Bölüm 18-Eşik

981 Words
Mert, Müge’nin elini bırakmadan kalabalığın içinden geçirdiğinde, Müge yürümüyor gibiydi. Adımlarını atıyordu ama aslında bakışların arasından geçiyordu. Gün boyu hissettiği o ağırlık, o sessiz yargı, o görünmez baskı hâlâ üzerindeydi. Ama Mert’in eli— O el, bütün o bakışların arasında tek sığınağıydı. Kalabalık geride kaldığında Müge ilk kez nefes aldığını fark etti. Fakat bilmediği bir şey vardı. Mert için o gün henüz bitmemişti. Aksine, asıl söylemek istedikleri şimdi başlayacaktı. Akşam çökerken Mert arabayı konağın uzağında, şehrin daha sakin bir yerinde durdurdu. Müge etrafına bakındı. Burası büyük konağın ihtişamından uzaktı. Daha küçük, daha sessiz, daha gerçekti. Ahşap işlemeli kapıdan içeri girdiklerinde Müge durdu. Avlu çiçeklerle çevriliydi. Taş zemin günün sıcağını hâlâ içinde saklıyordu. Köşelerde asılı fenerler, rüzgârın hafif dokunuşuyla usulca sallanıyordu. Büyük konağın ağır havasının aksine burada tuhaf bir hafiflik vardı. Sanki burası nefes almak için yapılmıştı. Müge etrafına bakarken Mert onu izliyordu. Gözlerinde ilk kez bu kadar açık bir beklenti vardı. “Burası…” dedi yavaşça, “kimsenin bilmediği bir yer.” “Benim sakladığım.” Müge ona döndü. Mert bir adım yaklaştı. “Burası bize ait olsun istiyorum,” dedi. “Ne büyük konağın gölgesi, ne başkalarının sözü… ne de o bakışlar. Sadece sen ve ben.” Sesi yumuşaktı. Ama içinde kararlılık vardı. “İstersen burası bizim yuvamız olur.” Bu cümle havada asılı kaldı. Müge’nin kalbi hızlandı. Büyük konağın ağırlığından sonra burası küçük ama sıcak bir ihtimaldi. Korkutucu olduğu kadar huzur vericiydi de. Mert, Müge’nin cevap vermesini beklemeden onu avlunun ortasına doğru götürdü. Küçük bir masa hazırlanmıştı. Beyaz örtü, ince cam bardaklar, etrafa yerleştirilmiş mumlar… Mum ışıkları taş zemine titrek yansımalar düşürüyordu. Bir köşeden gelen hafif kaval sesi rüzgâra karışıyor, geceyi daha da derinleştiriyordu. Masadaki her şey Müge’ye aitti. Sevdiği yemekler, sevdiği tatlar… onun alışkanlıklarını bilen birinin özeni. Müge bunu fark etti. Ve içi bir kez daha yumuşadı. Yemek boyunca Mert fazla konuşmadı. Sadece baktı. Müge’nin gülümseyişine, düşünceli anlarına, bazen dalıp gitmesine… Sanki onu izleyerek bir şeyden emin olmak ister gibi. Müge ise ilk kez rahatça nefes alıyordu. Ama bu rahatlık, içinde küçük bir korkuyu da beraberinde getiriyordu. Bu kadar huzur kalıcı olabilir miydi? Yemek bittiğinde gece biraz daha derinleşmişti. Mert sandalyesinden yavaşça kalktı. Taş zeminde birkaç adım attı. Durdu; sanki söyleyeceklerini içinden tartıyordu. Sonra Müge’nin karşısına geçti. Dizlerini hafifçe bükerek onun ellerini tuttu. Parmakları sıcak, tutuşu kararlıydı. Gözlerinde alışılmış o sertlik yoktu. Bu kez açıktı. “— Müge…” dedi. Sesi alçaktı. Ama içinde sakladığı her şey o tek kelimeye sığmış gibiydi. “Ben hayatımda bir kere yanlış bir hayat kurdum.” Müge’nin bakışları sabitlendi. Mert devam etti. “Sevmeden kurulan bir hayatın insanın içini nasıl susturduğunu biliyorum.” Kısa bir nefes aldı. “Ben bir daha susmak istemiyorum.” Gözleri Müge’nin gözlerine kilitlendi. “Sen… o sustuğum yerde konuşan tek şey oldun.” Müge’nin kalbi hızlandı. Mert’in sesi biraz daha yumuşadı. “Yanında kendimi ilk kez eksik değil, tamamlanmış hissediyorum.” “Biliyorum… korkuların var. Geçmişin var. Belki bana güvenmek bile zor.” Parmaklarını onun ellerine biraz daha geçirdi. “Ama ben senden zorunluluk istemiyorum.” Sesi neredeyse fısıltıya döndü. “Sadece şunu soruyorum…” Bir adım daha yaklaştı. “Benimle yürür müsün?” Zaman yavaşladı. Mert, avlunun kenarındaki çiçek sepetinden bir buket aldı. Buketin ortasında küçük, zarif bir kutu vardı. Kutuyu açtı. İçindeki yüzük, mum ışığında sessizce parladı. Gösterişli değildi. Ama içe işleyen bir sadeliği vardı. “— Benimle evlenir misin?” dedi. Bu cümle gecenin içinde kaybolmadı. Yerini buldu. Müge o an konuşamadı. İçinde bir şeyler birbirine karıştı. Sevgi… korku… umut… kaybetme ihtimali… Ve en çok da yeniden başlama cesareti. Mert’in gözlerine baktı. Orada baskı yoktu. Zorlama yoktu. Sadece kalabileceği bir yer vardı. Bu bir cevap değildi yalnızca. Bu, geri dönmemeyi seçmekti. Dudakları titredi. Başını yavaşça salladı. “— Evet,” dedi. Sesi çok çıkmadı. Ama yeterince güçlüydü. “Seninle yürürüm.” Mert’in yüzünde derin, gerçek bir tebessüm belirdi. Sanki uzun zamandır taşıdığı bir yük o an omuzlarından inmişti. Yüzüğü alıp Müge’nin parmağına takarken elleri ilk kez hafifçe titredi. Müge bunu fark etti. Ve o an anladı: Bu adam sadece güçlü değildi. Korkuyordu da. Ama yine de seçiyordu. Gece ilerlediğinde küçük konaktan ayrıldılar. Konağa döndüklerinde avlu artık sessizdi. Günün kalabalığı dağılmış, taş duvarlar yeniden kendi içine kapanmıştı. Sadece uzaktan gelen birkaç ayak sesi ve kapatılan kapıların yankısı kalmıştı geriye. Müge yavaş adımlarla yürüyordu. Yorgundu. Ama içinde garip bir huzur vardı. Parmağındaki yüzük, her hareketinde ışığı yakalıyor, sonra usulca geri bırakıyordu. Sanki her parıltı, biraz önce verdiği cevabı ona yeniden hatırlatıyordu. Evet. Ama konağın taş duvarları bu sıcaklığı kolay kabul edecek gibi görünmüyordu. Ve ilk fark eden oldu. Mert’in annesi. Kadın, avlunun gölgesinde durmuştu. Gözleri doğrudan Müge’nin eline kaydı. Yüzüğe. Sonra yavaşça yukarı çıktı bakışları. Müge’nin yüzüne… Mert’in gözlerine… Hiçbir şey söylemedi. Ama o sessizlik sözden daha ağırdı. Dudakları ince bir çizgi hâlinde sıkıldı. Ve o an kararını verdi. Sessizce döndü. Hiç acele etmeden yürüdü. Ama adımlarında tereddüt yoktu. Kendi odasına girdiğinde kapıyı kapattı. Bir süre olduğu yerde kaldı. Düşünmedi. Zaten ne yapacağını biliyordu. Sonra kapıyı yeniden açtı. Bu kez yönü belliydi. Derya’nın odası. Kapıyı kapattığında odanın içindeki hava değişti. Konuşmadan önce Derya’ya baktı. Uzun uzun. Sanki ölçer gibi. Sonra yavaşça konuştu: “— O kız bu eve gelin olamaz.” Sesi yükselmedi. Ama içinde tartışmaya yer yoktu. Derya başını kaldırdı. Gözlerinde şaşkınlık yoktu. Sadece beklediği bir şeyin gerçekleşmiş hâli vardı. “— Mert’in gönlüne düşmüş olabilir,” dedi kadın. “Ama biz gönülle değil, düzenle yaşarız.” Kısa bir sessizlik oldu. Kadın biraz daha yaklaştı. Sesi alçaldı. Ama bu kez daha keskin çıktı: “— Sabah… herkesin göreceği bir gerçek olacak.” Derya’nın bakışları değişti. Anlamıştı. Bu bir ihtimal değildi artık. Bir plandı. Ve geri dönüşü yoktu. O gece konağın bir tarafında huzur vardı. Müge, parmağındaki yüzüğe dokunarak uykuya dalmaya çalışırken, kalbinde ilk kez bu kadar açık bir umut taşıyordu. Diğer tarafında ise sessizce kurulan bir oyun. Kapalı kapılar ardında büyüyen bir tuzak. Ve sabah… aynı çatı altında uyanacaklardı. Ama artık aynı hikâyenin içinde değillerdi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD