Soğuk... Dışarısı da içim kadar soğuktu o gün. Eve döndüğümde ayaklarımın altı uyuşmuştu, ama bu sadece hava yüzünden değildi. Sokağın başından beri takip edildiğimi hissetmiştim. Saç diplerimden aşağıya ince bir ürperti inmişti. Dışarıda biri vardı. Bunu tüm hücrelerimle hissediyordum. Ama gözle göremediğin bir şeyin varlığına inanmak ne kadar zordu, değil mi?
Anahtarımı çevirip içeri adım attım. Evim... benim küçük, güvenli dünyam. Öyle sanıyordum. Montumu askıya asarken, perdelerin kapalı olduğuna emin oldum. Kapıyı iki kere kilitledim, alışkanlık haline gelen refleksimdi artık. Ama o gece, reflekslerim bile huzursuzdu. Elim birkaç saniye daha kilitte asılı kaldı. Neden bu kadar endişeliydim?
Mutfağa geçtim. Sıcacık bir çay yapmalıydım. Belki de günün yorgunluğu üzerimdeydi. Belki de… sadece kuruntu yapıyordum. Ama kalbim ikna olmuyordu buna. Kafamın içinde yankılanan o düşünce, mideme düğümler atıyordu:
> "Bir şey olacak..."
Kettle’a su koyarken pencereden dışarıya baktım. Camın dışı yansımamı gösteriyordu. Sanki iki kişiydik orada. Biri ben, diğeri... beni izleyen sessiz karanlık.
---
O gece uyuyamadım. Gözlerim tavana dikili saatlerce öylece yattım. Her çıtırtıya kulak kesildim. Her gölge, her hareket aklımda bir senaryo kurdu. En sonunda göz kapaklarım ağırlığa yenik düştü.
Sabah... telefonumun titremesiyle uyandım.
“Bilinmeyen Numara”
Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. Parmaklarım ekranın üzerinde titredi. Açmasaydım keşke...
— "Artık çok geç." dedi erkek sesi. Derin, tok ve karanlık bir tondaydı.
— "Gözlerini açık tut, Sarah. Zaman daralıyor..."
Tuşa bastım, çağrı sonlandı. Ne demekti bu? Kiminle konuşmuştum? Ve neden ismimi biliyordu?
Titreyen ellerimle telefonu yatağın kenarına fırlattım. Bu... kötü bir şakaydı, değil mi? Ama içimde, sesin yankısını susturacak hiçbir mantık kalmamıştı.
---
O gün hastaneye gitmedim. Başım ağrıyordu, ama bahane buydu sadece. Asıl neden korkuydu. Anlamlandıramadığım bir tehdit hayatımın içine sinsice sızmıştı. Her kapı zili, her telefon sesi, her sessizlik bile bir saldırı gibiydi artık.
Kendime sürekli "Bir şey olmaz, geçer." dedim. Ama akşam eve döndüğümde...
Kapımın altından biri bir zarf bırakmıştı.
---
Beyaz, sade, üzerinde ismim yazılı: "Sarah"
Zarfı açtım. İçinde sadece bir kağıt parçası vardı. Bir cümle:
> "Saklanamazsın."
İçimden bir çığlık yükseldi ama dışarı çıkmadı. Gırtlağımda düğümlendi kaldı. Bu bir tehdit mektubuydu. Bu artık kuruntu değildi. Bu… gerçekti.
---
Ertesi sabah polise gitmeye karar verdim. Ama anlattığım her şey onlara “abartı” gibi geldi.
— “Takip edildiğini sanmışsın, ama gözlerin birini görmemiş.” — “Bilinmeyen numaralar çoğu zaman spamdır.” — “İçine doğmuş gibi düşünmüşsün, olabilir tabii...”
> Gerçekleri anlatmak, delilik gibi görünüyordu.
---
Kendi başımaydım.
Ailem zaten yoktu, arkadaşım çok azdı. İş arkadaşlarım bile yüzeysel sohbetlerin ötesine geçmezdi. Hayatım boyunca yalnız olmayı seçmiş gibiydim. Ama şimdi yalnız kalmak istemiyordum.
O gece ilk defa... dua ettim.
"Tanrım... eğer biri beni izliyorsa, bir şeyler olacaksa... lütfen beni güçlü yap."
---
Ama Tanrı bana cevap vermedi.
Lucas verdi.
Henüz tanışmamıştık ama...
Adımları karanlığın içinde çoktan yaklaşmaktaydı.
Saat gece yarısını çoktan geçmişti. Evdeki sessizlik kulağımı tırmalıyordu. Radyatörün ince tıkırtıları dışında hiçbir ses yoktu. Her şey çok sakin görünüyordu… ama içim paramparçaydı.
Zarfı tekrar elime aldım.
"Saklanamazsın."
Bu iki kelime beynime kazınmış gibiydi. Kim yazmıştı bunu? Neden ben?
Salonda voltalar atarken pencerelere yanaşıp dışarıyı kontrol ediyordum. Sokak lambasının altında duran siyah bir araba gözüme çarptı. Camları koyuydu, içini göremiyordum. Sanki saatlerdir oradaydı. Belki de sadece park etmişti. Ama… neden midem sıkışıyordu?
İçgüdülerim artık bağırıyordu.
Telefonumu aldım, bir kere daha polise ulaşmayı düşündüm. Ama... ne diyecektim? Daha önce dinlememişlerdi, şimdi mi inanacaklardı?
Tam o an, salondaki küçük kitaplığın üzerine bıraktığım ev telefonum çaldı. Eski modeldi. O geceye kadar çaldığını bile hatırlamıyordum.
Zırıltı yankılandı.
O kadar ani çalmıştı ki, neredeyse kalbimi durduracaktı.
Ellerim titredi, ama ahizeyi kaldırdım.
— "Sarah..."
Bir ses… fısıltı gibi, tedirgin ama aynı zamanda... tanıdık.
— “Kimsin?” diye sordum. “Benden ne istiyorsunuz?”
Karşımdaki sustu. Ama telefonu kapatmadı. O sessizlik, dünyanın en ağır şeyiydi. Kalbim, sinirlerim, aklım… hepsi bu sessizliğin içine battı.
Sonra… ses geldi. Bu sefer derinden, alaycı bir tonda:
— "Zaman daralıyor. Kaçamazsın."
Telefon kapandı.
---
Birden perdeleri çekmek istedim. Pencereye doğru koşarken… o siyah araba artık yoktu.
Kaldırımda bir iz bile kalmamıştı sanki hiç orada bulunmamış gibi.
Ama ben görmüştüm.
Benim beynim onu kaydetmişti.
İçim buna yemin ediyordu.
---
Ertesi gün işe gitmek zorundaydım. Hayat, hiçbir şey olmamış gibi akıyordu. Ama ben her adımımda gözlerimin arkamda kalmasına engel olamıyordum.
Hastaneye vardığımda, hemşireler odasında fazla kimse yoktu. Dosyalarımı alıp yoğun bakıma geçmek üzereydim ki, bilgisayar ekranında açık kalan bir kamera görüntüsünü fark ettim.
Bir saniye...
Ekranda benim binadan çıktığım gece görünüyordu.
Ama... arkama bakınca...
Bir adam.
Koyu giyimli, başı eğik. Uzaktan yüzü belli olmuyordu ama adımlarını benimle eş zamanlı atıyordu. Sanki beni adım adım takip ediyordu.
Kamera kaydı dondu.
Ekran kapandı.
Kendi kendine mi? Yoksa biri mi müdahale etti?
—
İçimdeki çığlık artık dışarı taşacak gibiydi.
“Deliriyor muyum?”
“Yoksa gerçekten bir şeyler mi oluyor?”
Yalnız kalmak istemedim o gece. Ama kalacak yerim yoktu. Kime güvenebilirdim ki?
İşte o anda ilk defa “keşke hayatımda biri olsaydı” dedim.
Sırtımı yaslayabileceğim, “her şey geçecek” diyebilecek biri…
Ama bilmiyordum...
Çok yakında, bir yabancı bu karanlığa adım atacaktı
Ve o yabancı...
Lucas olacaktı.
Ertesi gece, başım ağrıyordu. Ne kadar ilaç içsem de dinmeyen bir baskı vardı alnımda. O garip telefon görüşmesinden sonra kendime ne kadar “geçecek” desem de, hiçbir şey geçmiyordu.
Kafamın içi susturamadığım sorularla doluydu.
“Kimdi o adam?”
“Neden bana zarar vermek istesinler?”
“Yalnızca bir hemşireyim… sıradan bir hayatım var…”
İçimde, bir şeylerin çoktan değiştiğini hissediyordum. Hayatımda ilk kez bu kadar izleniyormuş gibi hissediyordum. Her yere bakan gözler vardı sanki.
---
Biraz temiz hava almak için dışarı çıkmaya karar verdim. Gece yarısı yürüyüşleri her zaman iyi gelirdi. Ay, bulutların arasından zayıf bir şekilde parlıyordu. Sokak lambaları loştu, kaldırımlar boştu. Ayak seslerim yankı yapıyordu.
Yürürken sürekli arkamı kontrol ettim.
Sanki… bir gölge beni takip ediyordu.
Birden telefonum titredi.
Ekrana baktım: Gizli Numara.
Tereddüt ettim. Açmamalıydım belki de. Ama… içim dayanamıyordu.
Açtım.
— “Sarah.”
O ses… yine o alaycı fısıltı.
Yalnız olmadığımı bir kez daha anladım.
— “Hastane çıkışını izlemek güzeldi. Karanlık sana yakışıyor.”
Donup kaldım.
— “Beni rahat bırakın!” diye bağırdım.
— “Yakında tanışacağız.” dedi. “Çok yakında...”
Telefon kapanmadan önce bir ses daha duydum. Sanki… arka planda arabaların geçtiği bir yol vardı. Ve… hafifçe çalan bir müzik.
Damarlarım dondu.
Bu… bizim hastanenin arka sokağıydı.
O müzik... ambulansların gece kullandığı telsizden gelen cızırtıya karışıyordu.
Yani oradaydı.
Az önce ben oradayken, o da oradaydı.
Benim hemen yakınımda.
---
Eve döndüğümde, güvenlik kameralarını kontrol etmek istedim. Alt komşumun küçük bir güvenlik sistemi vardı, geçenlerde bahsetmişti. İzin isteyip bilgisayarına baktım.
Görüntüleri izlerken… saat 01:37’de kapımın önünde bir silüet belirdi.
Yüzü görünmüyordu ama...
Elinde bir şey vardı. Küçük bir not.
Kamerada onu posta kutuma bırakırken görüyordum.
Koşa koşa dışarı çıktım. Elimi posta kutusuna uzattım.
İçinde küçük, siyah bir kağıt vardı.
Sadece üç kelime:
> “Artık geri dönüş yok.”