Büşra’nın kapatmaya çalıştığı telefonumu, yerden kalkıp elime aldım ve ekrana baktığımda saatin 07.00 olduğunu görüp rahatladım. Derin bir nefes alıp yavaşça verdim ve alarmı susturup Büşra’ya baktım baygın bakışlar ile. Bir yandan da çenemden damlayan suyu elim ile siliyordum. Resmen koca bir bardak su dökmüştü uyanmam için. Bakışlarıma karşılık omuz silkti ve ardından kollarını göğsünde birleştirdi.
‘‘ Ne yapayım Dilay, kaçıncı alarmın bu haberin var mı? Bir insan saat yedide uyanmak için altı buçuktan beri beş dakikada bir alarm kurar mı? Kaç seferdir çalıyordu ve sen uyanmayınca… Aman her neyse. Uyku mahmuru olduğum için ben de kapatamadım işte. Ben aşağıya inip Nurdan Abla’ya yardım edeceğim. ‘‘ Dediklerinin ardından saçını savurarak bana arkasını dönüp yürümeye başladığında kafamı iki yana ‘İflah olmaz bu kız! ‘ diye düşünerek salladım. Büşra kahvaltı için odamızdan çıktığında elimdeki telefonu komodinin üstüne bırakıp ellerimi belime koydum. Büşra oda arkadaşımdı ve sabahları çekilmez oluyordu. Bunda her sabah çalan alarmıma bir türlü benim uyanamam da etkili olabilirdi. Art arda birçok kez alarm kuruyordum ve genelde çoğunu duymuyordum. Kızı bıktırmış olmam gayet olasıydı.
Kâbusun etkisinden kurtulmak ve kendime gelebilmek için duş almaya karar verdim. Gördüğüm rüyada var olan acı resmen sersemlememe neden olmuştu. Rüyalara önem verirdim ve kesinlikle bu rüyam kâbus dolu günlerin habercisi olabilirdi. Ya da ben kuruntu yapıyordum. Öte yandan rüyanda öldüğünü görmek çok yaşayacağın anlamına gelirdi değil mi? Yaşasın! Ne güzel! Acı içinde uzun bir ömre sahip olmuştum. Hah! Batıl inançtan başka bir şey değildi.
Kıyafetlerimi alıp Büşra ile odamızdaki banyoya doğru ilerledim. Kaldığımız yetimhanede zamanında çok acılar çekmiştik – hatırlamak bile istemediğim günlerdi – ama şimdi sahip olduğumuz lüks bir bakıma ‘ geçmiş olsun, üzgünüz ‘ demenin bir yoluydu. Derin bir nefes alıp zihnimdeki düşünceleri boşalttım ve üstümdeki ıslak kıyafetlerden kurtuldum. Duşa kabine girip suyu ayarladım ve kendimi başımdan aşağı akan suya bıraktım. Ilık su bedenimdeki yorgunluğu ve zihnimdeki sisi dağıtırken gevşemeye çalıştım. Banyoda işim bitince hızla kurulandım ve üstümü giyip saçımı kuruttum. Saçım ile işim bittikten sonra banyoyu temizleyip çıktım ve kahvaltı için alt kata indim. Basamaklardan inerken gördüğüm manzara gülümsememe sebep olmuştu.
Herkes, otuz üç kişilik masanın etrafında toplanmış beni bekliyordu. Gülümsemem yüzümde büyürken her birinin yüzünde gözlerimi gezdirdim. Ailemdi hepsi, kalabalık, farklı özellik ve karakterde olan, değişik, arada kan bağı olmayan ailem.
‘‘ Günaydın canlar! Hayırdır, erkencisiniz? ‘‘ dedim kollarını bana uzatan küçük Şule'yi kucağıma alıp onu yanaklarından öperken.
Şule minik yüzünü boynuma gömüp uykulu bir şekilde esnedi. Bu sırada benden bir yaş büyük olan Ulaş, sandalyemi çekip oturmam için bana yardım etti. Kucağımdaki on beş kilo ile bunu yapmam zor olacaktı. Ona en şirin gülümsemelerimden birini gönderip yerime oturdum. Solumdaki sandalyede oturan Büşra bana doğru eğilip sır verircesine fısıldadı.
‘‘ Herkes, senin okulun ilk günündeki kahvaltında yanında olmak istedi! ‘‘ dedi ve sımsıcak bir şekilde gülümsedi. Duyduklarım kalbimin mutluluk ile dolmasına sebep olurken hepsine tek tek gülümsedim. O sırada kucağımdaki Şule kafasını boynumdan çıkarıp yanağıma sulu bir öpücük bıraktığında kıkırdadım. Kucağımdaki Şule’yi gösterip somurturmuş gibi yaptım.
‘‘ Bu haylazı niye uyandırdınız? ‘‘ diye sordum bundan memnun değilmişim gibi yaparak. Umut - benden üç yaş küçük kardeşim – kıkırdayıp gözlerini devirdi ve Şule'nin kulakları gibi kendi kulaklarını da elleriyle destekleyerek kepçeleştirdi. Bu sırada ise Şule daha yeni yaptığım saçlarımı dağıtmak ile meşguldü. Sevme yöntemi biraz farklıydı bizim kızın.
’‘ Dil-ay, Dil-ay diye bağırıp bizi uyandıran asıl oydu! ‘‘ dedi Şule'nin taklidini yaparak. Umut'a sırıtıp Şule'nin yanağına sulu bir öpücük kondurdum. Demek bu minik haylaz sabahın köründe abi ve ablalarını uyandırmıştı ha? Onu yoğurarak sevmek istesem de bu küçük gıdıklama olayının büyüyüp tüm ailemin katıldığı bir tür savaşa dönüşeceğini biliyordum. Böyle ufak tefek tatlı anıları kimse kaçırmak istemiyor ve elinden geldiğince büyütmek istiyorlardı. Yemek savaşı bile çıkabilirdi ama Nurdan Abla ve müdire hanımdan azar işitmek istemiyordum sabah sabah.
Bu yüzden eğlenceli konulardan konuşarak zevkli bir kahvaltı ettik. İlk önce Şule'yi yedirdim ardından da karnımı bir güzelce doyurup sofrayı toplamaya yardım ettim. Diğerleri iş yapmamak için sıvışmıştı, gözümden kaçmamıştı ama daha küçüklerdi. En büyüğümüz Ulaş’tı, yakında yetimhaneden çıkıp kendi ayakları üstünde durmaya başlayacaktı. Bir sonraki ben, Büşra, Umut ve sıralama böyle gidiyordu. En küçüğümüz ise Şule idi. Farklı yaşlardaki, farklı acılar çekmiş, kalpleri bir olan çocuklardık biz. Gülümsedim. Onlar kaça dursun, bunun hesabını sonra soracağım diye aklımdan geçirerek işime devam ettim. Nurdan Abla – yetimhanede bizim ile ilgilenen ablamız – ile bulaşıkları makineye yerleştirirken aynı zamanda da muhabbet ediyorduk.
Nurdan Abla, evlenmemiş bizleri çocukları bellemiş bir kadındı. O geldikten sonra anne sevgisinin nasıl olduğunu öğrenmişti birçoğumuz. Güçlü bir kadındı. Karın tokluğuna çalışır ve bize annelik yapardı. Hastalandığımızda gece başımızda bekler, yeri geldiğinde diktatöre dönüşüp bizi azarlardı.
‘‘ Eee? Okulun ilk günü için heyecanlı mısın? ‘‘ diye sordu sıcak bir sesle. Sorusu üzümü buruşturmama sebep olurken sessizce mırıldandım.
’‘ Okumamayı tercih ederdim. ‘‘ diye ağzımda geveledim. Her ne kadar bu benim için güzel bir fırsat olsa da kast sistemlerinden hep nefret etmişimdir. Hiyerarşi, kast sistemi, ast – üst ilişkisi katlanamayacağım şeylerdi. Hor görmekten ve görülmekten, birilerini dışlamak ve birileri tarafından dışlanmaktan nefret ederdim. Burslu biri olarak zengin çocuklarının okuduğu bir koleje hem yetim hem de öksüz olarak gitmek tüm bu nefret ettiğim şeylerin başıma gelmesi demekti. Uzak değil, birkaç saate görecektim bunu. Nurdan Abla tabağı makineye yerleştirdikten sonra doğrulup bana baktı kaşlarını havalandırarak. Duymamıştı beni.
‘‘ Efendim kuzum? ‘‘ diye sordu anlamadığını belirtircesine. Onu kendi içimdeki sıkıntılar ile üzmek istemiyordum. Benim için endişelensin de istemiyordum. Bu yüzden istemesem de yalan söyleyecektim. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirip en inandırıcı tavrımı takındım.
‘‘ Evet, heyecanlıyım. Herkes benim gibi şanslı değil ki! ‘‘ dedim ellerimi havluya silip kurularken. Bence gayet inandırıcı olmuştu. Yakında Oscar’a bile aday olurdum ben! Kendi kendime gülerken Nurdan Abla’ya döndüm. Elindeki elli lirayı bana uzatmış, yüzünde mahcup bir ifade ile gözlerini yere dikmiş olduğunu gördüm. Kaşlarımı çatıp ondan bir adım uzaklaştım. Demiştim ya, karın tokluğuna çalışıyordu diye. Anne yüreği diye düşündüm. Bizleri o doğurmamış bile olsa kimi annelerden daha üstün bir kalbe sahipti. Daha anneydi.
‘‘ Ne bu Nurdan Abla? ‘‘ Sesim kontrolüm dışında sert çıkarken derin bir nefes aldım. Onu kırmak ya da üzmek istemiyordum. Bizleri bu kadar düşünmesi kalbimin sızlamasına sebep oluyordu.
‘‘ Kızım, lütfen al bunu. Almazsan darılırım. Lazım olur, harcamazsan bile yanında dursun. ‘‘ diyerek aramızdaki mesafeyi kapattı ve yumruk yaptığım sol elimi alıp parayı elime sıkıştırmaya çalıştı. Başımı eğdim kabullenişle. Diretmedim daha fazla. Parayı almazsam üzülecek ve aklı bende kalacaktı. Parayı alıp gülümsemeye çalıştım. Bana baktı ve gülümseyip yanaklarımdan öptükten sonra Şule'nin bozduğu saçımı balıksırtı ördü. O saçlarım ile uğraşırken elimdeki paraya baktım. Kimileri için bu paranın hiçbir maddi değeri yoktu belki de. Günümüzde elli lira ile pek bir şey yoktu. Ama bu para benim için manevi olarak çok kıymetliydi. Nurdan Abla bunu içinden gelerek, etinden tırnağından ayırdıklarından vermişti. Gülümsedim.
Nurdan Abla benim ile vedalaştıktan sonra odaları temizlemek için yanımdan ayrıldı. O ayrılır ayrılmaz da bana verdiği parayı, hızla odama çıkıp kumbarama koydum. Aslında ailemden bana kalan geleceğim için ayırılmış yüklü bir miktarda para vardı. On sekiz yaşına gelmeden kullanamayacağım ve bunun dışında aile dostumuz olan Harun Abi’nin kontrolünde hisselerim, yatırımlarım ve bir de ailemden bana kalan kocaman bir ev vardı. Harun Abi beni evlat edinmek istemişse de bazı şartları karşılayamadığı için bu istek geri çevrilmişti. Sorun yoktu. Yakında reşit olduğumda kimsenin beni evlat edinmesine gerek kalmayacaktı. Boş sırt çantamın içine Ulaş’ın hediyesi olan ajanda benzeri büyük not defteri ile kalemliğimi ve bu aralar okuduğum ‘ Sana Gül Bahçesi Vadetmedim ‘ adlı romanı koydum. Müzik çalarımı siyah hırkamın cebine koyup odamdan çıktım. Yetimhaneyi arkamda bırakarak haşmetli modern koleje doğru yürümeye başladım.
Kısa bir an rüyam aklıma gelse de hemen düşüncelerimi bir kenara ittim; sonuçta günlerin neler getireceğini yaşayıp görecektim.
* * * * * *
Ünlü KÜLTÜR KOLEJİ! Türkiye standartları üstünde olan, modernlikte Avrupa sınırlarını zorlayan okul! Yurt dışından bile öğrenci kabulü olan, ülkemizi Avrupa ve dünyada temsil eden öğrenciler yetiştiren bir okul. Bir sürü sosyal aktivite programı olan, kulüp ve kültür faaliyetlerinde çağdaş ve gelişmiş yöntemler kullanan, yüksek standartları olan, ailelerin gözdesi, öğrencilerin rüyası olan okul. Evet, daha önce araştırmıştım. Sonuçta kim yeni eğitim hayatını sürdüreceği okulu araştırmazdı ki?
Tabi insan bu kadar övülen bir okul olduğunu öğrendikten sonra bekletişini yüksek tutuyordu. Koridorlarının hiç bu kadar sessiz olacağını düşünmemiştim ama. Büyük bir karşılama falan da beklemiyordum hani. Sadece çok sessizdi. Kimsecikler yoktu. Acaba bir gün erken mi gelmiştim? Saçmalama Dilay!
Okulun güvenlikçisi müdür odasının bu koridorda olduğunu söylemişti binaya girerken. Yürümeye devam ederken adımlarımın sesini duyabiliyordum. Sanki bina ve içindeki canlılar beni dinlemek için ölüm sessizliğine gömülmüştü. Ürkünç! Bende de nasıl bir psikoloji varsa artık! Canlı canlı mezara koymuştum insanları. Kendim ile olan düşmanlığımı bir kenara koyup derin bir nefes aldım.
' Ama Dilay! Sen hep böyleydin ki! Saçma saçma betimlemeler yaparsın apaçık bir durumu anlatabilmek için! Bazen senin mantığın olmak yerine kedilerdeki sudan korkma içgüdüsü olmak daha cazip geliyor! Yok yok! Bazen değil bu her zaman böyle! Değiş tokuş imkânımız var mı? ' diyen mantığıma göz devirdim. Mantığıma bir tekme savurup onu bilincimin en ücra köşelerine müebbete gönderdikten sonra yürümeye devam ettim. Dediğim gibi kendi içimde karakter savaşı veriyordum. Bu hayatta en çok kendimi eleştiriyordum. Kişilik gelişimim için gerekli bir şeydi bana göre.
Ya! Bir insan müdür odasının bulunmaması için koca binayı labirente çevirir mi? Yok kardeşim! Yok! Müdür odası yok! O köşeyi dönüyorum yok, bu köşeyi dönüyorum yok, koridorun sonunu bir türlü getiremiyorum! Nerde bu oda ya? Ay valla kafayı yemek üzereyim. Soracak kimse de yok etrafta? Şöyle birden bir sınıfa girip ‘ Lan bu müdürün odası nerde! ‘ diye avazım çıktığı kadar bağırmak istiyordum ama hanım hanımcık bir kız olduğumda derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım.
' Acaba ekmek kırıntısı falan mı bıraksaydık? ' diye tedirgin bir şekilde volta atan duygularıma ' Sonra da aç kuşlar yesin kaybolalım dimi! ' dememek için kendimi zor tuttum. Kendi içimde benden farklı iki kişi yaşıyordu resmen! Dissosiyatif Kimlik Bozukluğu vardı bende! Bu durumun başka bir açıklaması olamazdı çünkü. Kişisel gelişim falan bahane. Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nin basamaklarını atlamayı unutsam iyi olacak, bu gidişle ilk basamağı bile geçemem ben.
Derin bir nefes alıp zihnimdeki keşmekeşe son verdikten sonra güvenlikçinin beni bilerek yanlış yönlendirdiğini düşünmeye başlamıştım. Hain! Bence kesinlikle öyle yapmıştı. Zaten bakışlarını sevmemiştim. Böyle çakmak çakmak bakıyordu.
Müdür odasının bulunduğu koridor olduğunu tahmin ettiğim ve dua ederek son umudum olan köşeden döndüğümde bir şeye çarpıp az daha düşecektim. Dengemi toplayıp çarptığım şeye baktığımda ufak çaplı bir şok yaşadım.
Bana, teniyle tezat oluşturan bembeyaz dişleriyle gülümseyen bir siyahî görmeyi beklemiyordum açıkçası. Ben çarptığım şeyin antika bir vazo ya da ne bileyim kitaplarda okuduğum gibi yakışıklı bir çocuk olmasını beklerdim. Sonra bu yakışıklı çocukla kitaplardaki gibi bir aşk yaşar ardından da daha sonra tekrar birleşmek üzere ayrılırdım. Hoş bu çocuk da yakışıklıydı ama ilk görüşte aşk denilen kavramın varlığına işaret edecek herhangi bir kalp çarpıntısı vesaire hissetmiyordum.
Ben nasıl normal biri değilsem hayatımın da normal bir gidişata sahip olmasını beklemek çölde Niagara Şelalesi görmek ihtimali kadardı herhalde. Bana doğru eğilip İngilizce konuşmaya başladığında dikkatimi dediklerine verdim yakışıklı gencin.
‘‘ Özür dilerim, iyi misin? ‘‘ diye sordu elini bana uzatırken. Gülümseyip heyecanımı bastırmaya çalıştım. Sonuçta hayatınızda kaç kere bir siyahiyle muhabbet etme şansı yakalıyordunuz ki? Hoş İstanbul’da sık sık görüyordum ama muhabbet etme gibi bir durum oluşmuyordu hiç.
‘‘ Gayet iyiyim sağ ol. Benim sakarlığım; önüme bakmıyordum. ‘‘ Gülümseyip uzattığı eli tuttum. Önüme baksam bile biraz sakar olduğum için yine çarpabilirdim. Nurdan Abla’nın sakarlığımı betimlemek için kullandığı ünlü bir sözü vardır. ‘ Sen halının tüylerine bile takılıp düşecek potansiyele sahipsin. ‘ Gülümsedim ve birleşen ellerimize çevirdim bakışlarımı. Tenim onunkiyle tezat oluşturuyordu.
Aklıma birden koyu Beşiktaşlı arkadaşım olan Memduh geldi. Bu manzarayı görse kafayı yerdi herhalde.
‘‘ Dilay bak! Bu Allah'ın bir işareti! Beşiktaşlı olman gerektiğini gösteren bir işaret! ‘‘ derdi beni ikna etmek için Çin işkencelerine başvurmaktan çekinmeyerek. Kendi içimde çeliştiğime şaşmamak gerek aslında. Çevremdeki insanlar pek de normal değil.
‘‘ Benim adım Dialgo Pike. ‘‘ Diye konuşmaya başladığında dikkatimi ona odaklayıp gülümsedim.
‘‘ Bende Dilay Çevik, tanıştığıma memnun oldum. ‘‘ dedim en sevecen ses tonumla. Gerçekten de sevinmiştim. Bu yüzden sohbetimiz hemen sonlanmasın diye birkaç soru yönelttim ve onun da benim ile konuşmak istediğini fark edince daha da çok sevinmiştim.
Dialgo ile bir süre sohbet ettik ve gerçekten de çok eğlenmiştik. Güzel bir arkadaşlığın başladığını hissediyordum. Müdür odasının önündeki sandalyelerde oturuyor, içeriden Dialgo'nun ailesinin çıkmasını bekliyorduk. Afrikalı olduğunu öğrendiğim arkadaşım ülkesinde ünlü bir sporcuymuş ve bu yüzden buraya gelmişti. Kültür Koleji’nin spor alanındaki fırsatlarından yararlanmak için burada okumak istiyordu ve ailesi şu anda başvuru işlemlerini yapıyordu. Kolejin çok fazla imkanı olduğunu biliyordum. Dialgo ile olan muhabbetimiz sırasında onun hakkında birçok şeyin yanında çok hassas olduğunu da öğrenmiştim. Hassas bir kalbi vardı. Bir aynaya bakmak gibiydi Dialgo ile konuşmak.
‘‘ Dialgo, burayı yadırgamayacak mısın? ‘‘ Diye sordum onun burada rahat edemeyeceği izlemine kapılarak. Çünkü birçok insan ırkçılık denilen lanet bir davranışa sahipti. Renk, dil, din gibi farklı konularda insanları dışlıyor, yadırgıyor ve nefret besliyordu. Gereksiz, saçma ve bomboş bir zihniyet ile yapıyorlardı bunu. Düşünceli bir şekilde kafasını yana eğdi. Konuşmaya başladığında gülümseyerek onu dinledim.
‘‘ İlk başlarda bende öyle düşünüyordum ama senin ile tanışınca en azından bir arkadaşım var diye rahatladım. ‘‘ Dialgo’nun dediklerinin ardından bana sıcak bir gülümseme bahşederken mutlu oldum. Gülümsedim, diğer insanların ne düşündüğü onu ilgilendirmiyordu çünkü onların hiçbiri Dialgo'yu tanımıyordu. Dialgo için ön yargılar önemsizdi; onun için önemli olan değer verdiği insanların düşünceleriydi.
‘‘ Merak etme Dialgo. Daima arkadaşınım, inşallah birlikte mezun oluruz bu okuldan! ‘‘ Dedim temennimi en içten şekilde dile getirerek. Her ne olursa olsun Dialgo'nun yanında olacaktım. O, kalbi ve düşünceleri temiz bir biriydi ilk izlenimlerime göre. Zaman içinde onu tanıyacak ve arkadaşlığımızı ona göre şekillendirecektim. Yine de bu kadar kısa bir sürede onu çok iyi tanıdığımı düşünüyordum. İki insan arasındaki en kısa mesafeydi gülümsemek ve biz bu mesafeyi en aza indirmiştik bu dar sürede.
Biz tam hobiler hakkında koyu bir muhabbete dalmışken önünde beklediğimiz müdür odasının kapısı açıldı ve içeriden Dialgo'nun ailesi ve Müdür çıktı. Gözlerimi Afrikalı kadından alamıyordum. O saçları o şekle getirmek için çok uğraşmış olmalıydı. Özenle ayrılıp örülmüş; ince, uzun örgüler. Hayranlıkla ona bakarken pürüzsüz teni, saçları ve kıvrımlı vücudu ile çok güzel bir kadındı. Öküzün trene baktığı gibi gözükmemek için gülümsedim. Ayaküstü bir muhabbetten sonra Dialgo ve ailesiyle vedalaştık ve ardından Müdür Bey'in arkasından odaya girdim.
Zilin birden çalması ile korktuğum için olduğum yerde sıçradım. Kalbimin sakinleşmesini beklerken derin nefesler alarak nefesimi düzene soktum. Müdür Bey koltuğu işaret ettiğinde geçip oturdum ve ellerimi kucağımda birleştirip ovalamaya başladım. Heyecanlıyken ya da tedirginken genelde ellerim ile oynardım. Şu an nedense yeni bir başlangıcın bilinmezliğinin verdiği heyecana ve korkuya kapılmıştım.
‘‘ Dilay, okulumuza hoş geldin. Öncelikle Dialgo ile iyi anlaşmana sevindim. Haftaya okula başlayacak. ‘‘ Dedi sakinleştirici bir ses tonu ile. Durumumu anlamış olmalıydı; karşısında yanakları al al olmuş, derisini soyarcasına ellerini ovuşturan bir kız vardı. Sanki görücüye çıkmışım gibi heyecanlanmıştım. Müdür Bey de bol tuzlu ve baharatlı kahveyi yanlışlıkla verdiğim kayın pederim gibiydi. Yaptığım benzetme yüzünden mantığım kafasını parmaklıklara vurmaya başladı.
' İdam cezasına çarptırılmayı talep ediyorum! ' diye avazı çıktığı kadar da bağırdı. Ağzını koli bandı ile sıkıca bantladığım mantığımı susturdum ve gülümseyip dediklerime odaklandım. Demek Dialgo haftaya okulumuza başlayacaktı, ha? Çok sevinmiştim buna.
’‘ Buna çok sevindim efendim! ‘‘ Dedim sıcak bir gülümseme ile. Dialgo’nun önümüzdeki hafta benim ile birlikte olması demek iyi bir sebep idi benim için. Çünkü Kültür Koleji hakkındaki ön yargılarımı kırmamı sağlayabilirdi.
Dediklerim üzerine bana sıcakça gülümseyince gözlerinin etrafı kırıştı. Müdür Bey çok tatlı bir adamdı. Kırklı yaşlarının ortasında uzun boylu, zayıf ve güler yüzlüydü. Giydiği siyah takım elbise ile kırlaşmaya başlamış saçları ile karizmatik bir adamdı. Kayın pederim olsa bu kadar sevmezdim yahu!
‘‘ Kızım, ders kitapları – masanın yanından içi kitap dolu bir poşeti bana uzattı – bunlar. Bu da dolabının anahtarı, kaybetme. ‘‘ Dediğinde gülümsedim. Elindeki anahtarı ve masanın üstündeki kitapları almak için koltuktan kalktım ve anahtarı alıp çantama koydum. Kitap poşetini de alıp tekrar yerime oturduğumda Müdür Bey'in birkaç dosyayı karıştırmasını izledim merak ile. Aradığını bulunca kafasını zafer kazanmış gibi salladı.
‘‘ Sınıfın üçüncü kat, dördüncü sınıf olan on bir sosyal. Adlarının hakkını veriyorlar, çok sosyal bir sınıf. Her türlü aktivite onlardan sorulur. Umarım iyi anlaşırsın. ‘‘ Dedi tek duası buymuş gibi yüzüme nur saçarak bakarken.
‘ Umarım. ’ diye içimden geçirdim. Çünkü nasıl desem, ben çok sosyal değildim. Ahh! Kimi kandırıyordum, tam bir asosyalim. Asosyal kelimesinin benim lügatimdeki tarifi: yalnızlığı seven, kendi hayal âleminde yaşayan ve biraz da bozuk bir terazi ibresi gibiydi.
Asosyallik denilince akla gelen diğer şey ise zekiliktir ki ben zeki biri olduğumu iddia etmem. Öyle derslere hiç çalışmadan sınavlardan yüksek not alan bir öğrenci de değilimdir. Ben, dersime günü gününe çalışır, tekrarlarımı yaparım ve bilgilerimi sürekli pekiştiririm.
Bunlardan hareket edecek olursak da notlarımın yüksek olmasını mazur görebiliriz. Bu arada tam bir kitap kurduyum. ' Kocan Kadar Konuş ' filmindeki Efsun kadar kitaplarım olmasa da hatırı sayılacak derece bir kitap hazinem var benim de. Hatta yurttaki çocuklar edebiyat ve tarih ödevlerinde sürekli benden yardım ister, okumak için kitap almaya hep benim yanıma gelirlerdi. Bir nevi kütüphaneci görevi görüyordum onlar için.
Bir adaya düşsem yanıma alacağım üç şeyi sorsalar: sınırsız kitap, patates kızartması ve müzik. Bunlar beni bir ömür sağlıklı – ki patates kızartması ile nasıl sağlıklı kalacaksam artık – ve huzurlu yaşamama yetecek en değerli şeylerdir.
İnsan falan aramam ben; ne gereği var ki? Kitaplarımı okumak için ödünç isterse ve geri getirmez ise? Cinnet geçiririm valla! Patates kızartmalarını paylaşmak için mi? Hah! Ya müzik zevklerimiz farklıysa! Allah yazdıysa bozsun! Ayağa kalkıp kapıya doğru yönelmişken bu okula geleceğimi öğrendiğimden beri içimi kemiren o soruyu sormak için derin bir nefes aldım ve Müdür Beye döndüm.
‘‘ Affedersiniz hocam, benim okul ücretimi kim ödüyor öğrenebilir miyim? Bir sabah uyandığımda birden ' Ünlü Kültür Koleji'ne ' gitmeye hak kazandığımı öğreniyorum. Bir yardımsever bana burs veriyormuş. Bu yardımsever kişinin kim olduğunu öğrenebilir miyim? Merakımı mazur görün ama yerimde kim olsa öğrenmek ister. En azından minnettarlık duyacağım kişiyi tanımam gerekmez mi? ‘‘ Diye sordum.
Yüzüme en tatlı yüz ifademi yerleştirerek ona baktım. Gözlerimi irice açmış, kafamı yalvaran yavru köpek gibi biraz yana eğmiştim. Genellikle kimse bu bakışıma dayanamazdı benim. Kafasını olumsuz anlamda iki yana sallayınca Müdür Beyin yüzümdeki ifadeye karşı bağışıklık kazanmış olduğunu anladım. Kaç yıldır müdürdü acaba? Benim gibi birçok öğrenci ile uğraşmak zorunda kalmış olabilirdi.
‘‘ Üzgünüm kızım, isim vermemiz yasak. Hadi derse geç kalma sen! ‘‘ Dedi ve beni nazikçe odasından kovdu. Tabi, koskoca okulda benim gibi kaç tane kişi vardır; işini hallettirmek için türlü türlü şaklabanlıklara giren. Ki ben benim yaptığıma şaklabanlık değil de doğal mekanizma diyorum. Herhangi bir yapaylık yok bende. Hi hi hi!
Kapıyı açtığımda ikinci zil çaldı ve ben yine boş koridorlar ile karşılaştım. Ben niye hep boş koridorlarla karşılaşıyordum ya! Ne bileyim? En azından yardım sever sevimli bir çocuk beni sınıfımın yanına kadar götürebilir ya da okul dolabımı bulmama yardım edebilirdi hani! Kitap okumaya ara mı versem, ne yapsam ben? Ya da Büşra ile dizi izleme maratonumuzu biraz uzak bir tarihe mi ertelesek? Bana benden başka kimsenin hayrı dokunmazdı. Kendi işimi kendim yapacaktım.
Çantamdaki anahtarı çıkarıp üstünde yazan numaralara baktım. Bin dördüncü dolap benimdi. Gülümsedim çünkü bin dört sayısı Korece’de melek anlamına geliyordu. Dolabımı aramak için harekete geçerken sınıf arkadaşlarımdan büyük olmamın bende bir dezavantaj yaratacağından korkuyordum. Yaşadığım kötü günlerde bir okula gidememiştim ve şimdi son sınıfa gitmem gerekirken bir alt sınıfa gidiyordum. Yaş olarak büyük olsam da karakter olarak pek olgunlaşamamıştım. Kaçınmıştım büyümekten. Çünkü büyüyünce, daha doğrusu olgunlaşınca acılarım da büyüyecekmiş gibi geliyordu. Sıkıntılı derin bir nefes aldım ve kafamı iki yana sallayıp şu ana odaklandım.
Bir kat çıkıp dolabımın numarasını arayarak bulduğumda, kitaplarımı poşetiyle birlikte dolaba koyup kilitledim. Anahtarı çantamın içine atıp derin bir nefes aldım ve gözlerimi kapatıp alnımı dolabımın metal yüzeyine yasladım. Anlımdan sanki ruhuma akan bir serinlik, ferahlama duygusu vardı. Bir süre o serinliğin tuhaf tadını çıkardım ama daha fazla oyalanmamalıydım.
Peki, şimdi ne yapacaktım? Çoktan başlamış olan derse girmem gerekiyordu ama bunu hiç istemiyordum. En azından teneffüse çıkarlar ise ben de gizlice sıvışır ve sınıfta gözlerden ırak bir yere geçip oturabilirdim. Ama şimdi sınıfa girer isem tüm gözler bende olacaktı ve ben ilgi odağı olmaktan nefret ederim. Yine de mecburdum ama. Benliğimi heyecan duygusu kaplarken bedenimden bir ürperti geçti ve bir anlığına uzuvlarımı kontrol edemez oldum. Anahtarlarımı çantama koymuştum değil mi ben? Her neyse, kaçınılmaz sonu geciktirmenin bir manası yoktu. En kısa zamanda yüzleşmeliydim bu korku ile. Ellerimin zangır zangır titrediğini umursamamaya çalışarak kendimi toparlamam gerektiğinin bilincindeydim.
' Hadi ama Dilay! Sen binlerce kişinin önünde şarkılar söylemiş insansın! Otuz kişilik bir sınıftan mı korkuyorsun? ' diye kendimi cesaretlendirmek için mırıldandım ve elimi yüzümü yıkamak amacı ile hızla kızlar tuvaletine doğru ilerledim. Dolabımı ararken görmüştüm bu yüzden yerinin neresi olduğunu biliyordum. Kapıyı arkamdan kapatıp lavabonun ününe geçtim ve aynadan kendi yansımama baktım.
Yanaklarım beynimin salgılamış olduğu adrenalin hormonu yüzünden al al olmuştu. Gözlerim de hafif kızarmıştı. Beyaz tenli olmamın dezavantajlarını yaşıyordum şu an. Lavaboya eğilip suyu açtım ve avucuma su soldurup yüzüme çarptım. Soğuk su şok etkisi yaratırken vücudum titredi ama kendime geldiğimi de hissettim. Birkaç defa daha yüzümü yıkayıp kâğıt havlu ile yüzümü kuruladım. Oldukça lüks sayılırdı tuvalette kağıt havlu olması. Önceki okulumda daima cebimde bir selpak paketi taşırdım.
Biraz da olsa rahatladığımı hissederken tekrar aynaya baktım ve kendime cesaret vermek amacı ile gülümsedim. Tuvaletten çıkmak için kapıya yöneldiğimde kapının yanındaki boy aynasını gördüm ve kendimi baştan aşağıya bir süzdüm.
Bordo dar pantolon, yeşil bluz ve siyah ince uzun hırkamla gayet güzel ve renkli bir kombin yapmıştım bence. Moda ile aram pek de iyi olmasa de bugüne özel bu kıyafetleri giymeye karar vermiştim. Biraz göz kanattığı doğruydu renklerin ama en sevdiğim renkleri giymeyi seçmiştim. İyi bir etki bırakmak istiyordum ilk gün için. En azından etrafa iyi bir enerji vermek istiyordum. Koyu -yer yer açık- kahverengi saçlarım, yeşil - kahverengi arası iri gözlerimi ortaya çıkarıyordu. Kaşlarım tenim ile tezat oluşturacak kadar koyuydu.
Tamam, kabul; bana göre ben gerçekten güzel bir kızım. Bir metre altmış altı santim boyum; göbeğim - az da olsa - vardı. Kendim ile ilgilenen bir kız değilim ve bu etrafa alımlı olmadığım düşüncesini yansıtıyordu. Kaşlarım hiç almadığım için sss ormanı gibi gürdü. Makyaj yapmayı da sevmem, sevsem de beceremem. Kendimi güzel bulmamın sebebi doğal olmam. Doğal olduğum için, hiçbir yapmacıklık taşımadığım için güzelim kendimce.
Göbeğim ya da kaşlarım bazen eleştiri alıyordu ama kendim İle barışık bir kız olduğum için bunlar kafaya takacağım şeyler değildi. Büyüme çağında olduğum için her şey mazur görülebilirdi. Zaman içinde kilo verebilirdim. Belki ilerleyen zamanlarda kaşlarımı da alabilirdim. Her şeyin bana göre bir yeri ve zamanı vardı. Örneğin; üniversite bitmeden evlilik büyük bir yanlıştı bana göre. Ya da yeri ve zamanı olmadığı bir vakitte konuşmak, lafa girmez patavatsızlıktan başka bir şey değildi. En azından bunlar benim lügatimde olan şeylerdi. Ki yine de büyük konuşmamak da gerekir.
Aynadan kendime gülümseyip örgümü sağ omzuma aldım ve tuvaletten çıkıp sınıfımı aramaya koyuldum. Sınıfımın adını kapının yanındaki levhada gördüğümde sınıf ile aramda beş metre ya vardı ya yoktu. Her adımımda kalp atışım ve nefes alış ve verişim hızlanırken sakinleşmeye çalıştım. Bu gereksiz heyecan da neyin nesiydi? Ben az önce boşu boşuna mı soğuktan yüzümü ve parmaklarımı sızlatmıştım?
On bir - Sosyal yazan sınıfın önünde durdum ve derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalıştım. ' Hadi Dilay, göster kendini! ' diye kendimi gaza getirip kapıyı tıklattım ve ardından içeriye girdim. Tahminen yirmi ya da yirmi beş gözün bana dönmesini beklerken boş bir sınıf görmek hayal kırıklığıydı. Yahu kendimi şanslı mı saymalıydım şimdi yoksa şanssız mı?
Boşuna mı o kadar heyecanlanmıştım? Bildiğin hüsrana uğradım şu an! Kapıda dikilmemek adına boş sıralardan birine oturdum ve sınıfın nerede olabileceğini düşündüm. Acaba müdüre gidip sorsam mı? Kafamı olumsuzca iki yana sallayıp bu düşünceyi aklımdan def edip sınıfa göz gezdirdim.
Kitaplık falan beklerken – ki sözel bölümü olan sınıftan bahsediyorduk, romanlar falan olmalıydı - dev bir müzik seti ile karşılaşmayı beklemiyordum. Ben nasıl bir yere düşmüştüm böyle? Kitap okuma saatinde müzik dinleyip hip hop dans mı ediyorlardı acaba? Bir saniye? Sınıf boş ve bir müzik seti var.
Hemen kalkıp müzik setinin yanına gittim. Aklıma gelen düşünce ile cebimdeki müzik çalarımı çıkarıp sete bağladım ve rastgele bir şarkı açtım. Boş sınıfta Avril'in sesi yankılanırken sesi kısıp ayağımla ritim tutmaya başladım. Müzik duyunca yerimde duramıyordum. Derin bir nefes aldım ve şarkıyı söylemeye başladım ama ne olur ne olmaz diye de sesimi alçak tutuyordum.
‘‘ I didn't mean to kiss you
You didn't mean to fall in love
I never meant to hurt you
We never meant for it to mean this much
Hush, hush, now
Rahatlayınca kendimi şarkıya kaptırdım ve şarkıyı, tüm benliğimi katarak söylemeye başladım.
...
I wanted to keep you
Forever next to me
You know that I still do
And all wanted was still belive
Hush, hush now
So go on, live your life
So go on, and say goodbye
So many questions but I don't ask why (But I don't ask why)
So this time I won't even try
Hush, hush now, mmm
Hush, hush now
When I try to forget you
I just keep on remembering
What we had, it was so true
And somehow we lost everyting
Hush, hush now (Hush, hush now)
So go on, live your life
So go on, say goodbye
So many questions but I don't ask why (But I don't ask why)
So go on, live your life
So go on, and say goodbye
So many questions but I don't ask why (But I don't ask why)
Maybe some day but not tonight
Hush, hush now
Don't, don't, don't you ever say a word, word
Of what you thought that you heard, heard
Don't you ever tell a soul, what you know
I tried to hide, but I still believe
We, that we were always meant to be, be
And I could never let you go, no
Hush, hush now
So go on, live your life
So go on, say goodbye
So many questions but I don't ask why (But I don't ask why)
No
So go on, live your life
So go on, say goodbye
So many questions but I don't ask why
Maybe someday but not tonight
Hush, hush, now
Hush, hush, now. ‘‘
****
Diye bitirdiğimde hem rahatlamış hem de sabahtan beri var olan stresimi tamamen üstümden atmıştım. Şarkı söylemek benim için nefes alıp vermek gibiydi. Hayatımda çok önemli bir yere sahipti. Uzuv gibi bir şeydi benim için. Vazgeçilmezimdi. Kendimi şarkı söylerken o kadar iyi ve güçlü hissediyordum ki sanki o saniyelerde farklı bir boyuta ve evrene ışınlanıyordum. Hayat sanki bana hiç acı çektirmemiş hiç sille vurmamış gibi hissediyordum.
‘‘ Merhaba ve şarkıda da tekrarlandığı gibi; sus şimdi de ben de uykuma kaldığım yerden devam edeyim. Nasıl olur? ’‘