Üç ay geçmişti… Şırnak güneşi tepedeydi. Şervan, Berfin’e görücü gitmesi için annesine bir haftadır dil döküyordu. Annesi sonunda pes etti:
“Tamam oğul, giderim bugün tamam,” dedi.
Öğlen saatlerinde arabaya bindi, şoföre yolu tarif etti ve Berivan’ın konağına vardı. Kapıyı çaldığında Berivan evde yoktu; kapıyı kızın annesi açtı.
“Buyur bacım, kime baktın?”
“Selamün aleyküm bacım, ben Hewleri aşiretinden Dudu, tanrı misafiriyim. İçeri buyur etmez misin beni?”
Kadın şaşkındı; bu güçlü aşiretin hanım ağası neden buradaydı?
“Tabi bacım, buyurasın,” diyerek avluya yönlendirdi. Avluda oturdular, içerisi sıcaktı. Kadın konağa bakıp temizliğini ve düzenini inceledi:
“Hoşgeldiniz Dudu hanım, sebebi ziyaretiniz nedir acaba?”
Dudu hanım gülümsedi ve kadının elini tuttu:
“Duydum, bir kızınız varmış, Berfin güzelliği Şırnak dilinde meşhurmuş. Benim oğlan Şervan’ı bilirsiniz. Kız ararız uzun zamandır , e benim oğlan senin kızı görmüş ve beğenmiş.”
Kadın hemen lafı kesti:
“Kızım okur, Dudu hanım, hem de kimseyi istemez.”
“Olur mu canım, niye istemez ki?”
“Hem okulunu da okutur, kocam da kimseye vermez şimdi. Hem…”
Dudu hanım sordu:
“Bir de nedir bacım?”
“Kızın sözlüsü vardır, ondan kimseyi istemez.”
Dudu hanım kızardı ve içten içe oğluna kızdı:
“Sözlü kıza getirdi beni,” diye düşündü.
“Anladım bacım, kusura bakmayın, bilmezdim,” diyerek kalktı ve aceleyle konağı terk etti.
Eve geri döndüğünde Şervan'a anlattı durumu .
Şervan öfkeyle arabaya atladı, yumruğunu sıktı, gözlerini kısarak sinirle bağırdı:
“Ne demek sözlü lan, kim der onu?”
“Anası der anası!”
Şervan arabayı gazladı, bir uçurum kenarında durdu ve bağırdı:
“Laaaaan, ne ara lan, ne ara!”
Ama olan olmuştu. Berfin, Hazar ile sevgili olmuş, bunu ailesine de söylemişti. Önümüzdeki ay yüzük takılacaktı. Şervan ise içten içe bu duruma öfke ve çaresizlik içinde bakakalmıştı.
Şırnak’ta öğleden sonra güneş tepede parlıyordu. Şehrin merkezinde, küçük ama şirin bir kafe, dışarıdan bakıldığında sakin görünüyordu. Ama içerisi, Berfin ve Hazar için küçük bir dünya gibiydi. Masaya oturmuşlardı; Berfin’in elleri çay fincanının etrafında, Hazar ise yavaşça ona bakıyordu.
Berfin, içten içe uzun zamandır hayalini kurduğu duyguyu yaşıyordu. Artık yanında istediği adam vardı. Zorba değildi, kıskanç değildi, aklı başındaydı ve yakışıklıydı: Teğmen Hazar. Gözleri Berfin’in gözlerinde geziniyor, her hareketini dikkatle izliyordu. Berfin de kalbinin ritmini hissedebiliyordu; Hazar’a bakarken kendini güvenli ve mutlu hissediyordu.
Hazar cebinden küçük, zarif bir kutu çıkardı. Kutuyu masaya bıraktı ve hafifçe gülümsedi:
“Sana küçük bir hediye aldım, güzelim.”
Berfin, kutuyu görünce heyecanlandı. Hafifçe gülümsedi, Hazar’a doğru eğildi ve kısaca sarıldı:
“Niye zahmet ettin Hazar?”
“Ne zahmeti yavrum?” diye karşılık verdi Hazar, gözlerindeki sıcak bakışıyla.
Kutuyu açtı; içinde zarif bir kolye vardı. Hazar kolyeyi aldı ve yavaşça Berfin’in boynuna taktı. Kolye ucunda minik bir güneş motifi vardı. Hazar hafifçe başını eğdi ve gözleri Berfin’in gözleriyle buluştu:
“Gözlerin gibi,” dedi sessiz ve derin bir sesle.
Berfin’in kalbi bir anda hızlandı. Gözleri doldu, dudaklarında büyük bir gülümseme belirdi. “Teşekkür ederim, Hazar,” dedi fısıldar gibi, ama sesinde mutluluk ve heyecan vardı.
Ama o an, dışarıda başka gözler onları izliyordu. Şervan’ın adamları, uzaktan dikkatle çiftin hareketlerini takip ediyordu. Fotoğraflar çekilmiş, her detay kaydedilmişti. Ardından telefonlarına mesajlar düşmeye başladı.
Şervan’ın adamı, Hazar ve Berfin’in fotoğraflarını gönderirken mesaj attı:
“Ağam, yenge ve o teğmen burda.”
Adamlar her gün takipteydi .
Berfin bunu faketti ailesine söyleyene kadar gizli gizli buluştu adamla .
Ama babasına dedikten sonra artık rahattı .
Uçurum kenarında duran Şervan, elinde telefonu ile duraksadı. Telefonun sesiyle irkildi ve hemen ekrana baktı. Mesajdaki görüntüler gözlerinin önüne geldiğinde, bir an için her şey durdu gibi oldu. Kalbi hızla çarptı, elleri titredi, yüzü karardı. Deliye dönmüştü; hem öfke hem de kıskançlık içini yakıyordu.
Şervan, telefonu elinde sıkarak bir adım geri çekildi. Uçurumun kenarında duruyordu ve derin bir nefes aldı; ama nefesini tam olarak alamıyordu. “Ne… ne ara?” diye mırıldandı kendi kendine, sesi fısıltı gibi ama öfke doluydu.
Gözleri karardı, çenesi gerildi. Ellerini yumruk yaptı, dişlerini sıktı.
“O… o… benim göreceğim o gülüşü… Benim yanımda değil… elin o askerine gülüyor…” dedi
Uçurum kenarında bir süre öyle durdu, yavaşça telefonunu cebine koydu ve başını salladı. Ama içindeki kıskançlık ve öfke, onu yerinde duramaz hâle getirmişti. Artık tek düşündüğü şey, Berfin ve Hazar’ın yan yana olmasıydı. Kalbinde fırtınalar kopuyor, gözleri fotoğraflara kilitlenmişti.
Şervan, derin bir nefes alıp arabasına geri döndü. Arabanın direksiyonuna yumruğunu vurdu, sinirle gazı kökledi.
“Laaaan… ne ara… ne ara…” diye bağırdı. İçindeki öfke ve çaresizlik bir anda yükseldi; ama olan olmuştu. Berfin, artık Hazar ile yan yanaydı. Ve Şervan, bir kez daha istemeden de olsa, istediği kızı kaybettiğinin farkına vardı.
Şırnak’ın dar arka sokaklarından biri… Güneş artık yavaşça batmaya başlamış, sokaklar hafifçe gölgelenmişti. Konakların arka kapılarından biri önünde bir gölge duruyordu. Şervan… elleri cebinde, kasları gerilmiş, omuzları geniş, gözleri karanlık ve sinir dolu bir bakışla bekliyordu.
Berfin, taşlı sokağın başından yavaş adımlarla çıkmaya başladı. Yürüyüşü sakin, ama yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Adımlarını attıkça Şervan’ın kalbi daha hızlı çarpmaya başladı.
Şervan bir adım öne çıktı, gölgesi Berfin’in üzerine düştü. Kendisini engellemiş gibi duruyordu. Sesinde hem öfke hem de kıskançlık vardı:
“Nereden böyle, Berfin kız?”
Berfin başını hafifçe kaldırdı, Şervan’a alaycı bir gülümsemeyle baktı.
“Sanane?” dedi sakin ama kararlı bir sesle.
Şervan, dudaklarını ısırdı ve tekrar etti:
“Banane?”
Berfin başını salladı, gözlerini kısarak adeta içinden mırıldandı:
“Allah’ım yarabbim…”
Adım attı ve geçmek için harekete geçti. Ama Şervan onun önüne çıktı. Eliyle yavaşça Berfin’in kolunu tuttu, durdurmak ister gibi. Gözleri parlıyordu; nefesi hafif kesik ve hızlıydı.
“Hazar’a yar etmem seni!” dedi, sesi hem sert hem de içten bir tehdit gibiydi.
Berfin durdu, Şervan’a direkt bakarak sözünü söyledi:
“Sen kimsin ki?”
Şervan kolunu biraz daha sıktı, gözleri içine işliyordu.
“Sana deli gibi aşık olan ŞERVAN Hewleri!”
Berfin kaşlarını çattı, sakinliğini koruyarak ona karşılık verdi:
“Bana sordun mu bana aşık olurken? Bak, son kez diyorum… seni istemiyorum. Seni sevmiyorum. Sana yar olmam… ölürüm daha iyi.”
Şervan bir an duraksadı, elini gevşetti ve bakışlarını ona çevirdi.
“Niye?” dedi düşük ama kırılmış bir sesle.
Berfin derin bir nefes aldı ve soğukkanlı bir şekilde cevapladı:
“Çünkü seni sevmiyorum. Basit, bu yani. Sadece bu.”
Şervan’ın gözleri doldu. Göğsü ve sinirleri gerildi; damarı şişmişti, kalbi ise acı ve öfke doluydu. Her şeyi kaybetmiş gibi hissetti.
Berfin, bir adım geri çekilip son kez parmağını salladı:
“Benden uzak dur, Şervan. Senden nefret ettirme. Yakında evleniyoruz biz. Nişanlı bir kız peşinde koşacak kadar adi değilsin bence.”
Şervan bir an için donup kaldı. Geri adım attı, ayakta durmakta zorlandı. Berfin’in sözleri, beyninde yankılanıyordu:
“Yakında evleniyoruz…”
Her kelime kalbine saplanmış gibiydi.
Berfin hızla yürüyerek gözden kayboldu. Şervan ise sokağın ortasında, elleri hâlâ havada yarı açık, nefes nefese duruyordu. İçinde öfke, kırıklık ve çaresizlik bir araya gelmişti. Yıkılmıştı, ama kendi gururu yüzünden sesini çıkaramıyordu.
Gözleri boşluğa takılı kaldı. Kalbi hâlâ Berfin’in sözleriyle çarpıyor, her adımında aklında sadece bir cümle dönüyordu:
“Yakında evleniyoruz…”
Sokak sessizleşmişti; sadece rüzgarın taşları hafifçe sürükleyen sesi vardı. Şervan, o an için her şeyi kaybetmişti, kalbinde bir umut kırıntısı da yoktu . Ama artık Berfin’in yeri başka bir adamın yanında, başka bir hayatın içinde belirlenmişti.