Savaş'ın dediği gibi bela paratoneriydim. Bu 'Bela Paratoneri' sıfatı Fatih Murat Arsal'ın kitabındaki Tamer'in sıfatıydı ve bence Savaş'ta Fatih Murat Arsal fanıydı. Tıpkı benim gibi. Şimdi Savaş'ı sınavlara hazırlamam gerekiyordu yoksa onun aldığı puanların ortalaması benim sözlü ve performans notum olacaktı. Konumuz şimdi bu değildi tabi.
Şu an öğle arasındaydık ve Savaş beni kocaman bir mağazaya getirmişti. Çocuk tam anlamı ile takıntılı bir bukalemundu. Yok, efendim neymiş? Eğer dans için düzgün giyinmezsem onun dikkati dağılırmış; yok, kıyafetleri rengine kadar kendisi seçecekmiş; yok, neden saçlarım uzunmuş? Dans ederken onu, saçlarımın hapşırtacağımdan endişe duyuyor beyefendi. İzin versem saçlarımı kendi elleri ile kesecek ya!
Bir de beni buz gibi bir butiğe soktu; donuyordum valla! Aynadan kendime baktım; üstümde siyah bir tayt ve beyaz kısa kollu bol bir tişört vardı. Tişörtün boyu o kadar uzundu ki baldırlarıma kadar geliyordu. Üstümdekiler güzeldi ama yüzüm... Yanaklarım kıpkırmızıydı ve gözlerim kanlanmıştı. Dudaklarım çatlamıştı ve durmadan dudaklarımı yalamak mecburiyetinde kalıyordum.
Elimi anlıma koyduğumda yüzümün buz gibi olduğunu hissetim. Yanaklarım kızardığına göre ateşim olmalıydı ama ben buz gibiydim. Keşke daha kalın kıyafetler giyseydim. Savaş ‘‘ Al bunları. ‘‘ dedi kabinin kapısını açarak. Allah'tan kıyafetlerimi çıkarmamıştım. Elindeki kıyafetleri alırken ‘‘ Savaş, annen sana kapı çalman gerektiğini söylemedi mi? ‘‘ dedim ona ters bakışlar fırlatıp.
Kapıyı ardına kadar açtı ve içeriye doğru bir adım attı. Vücudum gerilirken geriye doğru bir adım attım ama çıkmaz sokak! Sırtım duvara dayanmıştı ve o, aramızdaki mesafeyi çoktan kapatmıştı. Başımı eğdim ve içimden susmak bilmeyen dilime küfürler ettim. Kendi ağzımı kırabilmem mümkün müydü? Ya da gerek kalmazdı; Savaş'a rica ederdim o zevkle kırardı ağzımı.
Çenemden tuttu ve kafamı kaldırdı. Şimdi kafalarımız bir hizadaydı ve çok yakındı. Konuştuğunda tertemiz nefesi yüzümü gıdıkladı ve dikkatimi dağıttı. Gözlerinin içine baktım onu dinlerken ama dediklerini anlamakta güçlük çekiyordum. Dizlerim titremeye başladı ve bedenimi taşıyamaz oldular. Savaş'ın kolları arasına yığılırken bana ne olduğunu kavramaya çalışıyordum.
Gözlerim kararırken hala Savaş'ın gözlerine bakıyordum. Bilincim açıktı ama hiçbir şeyin farkında değildim. Hiçbir uzvumu hissedemiyordum. Ne ağzımı açıp 'bana ne oluyor' diyebiliyordum ne de Savaş'ın dediklerini anlayabiliyordum. Arada bir bana bakıyor ardından kafasını kaldırıp etrafına bakıyordu. Algılayamıyordum; Savaş'ın ağzından çıkan harfleri, kelimeleri bir araya getiremiyordum. Gözlerim tamamen karadığında hala bir çift mavi göz vardı zihnimde. İçinde fırtınalar kopan bir deniz gibi...
* * * K O R E L İ A R K A D A Ş * * * G E Ç M İ Ş G Ü N L E R * * *
Bu acı! Katlanamıyordum artık; niye ölüp de hissizleşemiyordum ki? Ölürsem hiçbir şey hissetmezdim. Ne acı ne de yalnızlık... Yabancı bir ülkedeydim ve kafama takılı elektrotların yaydığı bip sinyalinin sesi her seferinde kafama balyoz indiriliyormuş gibi bir etki bırakıyordu üzerimde. Saçlarımı hastalanınca kazımışlardı ve tamamen keldim artık.
Kimsem yoktu burada ne Hülya ne de kardeşim Emre. Babamı da içeriye almıyorlardı ve beni dünyadan tamamen soyutluyorlardı. Amerika'nın hangi vilayetindeydim onu bile bilmiyordum. Sarı saçlarını bonenin altına sokmaya çalışan bir hemşire geldi yanıma. Serumumu ve monitörü kontrol ettikten sonra masanın üstündeki çizelgeye bir şeyler yazmaya başladı.
Kalemin kâğıda sürtünme sesi sanki milyonlarca tebeşiri tahtaya sürtmek gibiydi ve bu ses beni deli ediyordu. Gözlerimi sımsıkı yumdum ve işkencenin bitmesini diledim. ‘‘ Are you ok? ‘‘ gözlerimi açtım ve duyduğum harfleri anlamlandırmaya çalıştım. 8 harf; iki tane üç harfli bir tane iki harfli kelime; bir cümle. Dil, Hint-Avrupa Dil ailesinden Avrupa kolundan Germen dil grubuna giriyordu; İngilizce. Anlamı ‘‘ İyi misin? ‘‘ .
Kafamı çevirip bunu kim dedi diye baktım ve Asyalı bir çocuk gördüm. Hemen yan tarafımdaki ranzada yatıyordu ve çekik gözleri ile bana gülümsüyordu. Tahminen benim yaşlarımdaydı ve anladığım kadarı ile o da benim gibi çok hastaydı. Belki de beni konuşabileceği bir erkek çocuk sanmıştı. Hem onu hangi ara bu odaya getirmişlerdi ki?
Bu arada hemşire nereye kaybolmuştu? ‘‘ İyi misin? ‘‘ diye tekrar sorunca cevap vermem gerektiğini hissetim. ‘‘ İyiyim sen? ‘‘ dedim onun da eğer benim gibiyse ağrısı vardı. Yüzünü buruşturdu ve ‘‘ Eh işte fena sayılmam. Uyanmanı bekliyordum; geleli yarım saat oluyor ve şimdiden çok sıkıldım. Ah ne kadar kabayım ben Shin Kim Jae, Koreliyim. ‘‘ dedi.
Gülümsedim ve bende ‘‘ Melinda Kaya, Türküm. ‘‘ dedim. Şaşırdı ve ‘‘ Vay be! Bir Türk'e göre çok güzel İngilizce konuşuyorsun. Bu arada adının anlamı ne? ‘‘ dediğinde gülümsemem hüzünlü bir hal aldı. Gözlerimi duvardaki bir noktada sabitledim ve ‘‘ Melinda, İşte benim güzel kızım, demek. Ben doğarken annem koymuş ve sonra da ölmüş. ‘‘ dedim.
Ona gülümseyerek baktım ve ‘‘ Yatağında doğrulabiliyor musun? ‘‘ dedim. Gülümsedi ve ‘‘ Evet, niye? ‘‘ dedi. Ona çekmecemden bir kâğıt ve bir kalem çıkarıp uzattım. Elimdeki kâğıt ve kalemi alınca serumumun izin verdiği ölçüde yemek yenilen tekerlekli masaları çektim. Birini onun önüne diğerini benim önüme çektim ve yatağıma çıkıp kendim için de kalem kâğıt çıkardım.
‘‘ Şimdi; Kim Jae, ben sana Türkçe öğreteceğim sen de bana Korece öğreteceksin, tamam mı? Sonra bir birimizi tanımak adına kelime oyunları oynayacağız. Ben üç ay daha buradayım; zamanım bol. ‘‘ dedim gülümseyerek. Heyecanlı bir şekilde kafasını salladı ve ‘‘ Olur, benim de zamanım çok. Hem bu tür zekâ gerektiren faaliyetler beynimizdeki tümörü geriletiyormuş. Babam söyledi. ‘‘ dedi. Gülümsedim çünkü bir hastane odasında belki de uzun sürecek olan bir dostluk başlıyordu. Belki de yarın ikimizden biri ölecekti. Ama önemli olan şu andı ve ben artık zamanımı kaybetmemem gerektiğini öğrenmiştim.