Başlamadan Bitmek

2963 Words
Y E D İ Başlamadan Bitmek Ebren Aramızdaki mesafe bir nefesliğe kadar düşmüştü. Zaman ağırlaşmış gibiydi; ayna odasının sessizliği kulaklarımda uğulduyordu. Aynalar bizi izliyor muydu, yoksa ben mi öyle hissediyordum, emin değildim. Bildiğim tek şey, içimdeki o titreşimin susturulamaz hale geldiğiydi. Tam o anda Yazgan'ın eli saçımda hareketsiz kaldı. Bu ani duraksama beni şaşırtmıştı. Bir an önce dudaklarımı arayan bakışları, bir sonraki saniye aynalardan birine kaydı. Çenesinin sertleştiğini, omuzlarının gerildiğini gördüm. Az önceki o rahat, çapkın hâlinden eser kalmamıştı. Geri çekildi. Bu hareket, soğuk bir su gibi çarptı yüzüme. Az önce öpüşecektik! Öpüşecek olmamızın farkındalığı soğuk su etkisi yarattı. Bakışlarımı onun dışında her yere çeviriyordum. Tenimin altında bir yangın vardı! "Çok geç oldu..." dedi kaçamak bir şekilde. "Merak ederler." "Bir şey mi oldu?" diye sordum. "Az önce..." "Seni tehlikeye atmak istemem," dedi ve derin bir nefes aldı. "Burada olduğun bilinmemeli." Kaşlarım havalandı. Ancak inkâr edemezdim. Gerçekten öyleydi. Geri çekilmem gerektiğini biliyordum ama istemiyordum. Az önce yaşadığımız o anın yarım kalması canımı yakmıştı. "Beni korumaya mı çalışıyorsun?" diye sordum. Sesimde istemeden bir sitem vardı. Bakışları yumuşadı ama geri adım atmadı. Tam tersine, aramıza koyduğu mesafeyi korudu. "Evet," dedi hiç tereddüt etmeden. "Tam olarak bunu yapıyorum." İçimde bir şey çatladı. Hem kızgın hem minnettar hem de hâlâ ona karşı fazlasıyla savunmasızdım. Bu kadar yaklaştıktan sonra durmak... can acıtıcıydı. Birlikte Ayna Odası'ndan çıktık. Koridorlarda sessizlik hâkimdi. Adımlarımız yankı yapmasın diye istemsizce daha yavaş yürüyorduk. Meraklı gözlerden uzak durmak için özel bir çaba gösterdiğimiz her hâlimizden belliydi. Odamın önüne geldiğimizde kısa bir an duraksadık. Odamın bulunduğu koridora geldiğimizde kapının önünde durduk. İçeri girmedik. Tam o sırada arkamızdan gelen tanıdık bir sesle irkildik. "Ebren?" Ayda'ydı. Refleksle Yazgan'la aramıza bir adım mesafe koyduk. Ayda, elinde tuttuğu tepsiyle birkaç adım ötede durmuş, şaşkınlıkla bize bakıyordu. Belli ki yemeği bırakıp gidecek, kimseyle karşılaşmadan dönmeyi planlamıştı. Ama bizi... birlikte... kapının önünde yakalamıştı. Bakışları önce bana, sonra Yazgan'a kaydı. Gözlerinde beliren ifadeyi gizleyemedi. Ne selam verdi ne de hemen konuştu. Bir anlık sessizlik, durumu fazlasıyla ele veriyordu. "Yemeğe inmediğini görünce..." dedi sonunda. "Dilge Teyze merak etti." Ses tonu temkinliydi ama gözleri merakla parlıyordu. "Teşekkür ederim," dedim hemen. "Birazdan alırım." Ayda başını salladı ama bakışlarını Yazgan'dan çekmedi. Onu selamladıktan sonra tepsiyi kapının yanındaki sehpanın üzerine bıraktı. Gitmeden önce ikimize de kısa, kaçamak bir bakış attı. O bakışta her şey vardı. Merak, şaşkınlık... ve şüphe. Koridor yeniden sessizliğe gömüldüğünde nefesimi bıraktığımı fark ettim. Tepsiye yaklaşıp kapağını araladım. Dudaklarım istemsizce kıvrıldı. "İki kişiye yetecek kadar koymuşlar," dedim ona dönerek. "Eşlik etmek ister misin?" Dudakları alayla kıvrılırken gözlerimin içine dikkatle baktı. Şimdi ne diyeceğini elbette biliyordum... "Eski Kanlar ile yemeyi tercih ettiğini sanıyordum." Alaycı ses tonu iç gıcıklayıcıydı. Yutkundum. "Konumuzun kanlarla bir alakası olmadığını söylediğini anımsıyorum." Dedim omuz silkerken. Kahkahası koridorda yankılandı. İçimdeki tüm gerginlik pamuk gibi yumuşadı. Geleceğin getireceklerinden korkuyordum ama bu anın gölgelenmesine izin vermek istemiyordum. "Haklısın," dedi tepsiye yaklaşırken. "Yiyelim." Sırıttım. Elimde değildi; baştaki tüm önyargılarımı yıkışını izlemekten keyif alıyordum... *** Yazgan Bu yola yalnız çıkılmazdı. Ama bu yola kimseyle de çıkılmazdı. Gecenin en kör saatini seçmiştim. Ay, Barçkent'in üstünde yarım bir bıçak gibi asılıydı ne tam aydınlatıyor ne de tamamen gizliyordu. İstediğim de buydu zaten. Görülmek ama tanınmamak. Kaleden çıktığımda üzerimde hiçbir arma yoktu. Aspar adını, soyluluğu, varisliği kapının dışında bırakmıştım. Bu kapıdan içeri giren bir Soylu olamazdı. Girerse, bir daha çıkamazdı. Şehrin alt katmanlarına indiğimde hava değişti. Taş nemliydi. Duvarlar eskiydi. Kan kokusu ise... tanıdıktı. Beni bekleyen yer bir bina değildi. Bir yarıktı. Toprak yarılmış, taş içeri doğru çökmüş gibiydi. Bir zamanlar tapınak olduğu belli olan ama şimdi yalnızca unutulmuş bir yara gibi duran bir mekân. Kapı yoktu. Eşik yoktu. Girmek için davet gerekmezdi. Çünkü giren herkes bedelini ödemeyi kabul etmiş sayılırdı. İçeri adım attığımda gölgeler hareket etti. "Geciktin." Ses yaşlı değildi. Ama zamanlıydı. Yıllar değil, yüzyıllar taşımıştı içinde. Başımı kaldırdım. Onu ilk gördüğümde dizlerimin titremesine izin vermedim. Mühür Ustası. Derisi soluktu; ama hasta gibi değil. Sanki bedeni artık yalnızca bir taşıyıcıydı. Kollarında, boynunda, yüzünde çizgiler vardı. Dövme değillerdi. Yara da değillerdi. Kanla çizilmiş, kemikle mühürlenmiş sembollerdi. Bazıları silinmiş, bazıları hâlâ taze görünüyordu. "Soylu biri kokuyorsun," dedi sakin bir sesle. "Ama kibir taşımıyorsun." Bu, ondan alabileceğim en büyük iltifattı. "Soylu olarak gelmedim," dedim. "Gelmiş olsaydın," diye kesti sözümü, "buraya giremezdin." Bir adım attım. Sonra bir tane daha. Diz çökmedim. Ama başımı eğdim. "Birine ihtiyacım var," dedim. "Yanlış kişi eğitirse dünya yanar." Gözleri parladı. "Yanlış kişiyi eğitmek istemem," dedi. "Doğru kişiyi beklerim." Yutkundum. "Onu yıllardır bekliyorsun." Sessizlik çöktü. Ağır, kemik gibi bir sessizlik. "Adını söyleme," dedi yavaşça. "İsimler mühürleri uyandırır." "Onu sana getirmeyeceğim," dedim. "Henüz." Bu kez gerçekten güldü. Kuru, kısa bir gülüştü. "Getirmeyeceksin," dedi. "Çünkü güç henüz bedeninde tutunamaz. Şimdi çağrılırsa, taşıyacağı şey onu ya parçalar ya da..." Bir adım daha yaklaştı. Aramızda yalnızca semboller vardı artık. "Gücü taşımıyor," diye devam etti. "Güç onu taşıyor. Eğer mühürlemezsek..." "Ölür," dedim. "Hayır," dedi sakinlikle. "Unutulur, diğerleri gibi..." Bu kelime göğsüme saplandı. "Ben onun yanında olacağım," dedim sertçe. "Her bedelde." Mühür Ustası bana uzun uzun baktı. Sanki kanımı, niyetimi, korkularımı tek tek tartıyordu. "Bunu onur sayarım," dedi sonunda. "Vadedilmiş olanı eğitmek değil... onu parçalamadan tutmak onurdur." Derin bir nefes aldım. "Bir şartım var." "Şartlar genelde benimdir," dedi. "Bu sır," dedim gözlerini delip geçerek, "seninle mezara gidecek." Bir an durdu. Sonra elini göğsüne koydu. "Benim sırlarım zaten kemiklerimde," dedi. "Konuşamazlar." Arkasını döndü. "Onu getir," dedi. "Ama şunu bil, Aspar'ın oğlu..." Durdu. Başını hafifçe çevirdi. "Mühürler, sahibinin duygularına tepki verir," dedi. Bir an durdu. Bakışları sertleşti. "Eğer ihanet edersen... mühür seni değil, onu korur." Bu bir kehanet değildi. Yanlış çizilmiş bir mühür gibi... geri dönüşü olmayan bir uyarıydı. Başımı eğdim. "Bedeli biliyorum." "Hayır," dedi. "Henüz bilmiyorsun." Ve o an anladım: Bu yola giren yalnızca Ebren değildi. *** Ebren Gecenin en karanlık saatinde, Yazgan beni uyandırdı. Gözlerimi araladığımda odamın loş ışığında onun siluetini gördüm. Yatağımın kenarında duruyordu, yüzü gölgeler içinde. Ama bakışlarındaki kararlılığı görebiliyordum. "Kalk," dedi fısıltıyla. "Sessizce." Sorular boğazımda düğümlendi ama onun ifadesindeki aciliyet, her şeyi yutmama yetti. Üstüme kalın bir pelerin attı koyu renk, neredeyse siyah. Kendi pelerininin bir benzeri. "Nereye gidiyoruz?" diye sordum sonunda, ayakkabılarımı giyerken. "Seni birisiyle tanıştırmam gerekiyor." Daha fazla açıklama yapmadı. Ben de sormadım. Kalenin arka koridorlarından ilerledik. Yazgan'ın adımları sessizdi; benimkiler ise taş zeminde hafif yankılar bırakıyordu. Hiç kimseyle karşılaşmadık. Sanki kale bizi saklıyordu, gizliyordu. Dışarı çıktığımızda soğuk bir rüzgâr yüzümü yaladı. Gökyüzünde ay yoktu; yıldızlar bile solgun görünüyordu. Yazgan beni bir patikaya yönlendirdi daha önce hiç görmediğim bir yol. Ormanın derinliklerine, kalenin görüş alanından uzağa. Yürüdük. Dakikalarca, belki saatlerce. Bacaklarım ağrımaya başladığında, ağaçların arasından solgun bir ışık sızdı. Bir kulübe hayır, daha çok bir mağaranın ağzına kurulmuş bir yapı. Taştan ve ahşaptan, yosunlarla kaplı, sanki toprağın kendisinden fışkırmış gibi. "Burası ne?" diye fısıldadım. Yazgan cevap vermedi. Bunun yerine kapıya yaklaştı ve üç kez vurdu. Belirli bir ritimle. Bir şifre gibi. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçerisi loştu. Tavandan sarkan otlar ve kuru bitkiler havayı ağır, keskin bir kokuyla dolduruyordu. Kan. Toprak. Ve başka bir şey metalik, ama aynı zamanda organik. Tanımlayamadığım bir koku. Ve sonra onu gördüm. Odanın köşesinde, alçak bir taburenin üzerinde oturuyordu. Yaşlı bir adam hayır, yaşlı demek yeterli değildi. Zamansız. Yüzündeki kırışıklıklar nehir yataklarını andırıyordu; gözleri ise... gözleri yoktu. Göz çukurları boştu, ama oradan bir ışık sızıyordu. Soluk, mavi-beyaz bir parıltı. Bedenim onu görmeden önce hissetti. Bir baskı. Göğsümün üzerinde, ciğerlerimi sıkıştıran görünmez bir el. Damarlarımda akan kan bir anlığına duraksadı sonra delice hızlandı. Tenim yanıyordu, ama içeriden. Kemiklerime kadar uzanan bir ısı vardı. Geri adım attım, ama bacaklarım söz dinlemedi. "Sonunda," dedi adam. Sesi kuru yaprakların hışırtısı gibiydi. "Vadedilmiş olan geldi." Yazgan yanımda gerildi. Onu hissedebiliyordum korumacı, tedirgin. Ama müdahale etmedi. "Bu kim?" Sesim titriyordu. Nefret ettim bundan. "Mühür Ustası," dedi Yazgan alçak sesle. "Soyluların 'canavar' dediği adam. Yasak sanatın son temsilcisi." Usta ayağa kalktı. Hareketi yavaştı, ama içinde bir akıcılık vardı yılanın kıvrılışı gibi. Bana doğru ilerledi ve ben... ben yerimde kaldım. Kaçmak istiyordum. Her hücrem çığlık atıyordu. Ama bedenimin başka planları vardı. Onu tanıyordu. Nasıl bilmiyordum, ama bedenimin her zerresi bu adamın varlığına tepki veriyordu. Sanki yıllardır onu bekliyormuş gibi. Sanki DNA'mın içine kazınmış bir tanışıklık. "Korkma," dedi Usta. Ama sesi bir emir değildi; bir gözlemdi. "Korku seni ele verir. Ve sen... sen ele verilmemelisin." "Ben..." Sesim boğazımda tıkandı. "Sen Vadedilmişsin." Elini kaldırdı kemikli, damarlı bir el. Avuç içi yukarıya bakıyordu. "Ama güç henüz tamamen senin değil. Onu taşıyorsun, evet. Ama kontrol edemiyorsun. Çünkü mühürlenmemiş." "Mühür mü?" "Güç dizginlenmeli." Gözlerinin olması gereken yerden o soluk ışık parladı. "Yoksa seni içten içe yer. Ya da daha kötüsü, sızar. Kontrolsüzce. Ve o zaman..." Cümlesini bitirmedi. Bitirmesine gerek yoktu. Limandaki olayı hatırladım. Sehpadaki sürahinin fokurdamasını. Kalemin kömürleşmesini. Etkinlikte patlayan camları. Kontrolsüz anları. "Sızdırıyor," dedim fısıltıyla. "Öyle değil mi? Güç... sızıyor." Usta başını salladı. "Ve her sızıntı seni biraz daha tüketiyor. Biraz daha yakıyor." Duraksadı. "Yançı'nın kanını bükmesi seni etkilemedi, değil mi?" Yazgan'a baktım. O da bana. Bunu nereden biliyordu? "Çünkü gücün senin olmadığını biliyor," dedi Usta cevap beklemeden. "Dışarıdan gelen bir güce karşı bağışıksın. Ama içerideki... içerideki bambaşka." Bir adım daha yaklaştı. Şimdi nefesini hissedebiliyordum soğuk, ama canlı. "İlk dersin bu gece." "Ders mi?" Geri çekildim ama arkamda duvar vardı. Ne zaman oraya yaslandığımı hatırlamıyordum. "Ben hiçbir şeye..." "Güç açmak değil," dedi Usta, sözümü keserek. "Gücü sızdırmak. Kontrollü. Bilinçli." Elini kaldırdı ve havada bir şekil çizdi görünmez, ama hissedebiliyordum. Tenimin altında karıncalanma. "Mühür, gücü hapsetmez. Yönlendirir. Bir nehrin barajı gibi. Suyun akışını kontrol edersin, ama suyu yok etmezsin." "Ben bunu yapamam." "Yapabilirsin." Sesi kesindi. Emredici değil, ama tartışmasız. "Çünkü başka seçeneğin yok. Ya öğrenirsin ya da güç seni içten içe yakar." Yazgan ileri çıktı. "Bu gece mi başlıyoruz?" Usta ona döndü. O boş göz çukurlarından yayılan ışık bir anlığına yoğunlaştı. "Sen burada kalacaksın," dedi. "Ama müdahale etmeyeceksin. Ne olursa olsun. Koruyucu olsan da..." Yazgan'ın çenesi kasıldı. Bunu görmeme gerek yoktu, hissedebiliyordum. Aramızdaki bağ ne olduğunu hâlâ anlayamadığım şey geriliyordu. "Söz ver," dedi Usta. Bir sessizlik. Uzun, gergin. "Söz veriyorum," dedi Yazgan sonunda. Sesi boğuktu. Usta bana döndü. "Şimdi... göster bana." "Neyi?" "Elini ver." Tereddüt ettim. Bedenimin her zerresi bu adama dokunmaktan kaçınmak istiyordu. Ama aynı zamanda... aynı zamanda bir çekim vardı. Mıknatıs gibi. Karşı koyması imkânsız. Elimi uzattım. Usta'nın parmakları bileğimi kavradı. Ve dünya yandı. Acı, hayır, acı değildi. Bunun için bir kelime yoktu. Varlığımın her zerresi bir anda uyanmış gibiydi. Damarlarımdaki kan kaynadı, dondu, tekrar kaynamaya başladı. Gözlerimin ardında beyaz ışıklar patladı. Çığlık atmak istedim ama sesim yoktu. Tenimin altında bir şey kıpırdadı. Gücü hissettim ama daha önce hiç hissetmediğim şekilde. Bir canavar gibi. Kafeste tutulan, ama kafesi çoktan çatlatmış bir yaratık. Ve şimdi... şimdi dışarı çıkmak istiyordu. "Hayır," dedi Usta'nın sesi. Uzaktan geliyordu, ama aynı zamanda kafamın içindeydi. "Serbest bırakma. Tut." Nasıl? Nasıl tutabilirdim bu şeyi? "Nefes al." Denedim. Ciğerlerim yanıyordu. "Gücün kaynağını bul. Göğsünde, kalbinin yanında. Bir kor gibi parlıyor. Onu gör." Gözlerimi sıkıca yumdum, zaten kapalıydı, ve içime baktım. Karanlık. Kaos. Ve sonra... bir ışık. Soluk değil, keskin. Turuncu ve altın karışımı. Yanan bir kor. "Gördün mü?" "E-evet." "Şimdi ellerini o korun etrafına koy. Zihninde. Avuçlarınla sar onu. Tut. Sıkıştırma, sadece tut" Denedim. Zihinsel ellerim o ışığa uzandı ve... Acı. Gerçek bu sefer. Avuçlarım yanıyordu. Gerçek dünyada, tenimde. Ama geri çekilmedim. Tutmaya devam ettim. "İyi," dedi Usta. Sesinde hafif bir şaşkınlık vardı. "Çok iyi. Şimdi... yavaşça serbest bırak. Bir iplik gibi. İnce, kontrollü." Avuçlarımın arasından bir şey süzüldü. Sıcak, ama yakıcı değil. Parmak uçlarımdan dışarı akıyordu görünmez, ama hissedebiliyordum. Ve odadaki mumlar... mumlar birden parladı. Alevleri yükseldi, sonra normale döndü. Gözlerimi açtım. Avucumun içinde bir sembol parlıyordu. Tenime kazınmış gibi kırmızı çizgiler, kavisli, geometrik. Bir mühür. "Bu..." Nefesim kesildi. "İlk mühür," dedi Usta. Sesi artık yumuşaktı. "Sızdırma mührü. Gücün kontrolsüzce dışarı akmasını engelleyecek." Duraksadı. "Ama bu sadece başlangıç." Avucuma baktım. Sembol solmaya başlıyordu ama tamamen kaybolmadı. Tenimin altında, görünmez ama hissedilir bir şekilde duruyordu. "Bundan sonra ne olacak?" diye sordum. Usta geri çekildi. Bileğimi bıraktığında soğukluk hissettim. Boşluk. "Öğreneceksin," dedi. "Adım adım. Mühürleri tanıyacaksın. Ve bir gün..." Gözlerinin olması gereken yerler parladı. "...onları başkalarına da kazıyabileceksin." "Ben mi?" "Sen." Başını eğdi bir saygı mı, yoksa onay mı, anlayamadım. "Vadedilmiş olan yalnızca dengeyi getirmeyecek. Aynı zamanda... korunmanın da efendisi olacak." Yazgan ileri çıktı. Yüzü solgundu. "Bu kadar yeter bu gece için." Usta ona döndü. "Sabrını takdir ediyorum, Kan Varisi. Ama kararı ben veririm." Bir gerilim. Havada, görünmez ama keskin. "Bu gece yeter," dedi Usta sonunda. "Ama bir hafta içinde döneceğiz. Ve o zaman... daha derine ineceğiz." Dönüş yolunda hiçbirimiz konuşmadı. Yazgan'ın eli birkaç kez omzuma değdi kısa, hafif dokunuşlar. Kontrol eder gibi. Hâlâ burada mısın? Hâlâ benim yanımda mısın? Avucumdaki mühür zonkluyordu. Acı değil daha çok bir nabız. Kalp atışıyla senkronize. Gücün bir kısmı artık bedenimi tanımıyordu, demişti Usta. Ve haklıydı. Hissedebiliyordum içimdeki yabancıyı. Benimle yaşayan, ama benim olmayan bir şeyi. Kalenin kapısına vardığımızda şafak söküyordu. Gökyüzü mora, sonra pembeleşen turunculara dönüyordu. "Yazgan," dedim sonunda. Sesim boğuktu, yorgunluktan ve başka bir şeyden. Bana döndü. O siyah gözlerin içinde parlayan kurşuni lekede endişe, korku ve... başka bir şey. "Bu geri dönüşü olmayan bir yol, değil mi?" Cevap vermedi. Cevap vermesine gerek yoktu. Biliyorduk ikimiz de. Artık Ebren Hıncal, basit Otrarlı kız, ölmüştü. Yerine ne doğduğunu henüz bilmiyordum. *** Ertesi gün yemekten sonra bir boşluğa düştüm. Düşünmemek için ne yapabileceğimi düşündüm. Blakinimi (Telefon) alıp ailemi aramaya karar verdim. "Kainatım!" diyerek babam açtı. "Canım..." dedim son harfi uzatarak. Geleli bir hayli zaman olmuştu. Onları öylesine çok özledim ki bunu anlatmak istesem boğazım düğümlenecekti, biliyordum. İnsanın ailesinden uzakta olmaya alışabileceğini zannetmiyordum. "Nasılsın canım kızım, hasta falan olmadın umarım. Orası aşırı soğuk olurmuş." Dedi hızlı hızlı konuşurken. "İyiyim ben babacığım, hasta da olmadım. Otrar'ın kışlarını özlediğim doğru ama burası öylesine soğuk ki..." Özellikle de yeni öğrendiğim şeylerden ve içinde bulunduğum tehlikeden sonra... "Sıkı giyin, üşütme sakın..." Bir süre daha babamla konuştuk. Sonra annemle ve Tanla ile konuştuk. Tanla'nın anlam veremediğim soruları aklımı karıştırdı. "İyi misin abla? Tuhaf bir şeyler olmuyordur umarım..." "Ne gibi?" dedim gülümserken. "Ne bileyim, olur ya hani..." diyerek geçiştirdi beni. Ama hissediyordum. Tanla'nın bir şeyler bildiği barizdi. "Erendiz bu aralar çok mutsuz..." diye devam etmişti sözlerine blakini yeniden alan annem. "Sanırım şu sıralar İlay ile araları kötü." Gözlerimi yumup derin bir nefes aldım. Çünkü pastanede işler iyi gitmiyordu. Evlenebilmeleri için yeterince hazır değildi Erendiz. Hem babam hem ben ona yardım etmek için çırpınsak da olmuyordu demek ki. "Evde mi?" diye sordum hüzünle. "Hayır, gece gündüz pastaneden çıkmaz oldu. Baban çok konuştu ama laf söz dinlemiyor senin bu abin. Bu aralar bir tuhaflaştı. Pastanedeyken onu arayıp bir konuşur musun?" Annemi bir süre teselli ettim. Her şeyin düzeleceğine dair daima en pozitif olanımız olsa da bazen bizden bu tarz destek bekleyebiliyordu. Ardından telefonu tekrar Tanla aldı. Onunla bir süre işi hakkında konuştuk. Bir yıl önce eğitimini tamamlamış ve bir bankada görevli olarak işe başlamıştı. Hepimizden zeki ve hırslıydı. Bu meslekte görev alabilmek için her şeyi yapmıştı ve nihayet başarmıştı. "Yatağa her yattığımda karşımdaki boş yatağına bakıyor ve onunla konuşuyorum..." derken burnunu çekti. Fazlasıyla hassastı ayrıca, buna şaşırmıyordum elbette. "Çok yakında terfi alır yanıma gelirsin belki," derken gülümsemeye çalıştım. "Keşke ama annem ve babam senin yokluğuna alışamadılar, ben de gelirsem çok üzülürler." Diye mırıldandı. "Geleceğimiz için en iyisi ne ise onu yapmalıyız, ablacığım." Derken aklıma kim olduğum, yapmam beklenenler geldiğinde ürperdim. "Bazen çok garip olaylar yaşıyor ve açıklayamıyorum, hafta sonu gelsene bir gün." Dedi usulca Tanla. "Seninle konuşmak istediğim bazı şeyler var." Sanırım açılıyordu. Bana söylemeye cesaret edemediği o şeyi deli gibi merak ettim. "Şimdi söyle!" dedim merakla. "Blakinde olmaz," derken kıkırdadı. "Merak et!" Bir süre daha Tanla ile konuşmaya devam ettik. Ona aşkını ilan eden bir çocuktan bahsederken katıla katıla gülmekten kendimi alamadım. Bu sohbet çok iyi geldi bana, hele de son yaşananlardan sonra... Güneş kalenin arkasındaki ormanda kaybolurken yatağa uzandım, ay ışığının aydınlattığı odada yatağımın cibinliğini seyrettim. Aklımı dolduran onca olay değil de elbette bugün olan yakınlıktı. Yazgan ile aramızda hiçbir şey olamayacağı barizdi. Şu kan pompalayan kalbimin ilk kez farklı bir şey için çarptığını hissediyordum. Hangi ara Yazgan'a bu gözle bakmaya başladığımı bilmiyordum. Onun bakışlarında da aynı ateşi görmüş olmak daha çok heyecanlanmama sebep oluyordu fakat... Başlamadan bitmek zorunda olandık biz! Dudakları zihnimin ücralarından çıkıp gözlerimin önünde dolanmaya başladığında sertçe alt dudağımı ısırdım. Kapı çalmasa o an yaşayabileceklerimizi düşününce kalbim göğüs kafesimde takla attı. Öyle bir an yaşanırsa ben kesin ölürdüm! Yatakta sağıma döndüğümde üstümdeki çarşafı kafama kadar çektim ve düşünmemeye çalıştım. Gözlerimi kapattığım her an gözümün önüne onun yüzü düşmese daha iyi olabilirdim. Oflayarak yatakta doğrulduğumda saçlarım yüzümü örttüğü için öfkeyle onları geriye doğru fırlattım. Aklıma saçımı kulağımın arkasına sıkıştırdığı an geldi. Ben iyi değildim! Yataktan kalktıktan sonra cama ilerlerdim. Bahçeyi ayaklarıma seren camı açtığımda soğuk havayı içime çektim. Tam o an bahçeye inen merdivenleri gözüme kestirdim ve usulca camı kapatıp ayakkabılarımı giydim. Biraz hava almak bana iyi gelecekti! Sessiz olmaya özen göstererek odamdan çıktıktan sonra parmak uçlarımda odama yakın olan kapıdan bahçeye inen merdivenlere ilerledim. Hava buz gibiydi. Üstümdeki incecik pijamalar ile sabaha büyük ihtimalle hastalıktan kıvranıyor olacaktım ama biraz hava almazsam da kafayı yiyecektim! Bahçede biraz dolandıktan sonra kollarımı kendime sararak merdivenlere yöneldim. Bu kadar yeterliydi. Odama dönüp uyuyacaktım ve yarın da işe gidecektim. İlk basamağa adımımı atacağım an, "Ebren!" diye fısıldayan sesi duyarak kaskatı kesildim. "Senin için geliyor!" Bedenim havanın soğuğundan değil duyduğum ses yüzünden ürperip titredi. Zihnimi istila eden o ses beni tüketiyordu, bir kez daha. Ama neden? "Kaç ondan!" diye çığlık attı. "Kaç, kaç, kaç." Merdivenin korkuluklarına tutunurken bedenim iki büklüm oldu. Burnumdan akan sıcak sıvıyı hissettim. Bu neden oluyordu? Neden böyle bir şey tekrar başıma geliyordu. Yine ne olacaktı bana? İlkinde değişimin bedensel olduğunu tahmin ediyordum bu sefer ne olabilirdi? Daha fazla ne olabilirdi? "Sevdiklerin sana yalan söylüyor!" Yalpaladıktan sonra daha fazla direnemedim ve savaşmayı bıraktım. Kalçam merdivenin mermer zeminine çarptı. Bedenim bu sefer daha güçlüydü fakat yine de direnemedim üstümdeki etkisine. "Kaç, Ebren!" diye kükredi bu sefer ses. "Yıkım Getiren, katliam ve sen için geliyor!" Gözlerimi siyah göğe bakarken birkaç kez kırpıştırarak kendime gelebilmeyi denesem de nafileydi. Gözbebeklerim kafamın arkasına doğru kayarken acıdan kurtulamadım. Bu ıstırap dolu acıdan değilse de soğuktan donarak ölecektim! "Bul bizi, Ebren!"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD