Bir ay geçmişti.
Ama Şervan için o bir ay, bir ömür gibi geçmişti.
Eskiden de çok konuşan bir adam değildi ama artık neredeyse hiç konuşmuyordu. Konağın içinde yürürken herkes susuyordu. Herkes gözlerini yere indiriyor, adamları bile onun yanında iki kelime etmeye çekiniyordu.
Zaten kolay gülen bir adam değildi.
Ama şimdi yüzünde en ufak bir ifade bile kalmamıştı.
Soğuk…
Katı…
Ve eskisinden çok daha gaddar.
Siniri sürekli burnunun ucundaydı. En ufak bir şeye patlıyordu. Adamları bile aralarında fısıldaşıyordu.
“Şervan ağa çok değişti…”
“Anamızı ağlatıyor ”
Ama kimse ona ne olduğunu bilmiyordu.
Şervan ise her gece aynı şeyi yapıyordu.
İçiyordu.
Saatlerce.
Ama hiç bir şey yapmadı.
Bir daha Berfin’in karşısına çıkmadı.
Onu görmekten kaçtı.
Çünkü görürse ne yapacağını bilmiyordu.
Sevmekten de vazgeçmedi.
Aksine…
Her geçen gün daha çok sevdi.
Daha çok canı yandı.
Bugün Şırnak’ta başka bir konakta ise bambaşka bir hazırlık vardı.
Berfin ile Hazar’ın nişanı yapılacaktı.
Berfin üniversiteyi bitirmişti.
Artık İngilizce öğretmeniydi.
Atama bekliyordu.
Mahmut Ağa’nın konağı ışıklarla süslenmişti. Avlu kalabalıktı. Kadınlar hazırlanıyor, genç kızlar koşuşturuyordu.
Hazar’ın ailesi de gelmişti.
İzmir’den.
Ama çok kalabalık bir aile değildi.
Hazar’ın sadece yaşlı bir annesi vardı.
Bir de kız kardeşi.
Hazal.
İzmir’den uzun bir yol gelmişlerdi.
Berfin’i ilk gördüklerinde ikisi de hayran kalmıştı.
Hazal hemen Berfin’in yanına yapışmıştı.
“Abi sen bu kızı nereden buldun ya?” diye gülmüştü.
Berfin utangaç bir şekilde gülmüştü.
Hazar’ın annesi ise kızın elini tutmuştu.
“Çok güzel bir kızsın evladım…”
“Allah seni oğluma bağışlasın.”
Berfin’in gözleri dolmuştu o an.
Akşam olduğunda nişan başladı.
Avlu insan doluydu.
Kadınların konuşmaları, kahkahalar, müzik…
Her yer ışıl ışıldı.
Berfin merdivenlerden indiğinde bir an herkes sustu.
Üzerinde vizon rengi bir nişan elbisesi vardı.
Elbise sade ama çok zarifti.
Saçları omuzlarına dalga dalga dökülüyordu.
Boynunda o güneş kolye duruyordu.
Adeta bir aşiret konağının prensesi gibiydi.
Hazar onu gördüğü anda nefesini tuttu.
Gerçekten büyülenmiş gibiydi.
Yanındaki arkadaşına eğildi.
“Ben bu kızı hak ediyor muyum lan…” diye mırıldandı.
Hazar da çok yakışıklıydı o gece.
Lacivert takım elbisesi içinde dimdik duruyordu.
Gözleri Berfin’den bir saniye bile ayrılmıyordu.
Nişan yüzükleri takıldı.
Alkışlar yükseldi.
Fotoğraflar çekildi.
Kahkahalar…
Tebrikler…
O gece nişan gerçekten dillere destan oldu.
Ama şehrin başka bir köşesinde…
Başka bir adam vardı.
Şervan.
Masanın üstünde boş şişeler duruyordu.
Şervan yine içiyordu.
Bir bardak daha doldurdu.
Sonra bir tane daha.
Seyit karşısında oturuyordu ama konuşmuyordu.
Şervan’ın hali iyi değildi.
Bir noktadan sonra Şervan ayağa kalktı.
Beline elini attı.
Silahını çıkardı.
Seyit hemen doğruldu.
“Ne yapıyorsun lan?”
Şervan’ın gözleri karanlıktı.
“Gidip ikisinin de leşini sermem lazım bu gece…”
Seyit ayağa kalktı.
“Saçmalama!”
Şervan silahı elinde döndürdü.
Bir an durdu.
Berfin’in yüzü geldi aklına.
O gülüş.
O gözler.
Silahı yavaşça aşağı indirdi.
Başını salladı.
“Yapamam…”
Sesi kısılmıştı.
“Berfin’e kıyamam ben…”
Seyit derin bir nefes aldı.
Şervan sandalyeye tekrar çöktü.
Başını ellerinin arasına aldı.
“Seviyorum lan…”
“Çok seviyorum…”
O gece yine sabaha kadar içti.
Nişan bitti.
Bir ay sonra düğün konuşulmaya başlandı.
Ama Berfin ile Hazar düğün istemiyordu.
Kalabalık, gürültü, gösteriş…
Hiçbirini istemediler.
“Bir nikah olsun,” dedi Hazar.
“Sonra aile arasında bir yemek.”
Aile büyükleri pek hoşlanmadı bu fikirden.
Ama ikisi de kararlıydı.
Kimse de fazla üstelemedi.
Günler böyle geçti.
Berfin düğün hazırlıklarıyla meşguldü.
Hazar karakolda çalışıyordu.
Ama Şervan…
Şervan daha da sertleşti.
Sinirini etrafından çıkarıyordu.
Adamlarına bağırıyor…
Kavga ediyor…
İçiyordu.
Sanki dünyada sevip de kavuşamayan tek adam oymuş gibi.
Ama kimse onun içindeki yangını bilmiyordu.
Çünkü Şervan Hewleri…
Hiç kimsenin önünde acı çekmezdi.
Bir ay göz açıp kapayıncaya kadar geçmişti.
O gün artık gelmişti.
Nikâh günü.
Berfin düğün istememişti. Hazar da istememişti. Kalabalık, gürültü, gösteriş… hiçbiri onlara göre değildi. Sadece nikâh kıyılacak, sonra aile arasında küçük bir yemek verilecekti.
Ama yine de bugün özel bir gündü.
Berfin gelinlik giymişti.
Nikâh için değil… fotoğraf çekimi için.
Kuaförün büyük aynalarının önünde oturuyordu.
Üzerindeki gelinlik çok sade ama inanılmaz zarifti. İnce danteller omuzlarından dökülüyor, belini zarifçe sarıyordu. Saçları yarım toplanmıştı. Kuaför saçlarının arasına küçük beyaz çiçekler kondurmuştu.
O haliyle gerçekten çok asil görünüyordu.
Bir prenses gibi.
Berfin aynada kendine baktı.
Bir an kalbi hızlandı.
Bugün gerçekten evleniyordu.
Boynunda hâlâ Hazar’ın hediye ettiği o güneş kolye vardı.
Derin bir nefes aldı.
Aynı saatlerde başka bir yerde…
Şervan konağın terasında durmuştu.
Ellerini belinde bağlamıştı.
Gözleri bütün Şırnak’a bakıyordu.
Şehir güneş altında sessizce uzanıyordu.
Ama onun içinde fırtına vardı.
Dudakları kıpırdadı.
“Bugün bitecek…”
diye mırıldandı.
Ama neyin biteceğini kendisi bile tam bilmiyordu.
Aşk mı…
Acı mı…
Yoksa bir hayat mı…
Yarım saat sonra...
Berfin ise kuaförde hazırlanmıştı.
Artık hazırdı.
Hazal da yan odada kendi saçıyla başıyla uğraşıyordu.
Kuaför çalışanları son hazırlıkları yapıyordu.
Berfin gelin odasında tek başına beklemeye başladı.
Hazar birazdan gelecekti.
Aynanın karşısında oturdu.
Kalbi biraz hızlı atıyordu.
Tam o sırada kapı açıldı.
Berfin’in arkası dönüktü.
Aynadan geleni görmedi.
Gülümseyerek konuştu.
“Ay nihayet sevgilim…”
“Nerede kaldın?”
Ama gelen Hazar değildi.
Şervan’dı.
Kapı sessizce kapanırken ağır adımlarla içeri girdi.
Elinde silah vardı.
Yavaşça yaklaştı.
Silahın soğuk metalini Berfin’in beline dayadı.
“Geldim işte Berfin kız.”
"Ölmek için ne bu acele ?"
Berfin’in vücudu bir anda buz kesti.
Gelinliğin üzerinden bile silahın metal soğukluğu hissediliyordu.
Nefesi kesildi.
Yutkundu.
Yavaşça döndü.
Karşısında Şervan duruyordu.
Gözleri karanlık.
Yüzü sert.
“Şervan…”
Sesi fısıltı gibiydi.
Şervan dudaklarının kenarında acı bir gülümseme oluşturdu.
“Şervan ya…”
başını yana eğdi.
“Ne o?”
“O lolipop kocanı mı bekliyordun?”
Berfin’in gözleri doldu.
“Niye geldin…sen ”
Şervan cevap vermedi.
Silahı ağır ağır Berfin’in karnından yukarı doğru sürdürdü.
Göğsüne…
Kalbine…
Sonra yavaşça kaldırdı.
Berfin’in başına dayadı.
Gelin odasında ölüm sessizliği vardı.
Şervan konuştu.
“Kapanacak bir hesap var.”
Bakışları sertleşti.
“Onu kapatmaya geldim.”
Berfin’in gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
“Şervan…”
dedi titreyen bir sesle.
“Yapma…”
Şervan kısa bir kahkaha attı.
“Ben de sana ‘Berfin yapma’ dedim değil mi?”
“Dinledin mi beni?”
Başını hafifçe eğdi.
“Yok.”
“Ben niye dinleyeyim şimdi seni?”
Berfin artık konuşmadı.
Sadece ağlıyordu.
Bir an gözlerini kapattı.
Kaderine razı olmuş gibiydi.
Çünkü karşısındaki adamın gözlerini tanıyordu.
Şervan bir şeyi kafasına koydu mu vazgeçmezdi.
Şervan kızın yüzüne baktı.
Ama baktıkça…
Eli titremeye başladı.
Silahı tutan eli…
Gerçekten titriyordu.
Şervan hayatında kaç kişinin canını almıştı.
Kan davaları…
Çatışmalar…
Sevkiyatlar…
Ölüm onun için yeni bir şey değildi.
Ama şimdi…
İlk defa…
Silah tutarken eli titriyordu.
Kaşlarını çattı.
“Ne o…”
dedi.
“Sustun?”
Berfin gözlerinden yaşlar akarak konuştu.
“Yap…”
“Ne yapmak istiyorsan yap.”
Şervan bir an dondu.
Berfin devam etti.
“Bitti zaten.”
Sesi kırılmıştı.
“Yap.”
Şervan gözlerini kapattı.
Berfin’e bir adım daha yaklaştı.
Onun kokusu geldi burnuna.
Saçlarının kokusu.
Gelinliğin kumaşının hafif kokusu.
Derin bir nefes aldı.
O kokuyu içine çekti.
Sanki son kez.
Sonra dudaklarından çok kısık bir cümle çıktı.
“Güle güle…”
Bir an durdu.
“…kehribar gözlüm "
"Seni hep sevdim "
"Hep seveceğim "
......
"Bana yar olmadın , onada olamazsın "