Şervan arabaya bindiği anda kapıyı öyle bir çarptı ki ses sokakta yankılandı.
Direksiyonu iki eliyle kavradı. Parmakları bembeyaz olmuştu.
Motoru çalıştırdı.
Gazı kökledi.
Araba dar sokaklardan hırçın bir hayvan gibi fırladı. Lastikler taşlı yolda bağırıyordu. Şervan’ın gözleri yoldaydı ama aslında hiçbir şey görmüyordu. Kulaklarında tek bir cümle çınlıyordu.
“Yakında evleniyoruz biz…”
Berfin’in sesi.
O sakin, soğuk sesi.
Şervan dişlerini sıktı. Gözleri dolmadı… ama göğsünün ortasında bir şey parçalanıyordu sanki.
“Evleniyoruz…”
Direksiyona bir yumruk attı.
“Laaaan…”
Araba şehir merkezine doğru indi. Şervan düşünmeden sürdü. Nereye gittiğini bile fark etmeden kendini eski bir meyhanenin önünde buldu.
Kapıyı iterek içeri girdi.
İçeride loş bir ışık vardı. Rakı kokusu, eski müzikler, birkaç masa… Her zamanki gibi.
Garson Şervan’ı görünce başını salladı.
“Hoş geldin ağam.”
Şervan hiçbir şey demedi.
En köşedeki masaya oturdu.
“Rakı getir.”
Garson hemen şişeyi ve mezeleri getirdi.
Şervan telefonunu çıkardı. Parmakları bir an durdu.
Sonra Seyit’i aradı.
Telefon açıldı.
“Ne var lan?”
Şervan’ın sesi kısıktı.
“Kardeş… gel.”
“Niye lan nereye ?”
“Kötüyüm.”
Seyit sesin tonundan anladı.
“Geliyorum.”
Telefon kapandı.
Seyit bu sesi tanırdı.
Ne olduğunu bildirdi.
Her zamanki mekanda olduğunu anladı .
Şervan rakıyı doldurdu. Bardağı eline aldı ama içmedi.
Sadece baktı.
Berfin’in yüzü geldi aklına.
Gülüşü.
Gözleri.
O gün ona “seni sevmiyorum” dediği an.
Şervan bardağı tek seferde içti.
Bir tane daha doldurdu.
Kapı açıldı.
Seyit içeri girdi. Uzun adımlarla masaya geldi. Şervan’ın karşısına oturdu.
Yüzüne baktı.
Şervan’ın yüzü taş gibiydi ama gözleri yanıyordu.
“Ne oldu ciğerim?” dedi Seyit.
Şervan birkaç saniye konuşmadı.
Sonra başını kaldırdı.
Sesi çatlak çıktı.
“Evleniyormuş lan…”
Seyit kaşlarını çattı.
“Kim Berfin mi ?”
Şervan güldü.
Kafa salladı
"Aynen Berfin "
Ama o gülüş acıydı.
“O piç teğmenle…”
Bardağı kaldırdı.
“Düğünü varmış lan.”
Seyit dondu.
Aslında içten içe bunu bekliyordu.
Berfin’i kaç kere görmüştü Hazar’a bakarken. O bakışları tanıyordu.
Hazar’ın da kıza bakışını görmüştü.
Sessizce masaya baktı.
Şervan konuşmaya devam etti.
“Ulan…”
Nefes aldı.
“Nasıl dayanırım ben buna?”
Seyit içinden bir küfür etti.
Ama sesini sakin tuttu.
“Vazgeç be oğlum…”
Şervan başını kaldırdı.
Seyit devam etti.
“Vazgeç.”
“Olmaz sana Berfin.”
Bu söz masanın üstünde ağır bir taş gibi düştü.
Şervan bir anda ayağa kalkacak gibi oldu.
“NASIL GEÇEYİM LAN NASIL!”
Meyhanede birkaç kişi dönüp baktı.
Seyit elini kaldırdı.
“Otur lan bir .”
Şervan oturdu ama nefesi sert sert çıkıyordu.
Başını iki elinin arasına aldı.
Sonra konuştu.
“Yemin ederim…”
Sesi titriyordu.
“Biri bıçağı kalbime saplamış gibi lan.”
Göğsünü yumrukladı.
“Buraya…”
“Döndürüp döndürüp duruyor.”
Bir kahkaha attı.
Ama o kahkaha insanın içini ürperten bir şeydi.
“Kanadıkça kanıyor lan…”
Seyit sessizce rakıyı doldurdu.
Bir bardak Şervan’a uzattı.
“İç.”
Şervan aldı.
Bir yudumda bitirdi.
Seyit onu uzun uzun izledi.
Sonra ağır ağır konuştu.
“Dinle beni.”
Şervan bakmadı bile.
Seyit devam etti.
“O kız seni sevmiyor.”
“Bunu kabul et.”
Şervan gözlerini kapattı.
Seyit içini çekti.
“Zor biliyorum.”
“Ama bazı savaşlar vardır…”
“Kaybedileceği baştan bellidir.”
"En başında sana olmaz dedim ben Şervan "
Şervan başını kaldırdı.
Gözleri kızarmıştı.
“Ben kaybetmem.”
Seyit sessiz kaldı.
Şervan tekrar doldurdu bardağını.
Dudaklarının arasından yavaşça çıktı sözler.
“Onu o askere bırakmam.”
Seyit kaşlarını çattı.
“Şervan…”
Ama Şervan dinlemiyordu.
Gözleri karanlığa bakıyordu.
“Ya benim olacak…”
Bir yudum daha içti.
“…ya kimsenin.”
Meyhanenin içinde müzik çalıyordu.
Ama o masada hava buz gibiydi.
Gece yarısını çoktan geçmişti.
Şervan meyhaneden çıktığında ayakta zor duruyordu. Gözleri kızarmış, gömleğinin düğmeleri açılmış, saçları dağılmıştı. Seyit koluna girmiş, onu arabaya doğru götürüyordu.
“Yürü lan,” dedi Seyit, “daha fazla rezil etme kendini.”
Şervan bir şey demedi. Arabaya bindi, başını koltuğa yasladı. Şehir sokakları arabanın camından bulanık geçiyordu. İçki ağır vurmuştu ama aklı hâlâ aynı yerdeydi.
Berfin.
“Yakında evleniyoruz…”
O cümle hâlâ beyninde dönüyordu.
Seyit konağın önünde arabayı durdurdu. Şervan’ı indirip kapıya kadar getirdi.
“Git yat şimdi,” dedi. “Sabah konuşuruz.”
Şervan sadece başını salladı. Bir şey söylemeden içeri girdi.
O sırada Berfin kendi odasında derin bir uykudaydı.
Pencere yarı açıktı. Gece rüzgârı tül perdeyi hafif hafif sallıyordu. Berfin yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Yüzünde huzurlu bir ifade vardı.
Boynundaki güneş kolye ay ışığında hafifçe parlıyordu.
Hazar’ın hediyesi.
Berfin rüyasında bile gülümsüyordu.
Sabah olduğunda Şervan gözlerini ağır ağır açtı.
Başında korkunç bir ağrı vardı.
“Ulan…sikeyim başım ”
Elini alnına bastırdı.
Gece içtiği rakı hâlâ damarlarında dolaşıyordu. Ama aklı hemen aynı yere gitti.
Berfin.
Bir anda yataktan kalktı.
“Bugün konuşacağım onunla.”
Giyindi. Yüzünü yıkadı. Aynaya baktı.
Gözlerinin altı morarmıştı ama bakışı hâlâ sertti.
Evden çıktı.
Doğru Berfin’in konağının arka sokağına gitti.
Orası dar, sessiz bir sokaktı. Kimse pek geçmezdi.Berfin ordan giderdi okula hep . Şervan duvara yaslandı, ellerini cebine koydu ve beklemeye başladı.
Dakikalar geçti.
Sonra kapı açıldı.
Berfin çıktı.
Hazırlanmıştı. Üzerinde sade ama zarif bir elbise vardı. Saçları düzgün toplanmıştı. Elinde çantası vardı.
Okula gidiyordu.
Sokağın başında Şervan’ı görünce bir an durdu.
Yutkundu.
Derin bir nefes verdi.
Sonra yürümeye devam etti.
Adımları sakin ama kararlıydı.
Şervan gözlerini ondan ayırmıyordu.
Berfin yaklaşınca duvardan ayrıldı. Eller hâlâ cebindeydi. Tavrı sanki çok rahatmış gibiydi.
“Benden kurtulacağını düşünüyor musun gerçekten?” dedi.
Berfin dudaklarının kenarında alaycı bir gülümseme oluşturdu.
“Şervan…” dedi.
“Galiba sen beni hiç anlamadın.”
Bir adım daha yaklaştı.
“Bak, son kez söylüyorum. Seni istemiyorum.”
Şervan başını yana eğdi.
“Ben seni istiyorum lan,” dedi.
“Onu ne yapacağız?”
Berfin kaşlarını kaldırdı.
“Seni neden istemiyorum hiç düşündün mü Şervan?”
Şervan’ın sabrı zaten inceydi.
Kaşlarını çattı.
“Niye?” dedi sertçe.
“Lan niye!”
Berfin ona baktı. Bu sefer sesi ciddi ve netti.
“Bu hallerin yüzünden.”
“Zorba bir adamsın sen.”
Şervan’ın yüzü gerildi.
Berfin devam etti.
“Her dediğin yapılmış senin . Her istediğin önüne serilmiş.”
Bir adım geri çekildi.
“Hayırdan anlamıyorsun.”
Şervan’ın çenesi kasıldı.
Berfin gözlerinin içine bakarak konuştu.
“İstemiyorum.”
“Senin için basit bir kelime olabilir ama benim için değil.”
Şervan burnundan sert bir nefes verdi.
“Evet,” dedi.
“Bu zamana kadar ne istediysem aldım.”
Bir adım yaklaştı.
Gözleri sertleşmişti.
“Ve seni de alacağım.”
Sesi ağır çıktı.
“Şırnak şahidim olsun ki alacağım.”
Berfin bir an bile geri çekilmedi.
Gözlerinin içine bakarak cevap verdi.
“Aldığın gün…”
Durdu.
“…öldüğüm gündür.”
Şervan sanki gerçekten yumruk yemiş gibi oldu.
Bir an nefesi kesildi.
Berfin çantasını omzuna düzeltti.
“Berfin yapma böyle,” dedi adam aniden. Sesi ilk defa yumuşamıştı.
“Bak… ne olur…”
Berfin başını salladı.
“Sen yapma.”
“Bırak beni.”
Sesi titremedi.
“Mutlu olmak istiyorum.”
Bir saniye durdu.
“Sevdiğim adamla.”
O kelime Şervan’ın göğsüne saplandı.
Sevdiğim adam.
Şervan’ın yüzü değişti.
Konuşamadı.
Gerçekten konuşamadı.
Berfin o an döndü.
Hızlı adımlarla yürümeye başladı.
Şervan arkasından baktı.
Bir şey söylemek istedi.
Ama kelimeler çıkmadı.
Yine durdu.
Yine hiçbir şey yapamadı.
Berfin sokağın köşesini döndü ve gözden kayboldu.
Şervan sokakta tek başına kaldı.
Elleri boşlukta duruyordu.
Göğsü sıkışıyordu.
İlk defa…
Hayatında ilk defa…
Kendini bu kadar güçsüz hissetti.