6. BÖLÜM: ENDİŞENİN KARA PERDELERİ

2120 Words
6. BÖLÜM: ENDİŞENİN KARA PERDELERİ HABER YORUMLARI "Katil bir an önce yakalansın! Sokağa rahat çıkamıyoruz. Hükümet nerede?" "Kadın hakları, kadınlara yaşam! Kadın katillerine hayatı zindan edin!" "Bu yorumu yazarken ellerim ayaklarım titriyor. Bu dünyada insandan başka canavar yok!" "Önce sokak hayvanları ile ilgili kanunlar, şimdi de bu katil! Can almak sıradanlaştı!" "Yeni kurban kim olacak, bunu düşünmek istemiyorum genç yaşımda." "Aileleri yasa boğan o canavara yazıklar olsun!" "Aile mi? Aileleri yok?" "Aileleri yok mu? Gerçek mi bu?" *** Peggy Sam'i arayıp aramamakta kararsız kalsam da, sonrasında mecburu bir suretle patronuma dönmek zorunda kaldım. Beni Veronika için aramıştı ve bundan doğal bir şey yoktu. Telefonu bir an önce kapatmıştım. Kalbim hızla çarpıyordu. Sam'in fazla bir şey söylemeden telefonu kapatması iyi olmuştu. Kafam hemen ardından karanlık düşüncelere boğuldu. Veronika'nın bu geceyi onunla geçirmesi düşüncesi beni ierleyen her bir dakikayla beraber gitgide geriyordu. Jerry gecenin geç saatlerinde, düşüncelerimi bölerek oturduğum yerde makyaj çalışması yaptığım odaya girdi ve bir müddet kaşını gözünü rastgele boyadığım mankene bakarak ayakta dikildi. Suratımdaki dalgınlık dikkatini ağır bir şekilde çekmiş, aramızdaki soğukluğu yumuşatmak istercesine bakmıştı. Aramızda bir soğukluk olduğunu hemen hatırlasam da neden bu soğukluğun olduğunu anımsamakta güçlük çektim. "Peggy Roots," dedi soyadımın ona ait olduğunu hatırlatmak istercesine. Sesinde daha yumuşak, beni cezbetmek ister gibi bir hâl vardı. "Bugün eliniz biraz haşin mi yoksa bana mı öyle geliyor?" Göz altlarım az önce yansımamı gördüğümdeki gibi morarmış, kirpiklerim göz altlarıma batar hâlde bıkkın bir nefes verip, sıkıntıyla yüzüne doğru çıkardım bakışlarımı. Üzerinde siyah bir tişört vardı ve sakallarını yeni tıraş etmişti. Hazırlığının bana özel olduğunu düşünmüyordum, işi her zaman öncelikli olurdu. Bugünlerde nedense bu daha fazla gözüme batar olmuştu. "Sen... Kalbini yaralayan bir şeyler var. Belki kısmen ben." Gözlerini yere çekingence indirdi ve kırık bir ses tonuyla ekledi: "Belki de başka bir şey. Ama bana söylemekten kaçınıyorsun." Sözlerini sindirmekte zorlanarak, "Belki de ikisi de değil," dedim; oysa başımda ne kadar büyük bir bela olduğundan kocamın haberi nasıl da olmazdı? Ona güvenmiyor muydum düşüncesi beni yerle bir etti. "Teyzem uyudu, yarın da gidiyor," dedi; "Buradan gittiğinde onunla vakit geçirmediğimiz için söylenip duracak." Yüzüne ekşi bir ifade yayılmıştı. Beni ikna etmek ister gibi bir hâli vardı. İkna edilmekten hoşlanmazdım. Oturduğum yerde dikleşerek, "Belki de," dedim. Fırçayı bir kenara bıraktım. "Ama ne önemi var? Bunca zamandır başkalarının laflarını önemsemeden yaşadık." Kelimelerin rutubetini hissetmiş gibiydi. Laminant parkeler, olduğu yerde hareket etmesiyle gıcırdadı. Kaşları ciddiyetle havalandığında, mimiklerine hâkim olan sıcak hava dağılır gibi oldu. Geriye buruk bir yansıma kaldı. "Benim için teyzemin ne kadar önemli olduğunu biliyorsun," dedi ve tek laf daha etmedi. Sonra bir şey hatırlamış gibi, nihayet, "Sen de öylesin," diye ekledi. Bana doğrudan bakmadan parmak uçlarını, muhtemelen derslerden kalma bir alışkanlıkla, birleştirdi. "Bak Peggy. Yer yer aramızdaki soğukluğu fark etmediğimi mi sanıyorsun?" "Bana olan soğukluğunu demek istedin herhalde," dedim kırık bir şekilde tebessüm ederek. Bu sorunun bana ne zamandır yöneltilmesini bekler gibiydim. Gözlerini kapatarak burnundan sert bir nefes verdi. Baş ve işaret parmağını burun kemerinde birleştirerek bıkkınca homurdandı. "Bunu kastetmen gerekmiyor." Ne zaman rahatsız olsa böyle davranırdı, sert bir nefes verir ve tüm buhranını havaya karıştıracak ağır bir sigara kokusu havaya yayılırdı. "Evet gerekiyor." "Gerekmiyor," dedi biraz da olsa öfkeyle. Kelimeleri toplamak için bir an duraksayarak sordu. "Tek bir sefer yaptığım bir şeyden ötürü beni bu kadar suçlaman ne kadar doğru? O makaleye ne kadar emek verdiğimi biliyorsun." Aramızda giden tüm yanlış şeylere isyan ettiğini görmek zor değildi. "Sorun makale değil," dedim başımı olumsuzca iki yana sallayarak. Beni anlamıyordu, belki de ben anlaşılacak gibi davranmıyordum ama ne fark ederdi? Pes etmiş gibi omuzlarını indirerek, "Ne o zaman?" dedi hınçla. "Bak Jerry, buraya özür dilemeye gelmişe benzemiyorsun," dedim gözlerimi yüzünden kaydırarak. Suratında bugün beni yalnızlaştıran bir şeyler vardı. Belki de günlerdir hesap edemediğim bir his dalgası, ufacık bir duygu. Gözlerini gözlerime sabitlemesini engelleyen bir şey. Son 21 gün kaldı afişi ve öldürülen zavallı yalnız kadınlar gözlerimin önünde bayrak gibi dalgalandı. "Senin için ne kadar önemli olduğumu bir süredir sorguluyorum," dedim dalgınca. Jerry ilişki yıl dönümümüzü unuttuktan sonra hiçbir şey eskisi kadar normal olmamıştı. O gün akademiden döndükten sonra aniden telefonu çalmıştı. Bundan tam 1 ay önce. Yatak odasında biralarımızı yudumlarken apar topar yataktan kalkarak geniş adımlarla odadan çıktı ve telefon konuşması koridorda attığı her bir büyük adımda daha az duyulur oldu. "Yarın bakacağım, bugün olmaz," dediğini işitiyordum. Sesi çatallanıyor, ara ara adım sesleri buraya daha çok yakınlaştığında odaya gireceğini düşünüyordum. Ama Jerry'nin ısrarla, "Yarın," dediğimi işittim ve bir daha da hiç yanımdan apar topar ayrılmadı. Sadece apaçık bir şekilde benden uzaklaştığını hissettiğim, belki benden bir şeyler sakladığını hissettiğim ilk gündü. Şimdi aramızda katmerlenen koyu bir mesafe gördüğümde, bu sorunun tamamını ona yıkarak kendimin kurtulabileceğini düşünmüş olmalıydım. "Sorunu çözmeye senin ne kadar niyetin var peki?" dedi ve düzelterek, "Daha doğrusu," dedi. Elini burun kemerinden çekip boğazını temizleyerek, kaçırdığım gözlerimle boşuna göz teması kurmayı denedi. "Niyetin var mı? Senden uzaklaşan tek ben miyim sanıyorsun? Özellikle son günlerde... Ne kadar sayıkladığın, ne kadar dalgın ve durgun olduğun benim için önemsiz sanıyorsun herhalde..." Öfkeyle gülerek başını sola çevirdi ve ayağını yere vurarak ritim tuttu. Sesle beraber şakaklarım zonklar gibi oldu. Yardım dilenircesine, "Jerry, bugün değil," dedim ve koltukta tek dizimi karnıma doğru çekerek daha rahat bir pozisyon edinmeyi denedim. "Gerçekten bugün değil," diye üstüne basa basa söylediğimde; "Bak," dedi yargılayıcı bir sesle. Yine karşımda otoriter tavrını takınmıştı. "Olanlar benim suçum değil..." Sözleri yüreğimi öyle daraltıyordu ki bir anda bağırarak "Bir katil peşimde..." demek istedim ama iç sesim beni susturdu. Ben yalnız bir kadın değildim, bir kocam vardı ve ailem buradan ne kadar uzak olsa da beni severek büyütmüşlerdi. Evet, zengin sayılacak bir ailenin ruhsal olarak çöküşte olan asosyal kızı olarak büyümüştüm ama yine de bu benim verdiğim kararların kimliğime ne kadar hizmet ettiğini değiştirmezdi. Kimliğim mi? Bu kelime de bana ansızın yabancı gelmeye başlamıştı. Jerry'nin karşısında dudaklarımı yalamakla yetindim çünkü ne diyeceğimi bilmiyordum. "Uyuyacağım," dedim ve bir anda karşısından gitmeyi tek çare olarak buldum. Otoritesi de gerimde kalır gibi olmuştu. Elimdeki defteri kucağıma bastırıp ayaklandığımda ve onu çoktan gerimde bıraktığımda, arkamdaki varlığı beni daha çok geriyordu. Telefonumu cebime sokarak haber kanalının altındaki yorumlardan kendimi korumaya çalıştım ve alt kata inerek salona doğru yürüdüm. Salon mu? Jerry'den ayrı yatmayı o kadar istemsizce düşünmüştüm ki şaşırmadan edemedim. Koridorda yürürken istemsizce kafamda bir şeyi düşlüyordum: Annemi. Zengin hayatının içinde benim kadar asosyal, benim kadar yalnız ve bütünüyle babamın otoritesine bağlanmış o kadını. Babamı bana anımsatan Jerry'de gördüğüm bir bakıştı belki de. Yıllar önce, ben yedi sekiz yaşlarındayken, akşamın bir vakti aniden kapı çalındı. Babam takım elbisesinin açılan kolunu ilikleyerek hizmetliye baktı ve anneme bir göz işareti yaptı. Sonra da sola doğru eğilerek kulağına onu donduracak bir şeyler söyledi. Annemin yüzü kımıldamıyordu ve sadece başını usulca sallayarak, "Tamam," dediğini görmüştüm. Dizlerimi karnıma çekmiş, bebeğimin saçını tararken içeriye bir adam girmişti. Kır saçları, beyaz bir takım elbisesi vardı. Tuhaf bakışlarında durmadan karıncalanıyor gibi duran bir tehlike hissi kıvranıyordu. "İyi akşamlar Bay Ferray," demişti babama ve soyadımızın ne olduğunu kafamıza kazırcasına alelacele babamın karşısına oturmuştu. Babamın gözlerinde rahatsız bir ifade vardı. Durmadan bu gözler karşıdaki gri gözler üzerinde hakimiyet kurmak istediğini belli edercesine yuvalarında dönüp duruyordu. Deri, siyah bir çanta yabancı misafir tarafından açıldı ve içinden bir zarf çıkarıldı. Sonra da kaşları çatık duran babama uzatıldı. Yatak odasının kapısına gelmemle yönümü tamamen değiştirerek salona geçtim ve telefonumu açarak kaldığım yere girdim. Haber sitesini yenilediğimde yeni yorumlar dolmuştu. Veronika'yı düşündüm. Onun için endişeleniyordum. Hem de çok. Bu seferlik ben bir mesajla konuşmayı başlatsayım ne olurdu? Hayır, Veronika'nın bana yazmasını bekleyecektim. O benden daha çok korkuyordu. *** Apartmanın önüne diz çökmüş bir hâlde gökyüzüne baktı. Karanlığın arasına sızan beyaz, tozlu ışığın sahibine, Tanrı'ya yöneldi. Elleri göğe doğru açılır gibi olduğunda, teslimiyetle parmaklarını kapatarak duasını kalbine indirmeden, sadece dudaklarında bıraktı. "Tanrım..." Ellerinde duran iki kadının kenarları yıpranmış, kırışmış fotoğrafı puslu ışık altında gitgide silikleşiyor, yüzler bir ölünün ruhu çekilmiş gölgesini andırıyordu. "Neredeyim ben?" Elini istemsizce cebine attı ve boşluğa kâğıt çırpan bir kâğıt parçası çıkardı. "Evimin adresi nerede?" Başını kaldırıp hafif aydınlatılmış sokak panolarına doğru baktı, sonra da cam korumanın arkasına sıkıştırılmış siyah beyaz kadın fotoğrafına baktı. Gördüğü görüntüyle beraber, bacakları onu son sürat yerden kaldırırken, vücuduna sirayet eden hissizlik altında önünden bir araç kornaya basarak hızla karşı şeride geçti. Arabanın arkasında tozlar havalanmışken, botlarının yere vurduğu noktalarda sanki bir oyuk oluşuyordu. Avuç içlerine sertçe bastırdığı karton fotoğrafları cebine soktu ve evinin adresini okudu. Sokaklar, caddeler, apartmanlar ve her yer gözünde tanınmaz, bilinmez bir hâle bürünüyordu. "Tanrım, Gigi!" diye bir kelime döküldü dudaklarından. Gök gürledi, bulutlar oradan oraya kıpırdadı ve yıldızlar yavaşça çekildi, hava bulanıklaştı. Geriye tek kalan uzun bir ömrün yankısıydı. "Gigi," diye sayıklayarak panolara gitti ve camın ardına sokulmuş siyah beyaz resme baktı. Parmakları camın soğuk, pürüzsüz yüzeyini; morgda yatan bir ölünün eli gibi okşuyordu. Cam kokusu, soğuk ve yağmurla karışmış. Bundan yıllar öncesine doğru kayan hafızasında bir anlık şimşek çaktı. Gigi yıldızlı bir gökyüzünün altında ellerini tutmuş, elini şişkin karnına koyarak, "Bir kızımız olacak," demişti; bir yıldız kaymıştı. Islanmış toprak mis gibi kokuyordu. Kayan ışığın yası Gigi'nin gözlerinde ve ellerindeydi. Parmaklarını ayrılmayacak kadar sıkıca Gigi'nin ellerine kenetlerken, balkona vuran soluk ışığın altında gölgeleri dans ediyordu. Gigi'nin gözleri kapanmış, sonra serin bir hava dalgası aralarına girmişti. Saçları uysalca dalgalanıyor, omuzları üzerinde büyük bir örüntü içinde dans ediyordu. "Seni sonsuza kadar seviyorum," demişti Gigi'nin gözleri kapalı hâline bakarak ve dizlerinin üstünde duran o yumuşacık başın, saçların ağırlığı onu hafifleştirmişti. Göğsü hafifçe inip kalkarken yanaklarına tatlı, pembe bir öpücük kondurmuştu ve sonsuzluğa uzanan bir uykuya dalmışlardı. Dünyanın en mutlu adamıydı. En mutlu insanı. En mutlu babası. Gigi'nin sarı saçları, şimdi o camın ardındaki fotoğrafa gömülmüşken daha fazlasını istemek neye yarardı? "Onu bana geri gönder Tanrım," dedi ve yağmur üstünde kanat çırpmaya başladı. Camın kaygan yüzeyine iri bir damla düşüp, ağır bir kaya parçası gibi aşağıya yuvarlandı. Sokaklar saniyeler içinde seller sular gibi yıkanmaya başladı. Kasveti yıkan büyük bir yalanı bağrına bastı gece. Ömür, bir fincandan buharlaşan çay gibi uçup gitti ve geriye yalnızca hasta bir adamın çarpık, belli belirsiz anıları kaldı. Gözüne panonun diğer ucunda duran ilan çarptı: Geriye son 21 gün kaldı! "Son 21 gün kaldı," dedi ve sendeleyerek yürümeye başladı. Arkasını döndü, cebinden çıkarttığı evinin adresine doğru yola çıktı. Yollar tuhaf bir şekilde ona tanıdık gelmiyordu. Oysa her bir kaldırım taşını tanıyacak kadar vakit geçirmişti. Sadece Gigi'yi bulmak için. Cebinden telefonunu çıkarmak isteği duydu, google ana sayfasında bu adresi aratmalı ve haritayla eve gitmeliydi. Ana sayfa açıldığında, birkaç tane haber sitesi belirdi. "Merhume Lina Alter'in cenazesi kimsesizler mezarlığına defnedildi!" Ölümün kokusu. "Onu ölüme uğurladım," diye sayıkladı; gözleri karşı taraftan gelen ışıkla aydınlandı. Bir arabanın yüksek dozda yakılmış far ışığı. Sonra sönüp gitti. Gözbebekleri küçüldü, ekrana baktı. Yüzünün keskin hatları, soluk ışık altında aydınlanıyor; yağmura karışan karanlığa bulanıyordu. "Ben mi uğurladım?" Psikiyatrist randevusunu uzunca zamandır ertelediğini fark etti. "Yarın gideceğim," dedi; "Yarın gideceğim." Kendini buna ikna etmek istercesine, "Yarın," diye mırıldandı. O zaman da güzel bir genç kadın belirdi yüzünde, yirmi yedi yirmi sekiz yaşlarında; işten dönen bir banka memuru. Deterjan kokusu. Burnuna işleyen, ciğerlerini yakan tertemiz bir koku. "Randevuya gideceğim, her şeyi anlatacağım," dedi. Onu bu kararından vazgeçirmek ister gibi aklına Alina'nın çocuksu suratı ve masum bakışları düştü. Ekrana bir kez daha dikkatle baktı. "Birdenbire ortaya çıkan Viana Heiddel'in üvey abisi, cenaze defin işlemleri için hazırlığa başladı! Kardeşimin kaybından ötürü üzgünüz," dedi. "Hepimiz meleğimizin aramızda dönmesini cennette bekleyeceğiz." Kimsesiz Lina Alter'in ve zavallı Viana Heiddel'in cesedi adeta gecenin sessizliğinde kayboldu. Çok geçmeden evinin olduğu sokağı tanıdı. Apartmanının lastik top kokusu. Alina'nın kokulu oyuncak bebekleri. Pencereden aşağıya bakan küçük kız. Dudaklarında bir gülümsemeyle apartmandan içeriye girdi. Yukarı kata çıktı, merdivenlerdeyken durmadan yüreği ağzındaydı. Lina Alter ve Viana Heiddel'in parlak kırmızı, parçalanmış suratları kafasında belirip kayboluyordu. Kapı açıldı, ıslak botlarından zemine su damladı. Onları ayağından çıkarttı, ayakkabılığa kaldırdı ve kapıyı kapatıp 3 defa kitledi ve yedi defa geri açarak her bir seferde üç defa kitledi. "21," diye sayıkladı; "21." "Baba..." Arkasını hızla döndüğünde Alina'yı gördü. "Kızım..." kelimesi döküldü dudaklarından. "Canım kızım..." Onu hemen eğilerek kucağına bastırdığında, tertemiz masum kokuyu anımsadı. Kız babasına uzunca süre sarıldı. Kızını sıkıca sarmak için başını kaldırdı, sonra da çatık kaşlarının altından karanlıkta onun yüzünde duran bir şeyi fark etti. Beti benzi attı. Karşısında duran onun kızı mıydı? Gözleri korkuyla büyüdü ama kendini baskıladı. Sesi titreyerek sordu. "Bu ne kızım?" Alina'nın yanaklarında kırmızı allık boyası parlıyordu. İri, ölümle sarılı olduğunu hissettiği ellerinin arasında duran küçük kızın yanaklarına ölümden bir parça kondurulmuştu sanki. Alina, parmaklarına da bulaşmış allıkla babasına gülümseyerek konuştu: "Bunu evde buldum. Annemin miydi?" *** Veronika Çok içmiştim, onun kollarındaydım, yine ona aittim. Her türlü hatanın gölgesinde, bugün yine onun kollarında ölmek istiyordum. Peşimde bir katilin dolandığını bile unutturacak kadar. Sam'in sakalları tenime sürtünürken, karısının durmadan çalan telefonunu bir kez daha kapı dışarı etmiştim. Bütünüyle onunken, "Senden başkası değil, sadece sen," dedi ve oturur vaziyete gelerek bir anda benden uzaklaştı. Yatakta bir sigara yaktı R&G baş müdürü ve gözlerini kıstı. Başımı çıplak omzuna yaslayarak uykuya daldım. Onun zehri en güvenli limanımdı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD