayat, büyük oyunlardan ibaretti. Para, güç, kadınlar… Hepsi bir şekilde avuçlarının arasındaydı. Ama yine de içinde doldurulamayan bir boşluk vardı. O boşluğu kahkahalar, pahalı eşyalar, gösterişli yaşam tarzı bile kapatamıyordu. Fakat o sabah henüz bilmiyordu: Çok geçmeden hayatının tüm dengesi altüst olacak, siyah perdelerle çevirdiği dünyası bambaşka bir evrenin ışığıyla delinip parçalanacaktı. Çöküşün İlk Sinyali Milyar dolarların bahis konusu olduğu bu yatırım için Murat hem heyecanlı hem de stresliydi. Kalbinin derinlerinde bir yerlerde bu iş, kariyerinde dönüm noktası olabilirdi. Arabadan indiğinde, iş yerinin bulunduğu kırk beş katlı devasa plazanın önünde bir an durdu. Yüksek gökdelenin camları sabah güneşinde parlıyor, gökyüzünü yansıtıyordu. İçinden, “İşte benim imparatorluğum,” diye geçirdi. Ama göğsünde hafif bir baskı hissi vardı. Plazanın cam kapısından içeri girdiğinde etrafa bakındı. Masalarında olmayan çalışanlar dikkatini çekti. İçinden homurdandı: “Bunlar her zamanki gibi… Patrondan sonra gelmeyi huy edindiler. İnsan kaynakları buna bir çözüm bulmalı.” Aklından geçenleri sekreterine iletme kararını aldı. Asansörle kendi katına çıktığında, sekreteri onu sıcak kahveyle karşıladı. Kahvesinden bir yudum alırken, sabah kafasında birikenleri peş peşe sıraladı. Sekreter tam odadan çıkıyordu ki Murat’ın sesi sertçe duyuldu: — Girişte oturan biri var. Onu işten çıkartın. Sekreter şaşkınlıkla durakladı. — Emel Hanım mı efendim? Murat’ın yüz ifadesi hiç değişmedi. — Evet. Bir daha görmek istemiyorum. Sekreter yutkundu. Sebep sormak haddine değildi. “Tabii efendim,” diyerek odadan çıktı. İçinde bir sıkıntı vardı, ama patronun sözü kanundu. Emel, doğum izninden döneli daha iki hafta olmuştu. Ufak çocuğuna rağmen özveriyle çalışıyordu. Yine de Murat Bey’in tek bir sözü, yılların emeğini silip süpürmeye yetmişti. Eşyalarını toplarken sessizce gözyaşı döktü, içinden beddualar ederek kapıyı kapattı. Sekreter, patronunun programını hazırladı. Öğle için önemli bir iş adamı ve üst düzey bir bürokratla yemek vardı. Programı okumak üzere tekrar odaya girdi. Lokantanın adını söylediğinde Murat’ın yüzü asıldı. — O lokantanın etleri berbattır, bilmiyor musun? Neden orada yemek yiyoruz? Sekreter telaşla açıklamaya çalıştı: — Efendim, Volkan Bey’in sekreteri aradı. Sayın bürokrat özellikle orada yemek yemek istediğini söyledi. Mecbur kaldım. Murat elini savurdu, “Çık!” der gibi işaret etti. Gözlerini maillerine dikti, sekreter odadan sessizce ayrıldı. Öğlene kadar vakit hızla geçti. Dört-beş saat boyunca sürekli telefonla konuşmuş, iki misafir ağırlamış, onlarca maili okuyup cevaplamıştı. Masasında geçen bu yoğunluk arasında tuvalete gitmeyi bile unutmuştu. Ayağa kalktığında başı hafif döndü, midesi bulanıyordu. İçtiği acı kahveler midede yanma yapıyordu. Yıllardır öğlene kadar bir şey yememeyi alışkanlık haline getirmişti. Fit görünmek, kendisi için bir tür güç gösterisiydi. “Yaş kırka dayanıyor, dikkat etmezsem kilo almak kolay olur,” diye düşündü. Akşamları spor salonuna gitmesi bu yüzden aksatılmaz bir rutin olmuştu. Yine de içten içe, “Daha sık gitmeliyim,” diye geçiriyordu. Plazadan çıktığında şoförü kapıyı açtı. Murat sessizce arka koltuğa geçti. Şoför üç yıldır onun yanında çalışıyordu. Patronunun programı sekreterden önceden gelir, o da harfiyen uygular, tek kelime fazla etmezdi. Murat, disipline hayrandı; bu yüzden bu adamı yanında tutuyordu. Şoför dikiz aynasından baktığında Murat’ın yüzünün kızardığını fark etti. Ama hiçbir şey söylemeye cesaret edemedi. Murat ise arka koltukta kolunu ovuşturuyordu. O sabah başlayan ağrı hâlâ geçmemişti. “Devam ederse bir ortopediye görünürüm,” diye düşündü. Fakat milyar dolarlık yatırım gündemindeyken doktor için vakit ayırmak, ona göre imkânsızdı. Lokantaya vardığında, kendileri için ayrılan masayı beğenmedi. Pencere kenarında yer istemekte ısrar etti. Garsonlara sert bir bakış fırlattı; ses tonuna yansıyan öfke, tüm salonu gerdi. Masaya oturduğunda misafirleri de yavaş yavaş gelmeye başlamıştı. Altı kişilik masada iş ve siyaset konuşmaları başladı. Kahkahalar, ciddi cümleler, büyük vaatler… Murat bir yandan dikkatle dinliyor, bir yandan da kolundaki ağrıya kulak kesiliyordu. Siparişler geldiğinde açlıktan başı dönmeye başlamıştı. Gelen et tabağına baktı, dudaklarını sıktı. “Orta az pişsin dedim, bu orta çok olmuş!” diye öfkeyle garsonu azarladı. Kadın garsonun gözlerinden birkaç damla yaş süzüldü. Murat daha da sinirlendi. Onun dünyasında zayıflığa yer yoktu. Ama kolundaki ağrı öyle bir şiddetlendi ki, masadaki sohbeti duyamaz oldu. Kalbi hızla çarpıyor, alnından terler süzülüyordu. Birden ayağa kalktı, bir adım attı. Tavandan zemine, zeminden tavana doğru her şey altüst olmuş gibiydi. Sanki dünya dönmeyi bırakmıştı. Dizlerinin bağı çözüldü ve yere yığıldı. Lokantada uğultu başladı. İnsanlar panikle birbirine bakıyordu. — Doktor var mı aranızda?! diye bağırdı garson. Bir kadın hızla yaklaştı. — Ben doktorum! Nabzını kontrol etti, yüzü ciddiyetle gerildi. — Ambulansı çağırın, çabuk! Kalp krizi geçiriyor! Murat gözlerini açamıyor, kıpırdayamıyordu ama söylenenleri duyuyordu. “Kalp krizi mi? Daha çok gencim… Ölmemeliyim…” İçinde korkunun pençesi büyüyordu. Ambulans sirenleri arasında gözlerini tekrar araladığında ağzında oksijen maskesi vardı. Yanında iki görevli, kalp monitörüne bakıyordu. Göğsü sanki kırılmış gibi acıyordu. “Beni kim taşıdı? Nasıl bindim ambulansa?” Hiçbir şey hatırlamıyordu. Hastane odasında tekrar gözlerini açtığında üzerinde elektrotlar, göğsünde bantlar, kollarında serumlar vardı. Özenle seçtiği gömlek paramparça edilmişti. O kıyafetle gurur duyardı; şimdi ise parça parça olmuştu. Acı, göğsünü bıçak gibi kesiyordu. Doktorların telaşlı sesleri kulaklarına çarpıyordu. “Vakit kaybetmeden by-pass yapmalıyız, yoksa hastayı kaybedebiliriz!” Bilinci gidip geliyordu. Elini son bir güçle kaldırdı, oksijen maskesini hafifçe çekti. Dudaklarından belli belirsiz döküldü: — Kurtarın… beni. Ameliyathaneye götürülüşü, sedyenin hızlı hareketi, üzerindeki parlak ışıklar… Her şey birkaç saniyelik bir hayale dönmüştü. Gözleri tekrar kapandı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD