Uyandığımda, ilk hissettiğim şey ağırlıktı.
Bedenimin her hücresi kurşunla doldurulmuş gibiydi. Göz kapaklarım... sadece göz kapaklarımı bile kaldırmak için çok fazla güç gerekiyordu. Parmaklarım yatağın örtüsüne yapışmış, kaslarım unutulmuş bir dil konuşuyordu.
Hareket etmeye çalıştım. Başaramadım.
Sadece nefes aldım. Yavaş, sığ, kontrollü. Ciğerlerimin genişleyip büzüldüğünü hissettim, tek işleyen parça, geri kalanı harabeye dönmüş bir makinenin son çalışan dişlisi gibiydim.
Tavan.
Gözlerimi açmayı başardığımda, ilk gördüğüm şey tavan oldu. Beyaz. Düz. Tanımadığım bir tavan.
Neredeyim?
Hafıza yavaş geldi. Parça parça. Kırık bir aynanın parçaları gibi, keskin kenarlı, birbirine uymayan.
Kütüphane.
Boş raflar.
Dizlerimin çözülüşü.
Zemin. Soğuk, mermer zemin.
Ve sonra... karanlık.
Ölüyordum.
Bu düşünce, şaşırtıcı derecede sakindi. Bir tespitti. Duygusal yük taşımayan bir gerçekti.
Ölüyordum ve şimdi... yaşıyorum.
Sol koluma baktım.
Hareket ettiremedim ama başımı çevirebildim, milimetre milimetre, boyun kasları acıyla protesto etti. Kolum örtünün üstündeydi. Çıplaktı.
Ve üzerinde...
İzler vardı.
Siyah değildi artık. O korkunç, ölümcül siyahlık çekilmişti. Ama iz kalmıştı soluk mor çizgiler, damarları takip eden hayalet hatları. Bilekten dirseğe, oradan yukarı.
Zehrin haritası.
Bedenimde bıraktığı kalıcı imza.
Bu her zaman orada kalacak, diye düşündüm. Her baktığımda göreceğim. Her gün hatırlayacağım.
Garip bir şekilde, bu düşünce beni korkutmadı.
Sadece... not ettim. Zamanı geldiğinde kullanmak için.
Zaman geçti.
Ne kadar, bilmiyordum. Saatler mi? Günler mi? Odada saat yoktu ya da göremiyordum. Pencereden gelen ışık değişiyordu; bazen açık, bazen karanlık. Ama zihnimde bu değişimler anlamsız kaldı.
Ara sıra birileri geliyordu.
Yançı yüzü endişeli, gözleri kızarık. Yanımda oturuyordu. Bir şeyler söylüyordu kelimeleri tam anlayamıyordum ama ses tonunu anlıyordum. Teselli. Güvence. İyileşeceksin.
Yazgan gece geç saatlerde, herkes uyurken geliyordu. Elimi tutuyordu. Parmaklarının sıcaklığını hissediyordum, bedenimin geri kalanı hissizken bile, o dokunuşu hissediyordum. Bir şeyler fısıldıyordu. Buradayım. Bırakmayacağım.
Yaşlı bir kadın vardı, tanımıyordum. Şifacı olmalıydı. Ellerini koluma koyuyordu. Bir sıcaklık yayılıyordu hoş değildi, yakıcıydı, ama temizleyiciydi. Zehrin son kalıntılarını çekip alıyor gibiydi.
Hepsini izledim.
Uzaktan. Bir seyirci gibi. Kendi bedenime hapsolmuş ama ondan kopukmuş gibi.
Bu ben miyim? diye düşündüm bir ara. Bu yatakta yatan, bakıma muhtaç, savunmasız kişi... gerçekten ben miyim?
Cevap vermedi kimse. Çünkü soru sessizdi. Sadece ben duyuyordum.
Üçüncü gün ya da öyle tahmin ettim, ilk kez yalnız kaldım.
Yançı çıkmıştı. Yazgan toplantıdaydı. Şifacı gelmemişti henüz.
Odada sessizlik vardı. Ve o sessizlikte...
"Ebren."
Duraksadım. Ses tanıdıktı. Ama tanıdık olması onu daha az rahatsız edici yapmıyordu.
Pekin.
Günlerdir, belki haftadır, sessizdi. O gün, koridorda, zehir yayılmaya başladığında konuşmuştu en son. "Bir tehlike var." Sonra bağlantı kesilmişti.
Şimdi geri dönmüştü.
"Ne istiyorsun?" dedim içimden. Sesim, zihinsel sesim, yorgundu. Savunmasızdı.
"İstemek bana ait bir kavram değil."
Klasik Pekin. Soruları cevaplamak yerine yeniden çerçevelemek onun işiydi.
"O zaman neden konuşuyorsun?"
Bir duraksama. Saniyeler mi, dakikalar mı, bilemedim.
Sonra:
"Çünkü artık duyabilirsin."
Bu cümle, beklemediğim bir yerden vurdu.
"Her zaman duyabiliyordum."
"Hayır." Ses keskin değildi ama kararlıydı. "Duymak ve anlamak farklı şeylerdir. Sen... sadece duyuyordun. Kelimeleri. Sesleri. Ama anlamı... anlamı reddediyordun."
Yine sanki bir bilmece gibi konuşuyordu.
"Neyin anlamını?"
"Senin."
Yatakta hareket etmeye çalıştım. Başaramadım. Beden hâlâ ağırdı, hâlâ söz dinlemiyordu.
"Benimle oyun oynama," dedim. "Yorgunum."
"Yorgunluk bedeninin durumu. Zihin yorulmaz, sadece kaçar."
Kaçmak. Kelime, içimde bir yerlerde yankılandı.
"Ben kaçmıyorum."
"Kaçıyorsun." Pekin'in sesi değişmedi aynı tonlama, aynı mesafe. Ama kelimeler keskinleşti. "Kaleden kaçtın. Geçmişinden kaçtın. Gücünden kaçtın. Ve şimdi... gerçekten kaçıyorsun."
"Hangi gerçekten?"
Sessizlik.
Uzun, ağır, boğucu.
Sonra Pekin konuştu. Ve bu sefer, sesi farklıydı. Daha net. Daha yakın. Sanki kulaklarımın yanındaydı, kafamın içindeki uzak bir köşeden değil.
"Artık saklanamazsın."
İki kelime.
Basit, doğrudan, acımasız.
Ve ben... Ben anladım. Hepsini anladım.
Saklanıyordum. Tüm hayatım boyunca.
Çocukken, köyde farklı olduğumu biliyordum. Diğer çocuklar gibi değildim. Bir şey vardı içimde, açıklayamadığım, adlandıramadığım. Ama saklamayı öğrendim. Görünmez olmayı öğrendim. Normal numarası yapmayı öğrendim.
Ve hep saklandım. Hizmetçi rolünün arkasına. İtaat maskenin arkasına. Ben önemli değilim, beni görmeyin, beni fark etmeyin'in arkasına.
Aspar kalesine geldim. Yazgan'la karşılaştım. Bir şeyler değişti ya da öyle sandım. Ama saklanmaya devam ettim.
Duygularımı sakladım. Gücümü sakladım. Korkumu sakladım. Ve şimdi...
Şimdi birisi beni öldürmeye çalışmıştı. Çünkü saklanmak işe yaramamıştı.
Tilun görmüştü. Kral görmüştü. Herkes görmüştü.
Saklandığımı sanırken, bir yıldız gibi parlıyormuşum. Bakın, hedef burada. Vurulması kolay. Savunmasız.
"Anlamaya başladın."
Pekin'in sesi, düşüncelerimin arasından süzüldü.
"Evet," dedim. "Ama bu ne işime yarayacak? Hâlâ bir Eski Kan'ım. Hâlâ güçsüzüm. Hâlâ..."
Duraksadım.
Hâlâ ne? Hâlâ savunmasızım?
Ama bu doğru muydu?
Mühür Ustasını düşündüm. O karanlık odayı, o acı dolu geceleri. Avucumdaki mührü, bileğimdeki ikinci mührü.
"Gücün sızdırıyor."
"Gücün patlayabilir."
Güç.
Benim gücüm.
Eski Kanların gücü yoktu, herkes böyle biliyordu. Ama ben... ben farklıydım.
Pekin vardı. Mühürler vardı. Ve içimde, kontrol edemediğim, adlandıramadığım bir şey vardı.
"Sen sadece bir hedef değilsin," dedi Pekin. Sesi yumuşamamıştı ama bir netlik kazanmıştı. "Sen bir anahtarsın. Bir denge noktasısın. Varlığın, düzeni bozan bir unsur."
"Ne düzeni?"
"Soylu Kanların düzeni. Yüzyıllardır kurdukları, korudukları, uğruna savaştıkları düzen."
"Ben tek bir kişiyim. Nasıl bir düzeni bozabilirim?"
"Tek bir kıvılcım ormanı yakar."
Metafor. Pekin'den beklemezdim. Ama anlam açıktı.
Ben tehlikeliydim. Tilun'un anladığı şey buydu. Kralın merak ettiği şey buydu. Yazgan'ın koruduğu şey, buydu.
Bir Eski Kan, Soylu Kanın kalbine dokunmuştu.
Bir "hiç", düzeni sarsmıştı.
Ve onlar... onlar bunu durdurmak istiyordu.
Tilun zehirle.
Kral sorguyla.
Sistem her şeyiyle.
"Ne yapmalıyım?" dedim.
Soru, beklenenden daha çaresiz çıktı.
"Yanlış soru."
"O zaman doğru soru ne?"
"Ne yapmak istiyorsun?"
Durdum. Düşündüm. Gerçekten, dürüstçe, hiç kaçmadan düşündüm.
Ne istiyorum?
Yazgan'la olmak mı? Evet. Ama bu yetmezdi.
Güvende olmak mı? Evet. Ama güvenlik bir yanılsamaydı, bunu öğrenmiştim.
O zaman ne?
Cevap, beklemediğim bir yerden geldi.
Korunmak istemiyorum.
Koruyabilmek istiyorum.
Yazgan'ı. Kendimi. Sevdiklerimi. Bu lanet düzene rağmen var olmayı istiyordum.
Güçlü olmak istiyorum!
Kelimeler zihnimdeydi ama sanki yüksek sesle söylemiştim. Odada yankılandı gibiydi.
"Güç," dedi Pekin. "Bu basit bir kelime değil."
"Biliyorum."
"Bedel ister."
"Biliyorum."
"Acı verir."
"Zaten acı çekiyorum."
Sessizlik.
Uzun, derin.
Sonra Pekin, ve bu ilk kez oluyordu, bir şeye benzeyen bir ses çıkardı. Onay mı? Kabul mü? Bilmiyorum.
"O zaman başla."
"Nereden?"
"Kalkmaktan."
Gözlerimi açtım. Gerçek anlamda açtım zihinsel değil, fiziksel.
Tavan hâlâ oradaydı. Beyaz, düz, yabancı. Ama artık ona farklı bakıyordum.
Ellerimi hareket ettirdim. Parmaklarım titredi ama hareket ettiler. Örtüyü tuttular. Kollarımı kullandım. Dirseklerimi yatağa dayadım. Bedenimi yukarı ittim.
Acı vardı. Her yerde. Kaslar, kemikler, sinirler hepsi protesto ediyordu.
Umursamadım. Kalktım.
Yatağın kenarında oturdum. Ayaklarım yere değdi soğuk, mermer zemin. Tanıdık bir his.
Kütüphanedeki zemin de böyleydi, diye düşündüm. O gün, düştüğümde.
Ama bugün düşmüyordum. Kalkıyordum.
Ayağa kalktım. Bacaklarım titredi. Dizlerim burkulmak istedi. Ama tuttum. Duvara uzandım, yaslandım, ama ayakta kaldım.
Pencereye yürüdüm. Adımlar yavaştı. Ağrılıydı. Ama adımlardı işte.
Pencereden dışarı baktım. Saray bahçeleri ayaklarımın altında uzanıyordu. Güneş batıyordu ufuk çizgisi turuncu ve mora boyanmıştı. Güzeldi. Tehditkâr bir güzellik.
Bu dünya beni öldürmeye çalıştı, diye düşündüm. Ve başaramadı.
Bir dahaki sefere de başaramayacak.
Çünkü bir dahaki sefere... ben hazır olacağım.
Sol koluma baktım. Mor izler hâlâ oradaydı soluk ama görünürdü. Zehrin mirası. Tilun'un imzası.
Parmağımla izleri takip ettim. Bilekten dirseğe. Her çizgi, her leke.
Bu bir hatırlatma, dedim kendime. Her gün bakacağım. Ve her gün hatırlayacağım.
Neden güçlenmem gerektiğini.
Neden öğrenmem gerektiğini.
Neden geri durmamam gerektiğini.
Kapı açıldı.
Döndüm.
Yançı'ydı. Elinde bir tepsi yemek ve su tutuyordu. Beni ayakta görünce dondu.
"Ebren!" Tepsiyi masaya bıraktı, koşar adım yaklaştı. "Ne yapıyorsun? Yatmalısın!"
"Yatmak yetmez," dedim.
Sesim garip çıktı boğuk, kullanılmamış. Ama sözler netti. Yançı duraksadı. Yüzüme baktı, gerçekten baktı.
"Sen..." Kaşları çatıldı. "Farklı görünüyorsun."
"Farklı hissediyorum."
"Nasıl?"
Düşündüm.
Nasıl hissediyorum?
Korku hâlâ vardı. Tilun'dan. Kraldan. Bu saraydan. Her köşede pusuya yatmış tehlikelerden.
Ama artık... Artık korku yöneten değildi. Ben yönetiyordum.
"Ayakta," dedim sonunda. "Ayakta hissediyorum."
Yançı'nın yüzünde garip bir ifade belirdi. Anlayış mı? Saygı mı? Bilmiyorum.
"İyi," dedi yavaşça. "Bu iyi."
Pencereye döndüm. Güneş batıyordu. Karanlık geliyordu. Ama karanlıktan korkmuyordum artık. Çünkü karanlık... karanlık benim bir parçamdı.
Ve ben onu kullanmayı öğrenecektim.
Ayakta kalmak sandığımdan zordu.
Pencereye yaslanmıştım cam serin, sert, beni tutan tek şeydi. Bacaklarım titriyordu. Dizlerimin arkasında bir uyuşukluk vardı, sanki sinirler iletimi unutmuş gibiydi.
Ama geri adım atmadım.
Yançı arkamda bir şeyler söylüyordu... "yatmalısın", "henüz erken", "kendini zorlama". Kelimeleri duyuyordum ama anlamları bulanıktı. Uzaktı. Başka bir dile ait gibiydi.
Sonra geldi. Sol kolumda.
Bilekten başladı, hafif bir karıncalanma, tanıdık ve tehditkâr. Sonra yükseldi. Dirsekten omuza, omuzdan boyuna. Zehrin bıraktığı izler boyunca, görünmez bir ateş hattı.
Nefesim kesildi.
Elim cama yapıştı, parmak uçlarım beyazlaşana kadar bastırdım. Dünya titredi. Kenarlardan karardı. Bir an, sadece bir an, o kütüphanedeki anı yeniden yaşadım. Yerde, nefessiz, ölümle bir adım arada.
"Bu sadece başlangıç."
Pekin'in sesi.
Teselli değildi. Uyarıydı.
"Biliyorum," dedim içimden.
Acı yavaş yavaş çekildi. Karanlık kenarlar geri çekildi. Dünya yerine oturdu. Hâlâ ayaktaydım.
Derin bir nefes aldım. Bir tane daha. Elimi camdan çektim. Parmaklarımda hafif bir titreme vardı ama kontrol altındaydı.
"Ebren?"
Yançı'nın sesi. Endişeli, yakın.
"İyiyim," dedim.
Yalan değildi. Tam doğru da sayılmazdı. Ama şu an söyleyebileceğim en dürüst şeydi.
"İyi görünmüyorsun."
"İyi görünmek önemli değil."
Yançı cevap vermedi. Ama bakışlarını hissettim, değerlendiren, sorgulayan bakışlarını. Tanımadığı bir şey arayan.
Ben de tanımıyorum, diye düşündüm. Henüz.
Kapı açıldığında, kim olduğunu biliyordum.
Adımların sesinden. Ağırlığından. Havadaki değişimden.
Yazgan.
Dönmedim hemen. Pencereye bakmaya devam ettim. Güneş batmıştı artık ufukta sadece koyu mor bir çizgi kalmıştı. Gece yaklaşıyordu.
"Ebren."
İsmimi söyleyişi... bir soru değildi. Sen buradasın, ben buradayım, ve bir şeyler yanlış.
Döndüm.
Yazgan kapı eşiğinde durmuştu. Yançı kenara çekilmişti sessizce, fark ettirmeden. Bizi yalnız bırakıyordu.
Yazgan'ın yüzü... okuyamadım. Bir maske gibiydi. Ama gözleri o kuzguni siyahlık, içindeki kurşuni leke fırtınalar barındırıyordu.
"Ayaktasın," dedi.
"Evet."
"Şifacı yatmanı söyledi."
"Biliyorum."
"O zaman neden..."
"Çünkü yatmak gereksiz."
Aramızda bir sessizlik oldu. Kısa ama yoğun.
Yazgan bir adım attı. Yaklaştı. Yüzündeki maske çatladı altından endişe sızdı, öfke sızdı, bir şey daha sızdı. Tanıyamadığım. Ya da tanımak istemediğim.
"Üç gündür baygın yatıyorsun," dedi. Sesi kontrollüydü ama kenarları titriyordu. "Zehir neredeyse kalbine ulaşıyordu. Şifacı ihtimal vermiyordu. Ve şimdi... şimdi buradasın, pencereye yaslanmış, sanki bir şey olmamış gibi..."
"Bir şey oldu."
Sözünü kestim. İlk kez. Yazgan durdu.
"Bir şey oldu," dedim tekrar. "Ve ben ölebilirdim. Bunu biliyorum. Hissettim." Sol koluma baktım izler hâlâ oradaydı, mor çizgiler, kalıcı hatırlatıcılardı. "Ama yatarak geçmeyecek. Saklanarak geçmeyecek. Korunarak geçmeyecek."
Son kelime havada asılı kaldı. Yazgan'ın çenesi kasıldı.
"Ne demek istiyorsun?"
"Demek istiyorum ki..." Derin bir nefes aldım. "Beni koruman yetmeyecek, Yazgan."
Sessizlik.
Bu sefer daha uzun. Daha ağır.
Yazgan'ın gözlerinde bir şey değişti. Öfke mi? Acı mı? İkisi de olabilirdi.
"Bunu yapabilirim," dedi. Sesi alçaktı ama kesindi. "Tilun'a gittim. Uyardım. Bir daha sana..."
"Tilun sadece bir parçası." Başımı salladım. "Sistem bütün. Ve sen... sen sistemin içindesin, Yazgan. Bir parçasısın. Onu yıkamazsın."
"Yıkmak zorunda değilim. Seni korumam yeter."
"Hayır." Kelime sert çıktı. İstemeden. "Hayır, yetmez."
Bir adım geri attım. Sırtım cama değdi. Aramıza mesafe koydum, fiziksel, somut bir mesafe.
"Kütüphanede yerdeyken," dedim yavaşça, "ölürken... seni düşündüm. Son düşüncem sendin. Ve bir şey anladım."
Yazgan bekliyor gibiydi. Hareket etmeden, nefes almadan.
"Anladım ki... senin için bile ölmek istemiyorum." Gözlerine baktım. "Yaşamak istiyorum. Kendim için. Kendim olarak. Ve bunu... bunu başka birinin korumasıyla yapamam."
Uzun bir an geçti.
Yazgan'ın yüzünde ne gördüğümü tarif edemezdim. Kırılma mı? Kabul mü? Yeniden şekillenme mi?
"Ne istiyorsun?" dedi sonunda. Sesi farklıydı yumuşak değildi, ama keskin de değildi. Bir şeyin ortasıydı işte.
"Öğrenmek istiyorum."
"Neyi?"
"Her şeyi." Omuzlarımı dikleştirdim. "Mühürleri. Gücümü. Fısıltı Kahinlerini. Bu dünyayı. Neden benim seçildiğimi. Neden farklı olduğumu."
Yazgan duraksadı.
"Mühür Ustası..."
"Başlangıç olabilir. Ama yetmez." Başımı salladım. "Daha fazlasına ihtiyacım var. Bilgiye. Anlayışa. Ve bunu... bunu benim bulmam gerekiyor."
Yine sessizlik. Ama bu sefer farklı bir sessizlik. Kabullenen. Ya da en azından... direnmeyen.
"Tehlikeli," dedi Yazgan sonunda.
"Biliyorum."
"Durduramam seni, değil mi?"
"Hayır."
Bir gölge geçti yüzünden. Sonra, beklemediğim bir şey, dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. Gülümseme değildi. Ama yakın bir şey.
"O zaman yanında olacağım," dedi. "Koruyucu olarak değil. Sadece... yanında olmak istediğim için."
Cevap vermedim. Cevap vermeme gerek yoktu.
Yazgan gitmedi.
Kapının önünde durdu bir an, iki an, belki daha fazla. Yançı çoktan çıkmıştı ama o kalmıştı. Sırtı kapıya dönük, omuzları gergin.
"Bir şey daha var," dedi.
Sesi değişmişti. O kontrollü ton çatlamıştı, altından ham bir şey sızıyordu.
"Ne?"
Döndü.
Yüzündeki ifade beni duraksattı. Öfke vardı ama bana değil, bir şeye, her şeye. Ve altında... korku mu? Yazgan'da korku görmek beni rahatsız etti.
"Sen," dedi, "az önce bana 'beni koruman yetmeyecek' dedin."
"Dedim."
"Ve benden bunu kabul etmemi mi bekliyorsun?"
Kaşlarımı çattım.
"Kabul etmek zorunda değilsin. Ama gerçek bu."
"Hayır." Bir adım yaklaştı. "Gerçek bu değil. Gerçek şu ki sen neredeyse ölüyordun ve ben... ben... orada değildim. Zamanında gelseydim, zamanında yanında olsaydım..."
"Yine de olurdu."
"Ne?"
"Yine de olurdu, Yazgan." Sesimi yükseltmedim ama sertleştirdim. "Bugün olmasa yarın. Yarın olmasa öbür gün. Tilun ya da başka biri. Sen her an yanımda olamazsın. Her tehlikeyi göremezsin. Her zehri durduramazsın."
"Deneyebilirim."
"Deneyemezsin!" Bu sefer sesim yükseldi. İstemeden. "Anlayamıyor musun? Ben bir Eski Kanım. Bu dünyada en altta olan, en savunmasız olan, herkesin ezebileceği kişi. Ve sen... sen bir Soylu Kan varisisin. Aramızda dağlar var. Okyanuslar var. Kurallar var. Oldukça katı kurallar..."
"Umurumda değil."
"Olmalı!"
Aramızda bir sessizlik çöktü. Ağır, elektrikli.
Nefes nefese kalmıştım tartışmak bile bedenimi yoruyordu. Sol kolum yeniden sızlıyordu, izler yanıyordu.
Yazgan bir adım daha attı. Şimdi çok yakındı. Bir kol mesafesi. Nefesini hissedebiliyordum.
"Bana bak," dedi alçak sesle.
"Bakıyorum."
"Hayır. Gerçekten bak."
Gözlerini buldum. O kuzguni siyahlık, içindeki kurşuni leke. Fırtınalar, sırlar ve... başka bir şey. Daha yumuşak. Daha tehlikeli.
"Ben seni korumak istiyorum," dedi. Her kelime ağır, tartılı. "Bu bir görev değil. Bir zorunluluk değil. İstek. Ve sen bana 'yetmeyecek' dediğinde... bu beni kırıyor, Ebren. Anlıyor musun? Kırıyor."
Yutkundum.
"Ben..."
"Biliyorum ne demek istediğini." Sözümü kesti. "Kendi ayaklarının üzerinde durmak istiyorsun. Güçlenmek istiyorsun. Bağımsız olmak istiyorsun. Anlıyorum. Ama bu..." Duraksadı. Çenesi kasıldı. Bir şey söyleyecekti. Dudakları aralandı, kelimeler orada bekledi ama sonra yutkundu. Geri çekildi.
"Bu neyi değiştirmiyor?" dedim.
Gözleri gözlerime kilitlendi. O kuzguni derinlikte bir şey kıpırdadı. Söylenmemiş, bastırılmış, tehlikeli.
"Benim..." Duraksadı yine. Nefes aldı. "Benim seni korumak istediğim gerçeğini."
Ama söyleyişi...
Korumak kelimesi yanlış geldi. Eksik geldi. Sanki başka bir kelime vardı orada, dilinin ucunda, boğazında tıkanmış ama onu söylemek için henüz hazır değildi. Ya da cesaret edemiyordu.
Korumak mı?
Yoksa başka bir şey mi?
Gözlerine baktım. O bakışta gördüklerim... koruma içgüdüsünden fazlasıydı. Görevden fazlasıydı. Bağdan, kaderden, mühürlerden fazlasıydı.
Ama ikimiz de adını koymadık.
Henüz değil.
"Yazgan..."
"Dur." Elini kaldırdı ama dokunmadı. Havada durdu, yüzümün yanında, milimetre ötede. Parmaklarının sıcaklığını hissedebiliyordum, tenime değmeden bile. "Şimdi bir şey söyleme. Sadece... bir saniye."
Nefesi düzensizdi. Göğsü inip kalkıyordu. Gözleri... gözleri beni yutacak kadar karanlıktı.
Söyleme, dedi içimdeki bir ses. Tehlikeli. Karışık. Geri adım at.
Ama bedenim dinlemedi.
Elini tuttum.
Havada duran o eli, yüzümün yanındaki o eli. Parmaklarımı parmaklarına doladım. Çektim — yavaşça, kararlı bir şekilde. Avucunu yanağıma koydum.
Dokunuşu sıcaktı. Yakıcı.
Yazgan'ın nefesi kesildi.
"Ebren..."
Adımı söyleyişi bir uyarıydı. Son bir şans. Dur. Geri çekil. Bunu yapma.
Geri çekilmedim.
Bunun yerine diğer elimi de kaldırdım. Göğsüne koydum. Kalbinin üzerine. Çılgınca çarpıyordu benimki kadar hızlı, benimki kadar kontrolsüz.
"Ben de," dedim fısıltıyla. Ne söylediğimi bile tam bilmiyordum. "Ben de..."
Cümle havada asılı kaldı. Çünkü Yazgan'ın kontrolü koptu. Bir saniyede her şey değişti.
Eli enseme dolandı. Parmaklarını saçlarıma gömdü. Başımı geriye eğdi, nazik değildi, kontrollü değildi, hiçbir şey nazik değildi artık.
Dudakları dudaklarıma çarptı.
Öpücük değildi bu. Bir çarpışmaydı. Bir patlamaydı.
Ağzımı açtım nefes almak için mi, onu içeri almak için mi, bilmiyordum. Yazgan bu fırsatı kaçırmadı. Dili dudaklarımın arasından geçti, benimkini buldu, dans etti, savaştı.
İnledim.
Ses boğazımdan kaçtı durduramadım. Utanç mı hissetmeliydim? Hissetmedim. Hiçbir şey hissetmedim öpücüğün dışında.
Ellerim göğsünden yukarı kaydı. Omuzlarına. Boynuna. Saçlarına. O kuzguni siyah tutamları kavradım, çektim. Yazgan boğuk bir ses çıkardı, hırıltı mı, inleme mi, ikisinin arası bir şey ve beni kendine daha sıkı çekti.
Bedenim bedenine yapıştı.
Arkam duvara çarptı ne zaman hareket etmiştik, bilmiyordum. Yazgan beni sıkıştırmıştı, kendi bedeniyle hapsetmişti. Bir eli hâlâ saçlarımdaydı, diğeri belimde, kumaşın altına kaymış, çıplak tenime değiyordu.
Parmaklarının dokunuşu elektrik gibiydi.
Titrediğimi hissettim. Kontrolsüz, istemeden. Dizlerim zayıflamıştı, Yazgan olmasaydı düşerdim.
Dudaklarını dudaklarımdan ayırdı, bir saniye, nefes almak için. İkimiz de nefes nefeseydi. Alnı alnıma yaslandı. Gözleri hâlâ kapalıydı.
"Ebren," dedi. Sesim kısıktı, boğuktu, tanınmaz haldeydi. "Bu..."
Cevap vermedim.
Bunun yerine ben öptüm onu.
Bu sefer ben başlattım. Dudaklarını yakaladım, alt dudağını dişlerimin arasına aldım, hafifçe çektim. Yazgan'ın boğazından bir hırıltı yükseldi vahşi, kontrol dışı bir ses. Elleri sıkılaştı. Beni duvara daha sert bastırdı.
Kalçalarımız buluştu.
Nefesim kesildi.
Yazgan'ın bedeni benimkine karşı sertti her yeri, her yeri sert. Ve bu sertliği hissetmek... Tanrım. Başım döndü. Dünya titredi.
Bir elim saçlarından aşağı kaydı. Boynuna. Göğsüne. Karnına. Daha aşağıya...
"Dur."
Yazgan elimi yakaladı. Bileğimden tuttu. Sıkıca, neredeyse acıtacak kadar.
Gözlerini açtı.
O kuzguni siyahlık şimdi tamamen karanlıktı. Kurşuni leke kaybolmuştu sadece açlık vardı. Saf, çıplak, kontrol edilmemiş açlık.
"Eğer devam edersen," dedi boğuk bir sesle, "duramam."
Nefesim titredi.
"Belki de... durmanı istemiyorum."
Gözleri parladı. Tehlikeli bir parıltı.
"Ebren..."
Kapı açıldı.
İkimiz de donduk.
Yançı duruyordu eşikte.
Bir an, kısa ama sonsuzluk gibi uzayan bir an, üçümüz de donuk kaldık. Bir tablo gibi. Hareket eden tek şey nefeslerimizdi.
Sonra Yançı'nın gözleri genişledi.
Beni gördü, duvara yaslanmış, saçları dağılmış, dudakları şişmiş, yüzü kızarmış. Yazgan'ı gördü, bedenini benimkine bastırmış, eli hâlâ belimin altında, gömleği buruşmuş.
"Ben..." Yançı geri adım attı. Kapı pervazına çarptı. "Şey... Ben... Kahretsin."
Arkasını döndü. Yüzünü kapattı.
"Yançı..." Yazgan benden ayrıldı. Bir adım geri çekildi. Soğuk hava bedenimi sardı... onun sıcaklığının bıraktığı boşluk.
"Hayır, hayır, hayır." Yançı hâlâ arkası dönüktü, elini sallıyordu. "Görmedim. Hiçbir şey görmedim. Bu... Bu tamamen... Normal... Ben sadece..."
Döndü. Yüzü kıpkırmızıydı utançtan mı, gülmekten mi, ayırt edemedim. Ama gözlerinde bir şey vardı şok geçiyordu, yerine başka bir şey geliyordu. Aciliyet.
"Aslında," dedi, sesi değişerek, "ben de kapıyı çalmalıydım. Benim hatam. Ama..." Duraksadı. Yutkundu. "Ama şimdi bunun zamanı değil."
Yazgan kaşlarını çattı. Bedenindeki gerilim değişti şehvetten teyakkuza geçti.
"Ne oldu?"
Yançı bana baktı. Sonra Yazgan'a. Gözlerindeki aciliyet derinleşti.
"Tilun," dedi.
İsim odadaki havayı zehirledi.
Yazgan'ın çenesi kasıldı.
"Ne yapmış?"
Yançı derin bir nefes aldı. Sanki söyleyeceklerinin ağırlığına hazırlanıyordu.
"Babamıza gitmiş. Krala gitmiş." Duraksadı. "Seninle evlenmek istediğini açıklamış. Resmi olarak. Kralın huzurunda. Tüm sarayın önünde."
"Ne?" Yazgan'ın sesi buz gibiydi. "Ne zaman?"
"Bu akşam. Yemekte." Yançı'nın yüzü ciddileşmişti her zamanki alaycılıktan eser yoktu. "Kral kabul etmiş, Yazgan. Nişan töreni bir hafta sonra."
Nişan töreni.
Dünya döndü.
Duvara yaslandım, bacaklarım tutmuyordu. Sol kolum yeniden sızladı, izler yeniden yandı. Ama bunlar uzaktı. Her şey uzaktı.
Tilun.
Yazgan ile.
Evlilik.
"Bu bir şaka mı?" Yazgan'ın sesi yükseldi. Daha önce hiç duymadığım bir ton, saf öfke, kontrol edilmemiş. "Tilun Ebren'i zehirledi. Öldürmeye çalıştı. Ve kral..."
"Kral bunu bilmiyor." Yançı başını salladı. "Ya da biliyorsa umursamıyor. Tilun masum rolü oynuyor. 'Aspar varisiyle birlik, iki aile arasında güçlü bir bağ, krallığın geleceği için en mantıklı seçim'..." Yüzünü buruşturdu. "Tam bir politik hamle."
"Politik hamle mi?" Yazgan bir adım ilerledi. Yumrukları sıkılmıştı. "Ben bir satranç taşı değilim!"
"Onlar için öylesin." Yançı'nın sesi yumuşadı ama gerçeklik sertliğini koruyordu. "Hepimiz öyleyiz."
Sessizlik çöktü.
Yazgan bana baktı. Yüzünde öfke vardı ama bana değil. Ve altında başka bir şey. Söyleyemediği, belki kendine bile itiraf edemediği bir şey.
Ona baktım.
Az önce öpüştüğümüz, nefes nefese kaldığımız, kontrolü kaybettiğimiz anı düşündüm. Ve şimdi...
Tilun. Evlilik. Nişan töreni.
Garip bir şekilde, panik yoktu. Sadece... duruluk.
"Git," dedim.
Yazgan kaşlarını çattı.
"Ne?"
"Babana git. Öğren ne olduğunu. Düşün." Omuz silktim ya da silkmeye çalıştım. "Burada benimle durmanın bir anlamı yok şu an."
"Ebren..."
"Yazgan." Adını söyledim, sadece. Yeterdi.
Aramızda bir an geçti. Sessiz, ağır.
Yazgan bir şey söylemek istedi... gördüm, dudakları aralandı. Ama sonra kapandı. Yutkundu.
Bana baktı. Uzun, tarayan bir bakış. Ne aradığını bilmiyordum. Ne bulduğunu da. Sonra başını salladı. Kısa, kesik bir hareket.
"Sonra konuşuruz," dedi.
"Konuşuruz."
Döndü. Kapıya yürüdü. Yançı kenara çekildi.
Çıkmadan önce bir an durdu. Arkasına bakmadı. Sadece durdu.
Sonra çıktı.
Yançı bana baktı. Yine alaycılık yoktu sadece bir değerlendirme yapıyordu.
"İyi misin?" dedi.
Düşündüm.
"Bilmiyorum," dedim dürüstçe.
Yançı başını salladı. Sanki bu en mantıklı cevaptı.
"Dikkatli ol," dedi. "Tilun... Tilun seni rahat bırakmayacak."
"Biliyorum."
Bir an daha baktı. Sonra çıktı. Kapı kapandı.
Ve ben yalnız kaldım.
Yatağın kenarına oturdum. Ellerime baktım. Hâlâ titriyorlardı ama nedeni değişmişti. Az önce Yazgan yüzündendi. Şimdi... başka bir şey.
Evlilik.
Kelime zihnimde döndü. Anlamsız, uzak.
Tilun ve Yazgan.
Midem bulandı mı? Belki. Ama daha çok... boşluk hissettim. Garip bir boşluk.
Sol koluma baktım. Mor izler, solmuş ama hâlâ görünür. Zehrin hatırası.
Tilun bunu yaptı. Ve şimdi Yazgan'ı istiyor. Her şeyi istiyor.
Düşündüm. Öfke mi hissetmeliydim? Kıskançlık mı? İntikam arzusu mu?
Bunların hepsini hissettim ama yüzeyde. Dalgalar gibi, gelip geçici. Altta başka bir şey vardı. Daha sessiz. Daha soğuk. Daha kalıcı.
Öğrenmem gereken şeyler var. Bilmediğim şeyler. Ve Tilun... Tilun bunları biliyordu.
Gözlerimi kapattım. Bir hafta sonra.
Nişan törenine bir hafta vardı. Bu sürede ne yapabilirdim?
Henüz bilmiyordum. Ama öğrenecektim.