Ebren
Odama döndükten kısa süre sonra kapım çaldı. Ayda ve birkaç çalışan kız bir sürü kıyafetle beraber yanıma geldiğinde nevrim döndü. Hayretle bir onlara bir de getirdikleri elbiselere bakmaktan kendimi alamıyordum. Bu işi biraz abartmış olabilirler miydi?
"Bunlar da ne böyle?" diye sorarken sesimde şaşkınlığımın emareleri vardı.
"Soylu Kan Yazgan emretti, Ebren." Derken kıkırdadı Ayda.
Ona kıstığım gözler ile bakarken omuz silkerek benimle uğraşmaktan keyif aldığını gösterdi. Ardından birlikte onlarca elbisenin içerisinde bana uyacak bir tanesini seçme işine koyulduk. Ömrüm boyunca çalışsam bir tanesini bile alamazdım belki de...
"Bu efsane!" diyerek askıdan yeni bir elbiseyi çıkarttı Ayda.
Tuttuğu buz mavisi tonunda, üstü taş işlemeli parıl parıl parlayan elbiseye hayranlıkla baktım. Gerçekten harika gözüküyordu, büyülenmemek imkânsızdı.
"Deneyeyim..." diyerek hipnoz olmuş bir şekilde elinden elbiseyi aldım.
Banyoda soyunup oldukça özen göstererek elbiseyi üzerime geçirdim. Fermuarı çekmeleri için banyodan çıktığımda kızlardan beğeni dolu sesler işittim. Ayda dikkatli bir şekilde fermuarı çektiğinde zaman kaybetmeden hızla aynanın önüne gittim.
Elbisesinin buz mavisi kumaşı, en ufak ışıkta bile parlayan ince taşlarla baştan sona işlenmişti; sanki geceden koparılmış bir gökyüzünü üzerinde taşıyordu. Işık her hareketinde taşların arasında dolaşıyor, tenine düşen yansımalarla beni neredeyse ulaşılamaz kılıyordu. Belimden aşağı süzülen tüller hafifti, dokunulsa dağılıverecek kadar narin; yürüdükçe ardında sessiz bir zarafet bırakıyordu. Kumaş bedenimi sarmıyor, aksine onu yüceltiyor; her kıvrımı ölçülü bir ihtişamla ortaya çıkarıyordu. Göğüs dekoltem açıkça meydan okumuyordu ama bakışları kendine çekmekte tereddüt etmiyordu, zarif, cesur ve unutulması imkânsız bir davet gibi.
"Sanki senin için dikilmiş," diye mırıldandı Ayda, birleştirdiği elleriyle birlikte bana hayranlıkla bakarken. "Bir yıldız gibi parlıyorsun..."
Son sözleri tüylerimin diken diken olmasına neden oldu. Parlayan Yıldız...
Siyayushchaya Zvezda.
Parlayan, ışıldayan yıldız. Karanlıkta yol gösteren yıldız...
Elbiseye böylelikle karar verdik. Kısa bir süre sonra saçımla ilgilenmek üzere görevlendirilen kadın odaya girdi. Fazla abartıya kaçılmamasını rica ettim; sade ama zarif bir görünüm istemiştim. Ne var ki ortaya çıkan sonuç, beklentimin çok ötesindeydi.
Saçlarım yumuşak dalgalarla şekillendirildi; birkaç tutamı özellikle serbest bırakılarak omzumdan göğsüme doğru usulca döküldü. Hareket ettikçe ışığı yakalayan bu dalgalar, yüzüme hem masum hem de davetkâr bir ifade katıyordu. Eserin bozulmaması için neredeyse bir şişe dolusu saç sabitleyici kullanıldı; saçlarım artık yerinden kıpırdamayacak kadar kusursuzdu.
Makyaj konusunda ise net bir uyarıda bulundum: abartı istemiyordum. Elbisemin buz mavisine uyum sağlayan yumuşak tonlarla, yüz hatlarımı öne çıkaran hafif bir makyaj yapıldı. Ne fazlası vardı ne eksiği.
Aynaya son kez baktığımda... işte, artık hazırdım.
"İnanılmaz..." diye mırıldandım aynadaki aksime bakarken.
Bir gün böylesine güzel görünebileceğimi asla hayal edemezdim. Prenseslere benziyordum...
"Daha önce görülmemiş duru bir güzelliğiniz var," dedi saçımı yapan kız.
Dudaklarımda memnun bir tebessüm belirdi. Onlara her şey için defalarca kez teşekkür ettikten sonra beklemeye koyuldum. Yazgan, gelmem gereken anda birisini göndereceğini söyledi. O gelene kadar biraz bekleyeceğime emindim.
Yemeğin bitmesinin hemen ardından kapımın tıklatıldığını duydum. Ellerim heyecandan titrerken oturduğum yerden kalktım. Usulca kapıya ilerledim ve açtım. Karşımda beni gören çalışan bir an bakakaldı. Gözlerindeki hayranlığı görmek mümkündü. Aynı etkiyi bir başkasında görmek için can atıyordum...
"Sizi Soylu Kan Yazgan'ın yanına götüreceğim, hanımefendi." Diyerek beni selamladı.
Ona aynı şekilde karşılık verdikten sonra harekete geçtim. Önümde yürüyen adamı dikkatlice takip ettim. Bir Eski Kan, hem de orada bulunan tüm Soylu Kanları tehdit eden kişi olarak yanlarına doğru ilerlemeyi sürdürdüm. İçlerinde bir yıldız gibi parlamaktan mutluluk duyacaktım!
Son Soylu Kan etkinliğinde yaşadıklarım aklıma geldiğinde adımlarım bir anlığına yavaşladı. İlter'in dans teklifi, salonun üzerimdeki bakışları, nefeslerin tutulduğu o an... Reddetmiştim. Bir Eski Kan olarak taşıyamayacağım bir onurdu o. Ama bu gece farklı olacaktı. Bu gece Yazgan yanımda olacaktı.***
BARÇKENT
İlter
Rüyalarım ve zihnime fısıldayan ses giderek kontrolden çıkıyordu. Kafayı yemek üzere olduğumu düşünmeden edemiyordum. Ebren'den başka bir şey düşünemiyordum çünkü peşimi uykumda bile bırakmıyordu!
Benden tam olarak ne istediğini öğrenmem gerekiyordu yoksa aklımı kaçıracaktım artık!
Tuhaf bir biçimde ona karşı her gün artan bir çekim hissediyordum. Bir şey vardı ve bunu o an bile zihnimin ücralarında biliyor gibiydim.
Bu yüzden tekrar Barçkent'e gitme kararı aldığım anda karşıma çıkan fırsat ile kaderin benim yanımda olduğunu anladım.
Limandaki o ilk karşılaşmamız... Gücümün ona işlemediğini fark ettiğim an... Ve sonra o etkinlikte, dans teklifimi reddettiğinde yüzündeki o cesur ifade...
Hiç kimse bana hayır demezdi.
O demişti.
Aspar Ailesinin düzenlediği davet biçilmiş kaftandı! Bundan daha iyi bir fırsat olamazdı. Hiç şüphe çekmeden oraya gidebilirdim. Kral ve Kraliçe de bu davete katılamayacaklarını iletmişlerdi. Daha ne kadar şanslı olabilirim diye düşündüğüm esnada büyük bir hayal kırıklığına da uğradım.
Babam bana güvenmiyor olmalıydı ki kız kardeşim Tilun'u da peşime takmıştı. Buna başka bir açıklama bulamıyordum. Varlığına tahammül edemiyordum; sesi, nefesi, hatta aynı havayı paylaşıyor oluşumuz bile sinirlerimi lime lime ediyordu.
Hazırlanıp sarayın çıkış kapılarından birinde onu beklerken, yolda onu yok etmemek için kendimle savaşıyordum. Sabır, bana hiçbir zaman yakışan bir erdem olmamıştı.
Hazırlanıp sarayın çıkış kapılarından birinde onu beklerken, yolda onu yok etmemek için kendimle savaşıyordum. Sabır, bana hiçbir zaman yakışan bir erdem olmamıştı.
Nihayet göründüğünde gözlerimi istemsizce devirdim.
"Bu davete katılmakta neden bu kadar ısrarcı olduğunu öğrenebilir miyim, İlter?"
Normalde fazlasıyla sessiz olan kız kardeşimin bugün dili çözülmüştü anlaşılan. O nefret ettiğim, yapay ve bükülmüş ses tonuyla konuşmaya başladığında boynunu kırmamak için dişlerimi sıktım.
İnsan sırf daha güçlü, daha tehditkâr görünmek uğruna kendi sesini bu kadar yabancılaştırır mıydı? Gücünü bunun için israf ediyor, sesinin gerçekliğini büküyordu. Hangi tür manyak buna ihtiyaç duyardı?
Cevap vermeden Kraliyet cronunun kapısını açtım. Binmesini bekledim. Sessizliğim, verebileceğim en net cevaptı.
Bakışlarımız bir anlığına çarpıştı.
Her zamanki gibi kusursuzdu. Sarı saçları titizlikle şekillendirilmiş, yüzünde tek bir kusura bile yer bırakılmamıştı. Gücü, daha arabaya binmeden bile etrafına yayılıyordu.
Benim aksime.
Ve bundan nefret ediyordum.
Bazen babamın beni görmezden gelerek onu varis ilan etmesini diliyordum. Bendense o mükemmel bir kraliçe olurdu ama Barshan'da kadınların tahta çıkmasına izin verilmiyordu. Bu gerçeği inkâr edemezdim!
"Onu zapt etmek zorundasın!" diye zihnime fısıldayan tanıdık sesi işittiğimde tüm bedenim kasıldı.
Sürekli zihnime fısıldıyor, bana emirler yağdırıyordu. Onun bir Fısıltı Kâhini olduğuna emindim. Bir şekilde kader bağımız olmalıydı ki zihnime erişebiliyordu. Vadedilmiş olanı zapt etmem için sürekli beni yönlendiriyordu.
Yaratıcının en büyük kurtarıcısına karşı beni kışkırttığına göre onun karşısında yer alanlardan birisiydi. Benim zihnime fısıldayabildiğine göre benim de onlardan biri olmamı istiyordu.
"Bu saraya katlanamıyorumdur belki," dedim dümdüz bir sesle.
"Çocuk değilim, İlter. Bir şeyler sakladığının farkındayım ama ne dediğimi unutma!" derken ses tonu uyarı doluydu. "Her zaman kanının yanında olmaya yemin ettin!"
"Biliyorum, Tilun!" derken öfkeden gözüm döndü o an. "Bana ne yapmam gerektiğini söyleyip durma artık. Ben de farkındayım her şeyin hatta senden bile fazla!"
Sözlerim ile yüzünde memnuniyetsiz bir ifade oluşsa da tek kelime etmedi. Bu hoşuma gitti. Tüm yol boyunca onun başımın etini yemesini çekemezdim. Hele de ses illüzyonu ile beni delirtmeye çalışırken!
Yolun kalanında kız kardeşimin de sessizliği sayesinde düşünmeye başladım. Bu sefer resmi bir şekilde karşılarına çıkacaktım. Hazırlıksız değillerdi, tüm savunmaları aktif olmalıydı ama yine de açık vereceklerini düşünüyordum. Bir şekilde gerçeği öğrenmeliydim. Zihnime fısıldayan ses bana oldukça fazla seçenek sunuyordu zaten. Hangisini seçeceğim ise tamamen bana kalandı...
Geçen sefer gücüm ona işlememişti. Gerçekliği bükmüştüm, herkes etkilenmişti, Yazgan bile. Ama Ebren... Ebren hiçbir şey görmemişti. Sanki gücüm onun etrafında eriyip gidiyordu.
Ebren'i öyle bir köşeye sıkıştırmalıydım ki yapabileceklerini görebileyim!
Cron hızla ilerlerken zihnimi istila etti bir kez daha zehirli düşünceler. Onlardan kurtulamıyordum, sanki ne yapacağım çok önceden belliydi de benim seçme şansım yok gibi hissediyordum.
Tomris'in elini tuttuğum an gördüğüm vizyonları anımsıyordum.
O kehanet...
Vadedilmiş olan ve Yıkım Getiren. Herkes tarafından görülen o vahşet sahneleri. Gerçekten o kehanetin karşı tarafındaki kötü ben miydim? Bunları öğrenmem gerekiyordu. Ebren'in Vadedilmiş olup olmadığını bilmem gerekiyordu!
"Yıllar seni es geçiyor," derken yanına gittim ve açtığı kolları arasına girdim. "Ne bu güzellik?"
"Benim yaşımdaki her kadının kendince gençlik sırları vardır," dedikten sonra şuh bir kahkaha attı ve benden uzaklaştı.
Onu çok uzun zamandır tanıyordum, aileme en yakın Soylu Kan Ailesi olmaları da bunda etkendi elbette ama aramızda garip bir bağ vardı. Yazgan ile olduğu gibi...
"İlerleyen zamanlarda bu sırları öğrenmek isterim," dedim mutlulukla.
Kıkırdadıktan sonra Tilun'a döndü. Onun önünde reverans yaptıktan sonra, "Hoş geldiniz, majesteleri." Dedi usulca.
"Teşekkürler, Tela. Nasılsın?" derken yüzünde sahte bir gülümseme vardı kız kardeşimin.
"Sizleri gördüm, şeref duydum, majesteleri. Bu küçük davetimize katılarak bizi onurlandırdınız."
"Davet ettiğiniz için teşekkür ederiz," dedikten sonra gülümsedi.
"Hoş geldiniz majesteleri, şeref verdiniz." Diyerek kapıda belirdi Soylu Kan Kutan. "Misafirler sohbete tutunca yetişemedim sizi karşılamaya."
"Hiç önemli değil," derken gerçekten mutlu göründü bu sefer gözüme Tilun. "Biraz geç kaldık, umarım bölünmemiştir davet."
"Ah, elbette hayır." Derken her zamanki gibi kibardı Tela. "Yemekleri sizin için sıcak tutturdum. Hemen sofranızı hazırlattırıyorum."
"Yanında meşhur sıcak şaraplarından isterim," derken sesim sevinçliydi. Burada olmayı her zaman severdim.
Birlikte önce yemek salonuna geçtik. Kutan misafirlerle ilgilenmek için yanımızdan ayrıldığında Tela asla bizi yalnız bırakmadı. Yemeği yediğimiz sırada da her şeyimizle itina ile ilgilendi. Şarabımı yudumlarken onunla her zaman yaptığımız sıradan sohbetlerimizi ettik.
Tilun bu süre zarfında biraz sıkıldı, bundan deli gibi zevk aldım.
Yemeğin ardından nihayet balo salonuna geçmek için kalktık. Tela yine önde bize yolu gösteriyordu sanki bilmiyormuşuz gibi. Her zamanki gibi kibar ve nazikti.
Koridorda yürüdüğümüz esnada sohbet ediyor ve gülüşüyorduk. Tam o anda yan taraftaki koridordan geleni gördüm ve olduğum yere adeta çakıldım. Hayret, hayranlık ve bir dolu duygu ile öylece kalakaldım. Ona bakmaktan nasıl alıkoyabilirdi insan kendini? Parlıyordu, aynı bir yıldız gibi...
Limanda ilk gördüğüm andan beri güzeldi. Etkinlikte de güzeldi. Ama bu gece... Bu gece başka bir şeydi. Sanki içindeki o gizli güç dışarı sızıyor, onu ışıldatıyordu.
Durduğumu gören Tilun, anlam veremeyen bakışlar ile bana baktı. Bir sonraki an baktığım yöne döndü. Ona bakmasam da bunu biliyordum! Kaşlarını çattığını ve ne olduğunu anlamaya çalıştığını çok iyi biliyordum, onu çok iyi tanıyordum!
"Majesteleri," diyerek tam önümüzde durdu ve bizi selamladı.
Lahuti bir güzelliği vardı...
"Ebren..." dedi hayranlık dolu bir sesle Tela. "Harika görünüyorsun!"
"Teşekkür ederim, efendim." Diyerek bakışlarını kaçıran kadını dikkatle izlemeye devam ettim. "Siz önden ilerleyin lütfen, sizi alıkoymak istemem."
İnce, nazik ve peri gibiydi...
"Hep beraber girelim salona, bizle birlikte gel canım." Teklifinde bulundu Tela.
O an mantığım beni terk etmişti. Geçen sefer reddetmişti. Bu sefer farklı olacaktı.
"Bence de..." diye mırıldanarak Tela'yı destekledim ve Ebren'e doğru ilerledim. "Eşlik etmeme izin ver, lütfen..."
Bu sorunun olumsuz bir cevabı olmadığını herkes bilirdi. Karşındaki Barshan'ın veliaht Prensiyse ona hayır diyemezdiniz... Bir kez demişti zaten. İkinci kez denemeyecekti.
"İlter!" dedi dehşetle Tilun.
Onu umursamadım...
Ebren, şaşkınlıkla bana bakakaldı. Gözlerinde tanıdık bir ifade vardı, geçen seferkiyle aynı. O cesur, meydan okuyan bakış. Ama bu sefer farklı bir şey de vardı. Korku mu? Yoksa kabulleniş mi?
Saniyeler sonra uzattığım koluma girdi. Kolumda balo salonuna bir Eski Kan ile girecek olmam kuvvetle muhtemel infial yaratacaktı ama bu umurumda değildi. Tilun'un ilk işi bunu babama yetiştirmek olacaktı ama bu da umurumda bile değildi.
(EBREN&İLTER)
Yazgan'ın o surat ifadesini görmek hepsine değecekti...
Geçen sefer kaçırmıştım bu anı. Bu sefer kaçırmayacaktım.
Tela'nın endişe dolu bakışlarını görebildim. Endişelendiğinin ben olmadığını biliyordum. Bunun sonuçları bendense Ebren için daha ağır olabilirdi...
Balo salonundan içeri girmeden önce geldiğimizin haberi verilmiş olmalıydı. Kapıdan içeriye kolumda Ebren ile girdiğimde ilk başta pek tepki olmadı çünkü herkes reverans yapıyordu. Fakat birkaç saniye sonra başlarını kaldırdıkları an gördükleri manzara ile dehşete kapıldılar.
(EBREN&İLTER)
Bakışlarım asıl görmek istediğim kişi ile kesiştiğinde onun öfkesiyle beni boğduğunu hissettim. O ne kadar saklamak için çabaladıysa ben o kadar gözlerin üzerinde olmasına neden oldum... Bir saniye bile düşünmeden beni öldürebilirdi. Yançı onu zar zor zapt edebildi, bundan emindim.
Giriş dansı için anons verilirken bakışlarım Ebren'e kaydı. Ayazda kalan bir serçe gibi göründü o anda gözüme.
Yoksa şu anda avcısının kollarında olmak mıydı onu rahatsız eden?
"Benimle dans eder misin, Ebren?"
Geçen sefer reddetmişti. "Bir Eski Kan'ın bu onuru taşıması... uygun olmaz" demişti. Merak ediyordum aynı cesareti bir kez daha gösterebilecek miydi?
"İlter!" dedi bu sefer sert sesi ile Tilun. Dumura uğramış olacak ki yıllar sonra gerçek sesini işittim o illüzyonsuz, çıplak sesi. "Ne saçmalıyorsun sen?"
"Bu uygun olmayacaktır, majesteleri." Derken bakışlarını bir kere bile bana döndürmedi Ebren.
Yine aynı cevap. Yine aynı cesaret. İçimde bir şey kıpırdandı öfke mi, hayranlık mı, ayırt edemedim.
"Ben Barshan'ın Veliaht Prensi İlter Pars'ım," diye mırıldandım. "Kaideler benim dudağımdan dökülen fısıltılardır!"
Sözlerim karşımdaki üç kadının da korku dolu gözlerle bana bakmasına sebep oldu. Tilun bile o andan sonra beni durduramayacağını anladı.
"Majesteleri," diyerek araya girme cesaretini Tela gösterebildi. "Bu onun için çok tehlikeli!"
Tela'nın bahsettiği şey, basit hayatının darmadağın olabilme ihtimaliydi ama yine de durmam gerektiğini anımsadım. Babam bu işi kurcalayacak olursa altından çıkarabilecekleri oldukça tehlikeliydi. Geçen sefer de aynı sebepten geri çekilmiştim.
"Yalnızca bu seferlik," dedim kolumdan çıkmasına müsaade ederken. İkinci kez reddedilmiştim. Bu kızda gerçekten farklı bir şey vardı.
Ebren reverans yapıp hızla yanımızdan uzaklaştı. Oldukça korkmuş görünüyordu. Arkasından bakmadan edemedim. Doğruca Yazgan'ın yanına gitti.
"Neydi bu?" diyen Tilun dibimde bitiverdi.
"Seni ilgilendirmez!" dedim hâlâ Ebren'i izlerken.
"Babam bunu duyacak, biliyorsun! Eski Kan zafiyetin ile anılmak mı istiyorsun? Niye böyle bir şey yaptın? Üstelik geçen sefer de aynı şeyi yapmışsın!"
"Babamı sinirlendirmekten zevk alıyorum..." dedim umarsız bir tonla.
Ama gerçek bu değildi. Gerçek, o kızıl gözlerin içinde saklıydı. Gücümün işlemediği tek kişi. Vadedilmiş olabilecek tek kişi. Ve iki kez beni reddeden tek kişi.
Ardından ilk dans için Tilun'a elimi uzattım ve piste doğru ilerledik.
***
Ebren
Kalbim deli gibi çarpıyordu. Yaşadığım korkunun bir tercümesi yoktu. Onun yanındayken, Pekin'in işkence gibi gelen sesi ve korkum beni mahvetti. Ondan uzak durmam için bas bas bağırmasına gerek yoktu zaten yapabildiğim an uzaklaşacaktım ondan!
"Yıkım Getiren..." Pekin'in ilk fısıldadığı an bu sözü kullanmıştı İlter için. O günden beri bu kelimeler zihnimde kazınmış gibiydi.
Pekin'in bu kadar korktuğu şey neydi bilmiyordum ama ben onu bilmezken bile ölesiye korkuyordum zaten.
İlter fazlasıyla tehlikeliydi.
Tahmin edilemez ve dengesiz oluşu bu tehlikesini katlıyordu. Limandaki ilk karşılaşmamızda gücünün bana işlemediğini fark ettiğindeki o bakışı... İlk etkinlikte dans teklifini reddettiğimdeki o keskin gülümsemesi... Ve şimdi bu. Her seferinde biraz daha ileri gidiyordu.
Bakışlarım Yazgan'ı arıyordu fakat bir türlü onu göremiyordum. Neredeydi?
Onu bulamayacağımı kabullendikten sonra hızlıca en yakın kapılardan birisinden balkona çıktım. Çıkmadan gördüğüm son şey ise İlter ile yanındaki kız kardeşi Tilun'un dansı başlattığı oldu.
Bu Soylu Kan entrikaları benim boyumu aşardı. Ben onlarla boy ölçüşemezdim! Az önce İlter'in yaptığı ile de bunu görmüş olduk! Üstelik bu ikinci sefer ki geçen etkinlikte de aynı şeyi denemişti.
Salondan görünmeyecek bir kısma geçip sıkıca taş korkulukları kavradım ve başımı kaldırıp derin derin soluklandım. Kendime gelemiyordum!
Beni herkesin içinde ifşa ederek neyi amaçlıyordu? Herkesin şu anda beni konuştuğuna emindim ve buradan gidemezdim bile! Geçen sefer reddettiğimde geri çekilmişti ama bu sefer koluna girmemi sağlamıştı. Bir sonraki adımı ne olacaktı?
"Ebren?"
Duymak için tutuştuğum sesi işittiğim an hışımla gözlerimle aralayıp ona doğru döndüm. Koşa koşa kollarının arasına atlamamak için kendimle savaşmam gerekti.
Soğuk hava tenimi cam gibi keserken içten içe yandığımı hissediyordum ama bu umurumda bile değildi. Karşımda Yazgan vardı, en çok yanımda olmasını istediğim kişi...
"Dans ettiğini sanıyordum..." diye mırıldandım titrememek için dişlerimi sıkarken.
"Uzun zamandır bu tarz davetlerde dans etmemeyi tercih ediyorum." Diyerek yanıtladı beni.
Tam önümde durdu. Üstündeki ceketi çıkarttığı esnada titrediğimin farkına iyice vardım.
Ceketi omuzlarıma yerleştirirken kuzguni gözleri gözlerimi ele geçirdi. O kuzguni siyahın içinde kendi hâkimiyetini haykıran kül lekesi endişeyle parlıyordu.
(EBREN&YAZGAN)
"Birisi görecek..." diye mırıldandım.
Dudaklarına iç kaynatan bir tebessüm oturdu. Bakışlarında kıvılcımları görebildim.
"Az önce buraya bu ülkenin veliaht prensinin kollarında girdin," dedi gülümsese bile öfkesini gizleyemezken. "İnan bana bu pek ilgilerini çekmeyecektir."
Ses tonu ürpertici bir hal aldı. Ona bakmakta zorlandığımı hissettim.
"Bunu ben istemedim..." diye mırıldandım sesim içime kaçarken. "Geçen sefer reddetmiştim, hatırlıyorsun. Bu sefer... Bu sefer fırsat vermedi."
"Biliyorum," diye fısıldadı nefesi tenimi yakarken. "Ama bu öfkemi dizginleyemiyor."
Bakışlarımı yere eğdim. Bu hareketimden sonra eliyle çenemi kavradı. Başımı kaldırıp bakışlarımı yakaladı. Nefesim kesildi. Çok tehlikeli bir suda yüzüyorduk.
"Salona girdiğin an dikkat kesildiğim şey kimin kolunda olduğun değildi, Siyayushchaya Zvezda..." derken sesi uyluklarımda bir ateş başlattı. "Güzelliğindi!"
Boğazıma koca bir yumru oturdu, yutkunamadım. Karşımda Yazgan Aspar vardı ve eğer hayal görmüyorsam söylemesi için ölebileceğim sözleri fısıldıyordu.
"İlter'i gebertmek istiyorum, elimde olsa yapacağım ilk şey onun kanını kaynatarak buharlaştırmak olurdu!"
Öfkesi, kıskançlığı ile harmanlanmıştı. Bunu kara gözlerinin her zerresinde görebiliyordum. Tomris'in kehanetinde gördüklerimiz, İlter'in Yıkım Getiren olma ihtimali... Yazgan da benim kadar korkuyordu ondan. Belki daha fazla.
"Bu seni daha fazla riske atar, zaten benim yüzümden müthiş bir riskin içerisindesin..." derken baş parmağını alt dudağımda gezdirerek susmama neden oldu.
"Şşt..." dedi beni öldürmesi için çığlık attıracak cinsten bir sesle! "Bunun için hiçbir zaman pişman olmayacağım!"
Bakışlarımdaki korku yumuşadı. Yakışıklı yüzüne minnetle baktım bir süre. O gece bana söylediklerini hatırladım zihnine fısıldayan sesin onu da beni korumakla görevlendirdiğini, kaderin bizi bir araya getirdiğini.
"Bölüyorum ama," diyerek araya giren kişi ile ikimiz de irkildik.
"Kaybol, Yançı!" derken öfkeden artık gözü dönmüştü Yazgan'ın.
"Babam çağırıyor, ben Ebren'in yanından bir an bile ayrılmayacağım ama Aspar Soylu Kanı varisi ve Obar Liman yöneticisi olarak artık davete dönmek zorundasın!" dedi bizi gerçek dünyaya döndürmek ister gibi.
"Kahretsin!" diye tıslarken büyük bir açlıkla dudaklarıma bakmaya devam ediyordu. "Seninle dans etmek isterdim, Siyayushchaya Zvezda..."
"Uzun zamandır bu tarz davetlerde dans etmemeyi tercih ediyorum."
Sözleri aklıma geldiğinde söylediğinin ne kadar anlamlı olduğunun farkına vardım. Benimle dans etmek istiyordu yıllardır kimseyle etmediği halde. Dudaklarımda küçük bir tebessüm peyda oldu. O hızla yanımızdan uzaklaşırken ceketini bile veremedim.
Yançı ile göz göze geldiğimiz an bana öyle bir gülümsedi ki tüm yüzümün kıpkırmızı olduğuna yemin edebilirdim!
"Benden mi utanıyorsun, Ebren?" dedi bu sefer de halime karşılık. "Ben senin en büyük sırdaşınım artık!"
Sözlerine gülümsedim. Bana doğru uzattığı kola girerek yeniden salona döndüm. Aslında onun koluna da girmemem gerekirdi ama az önce İlter'in kolundaydım. Bu dikkatlerini çekebilecek kadar büyük bir sansasyonel değildi artık!
Davet gecenin ilerleyen saatlerine kadar devam etti. Bir ara Tela, ben ve Yançı'nın yanına gelerek benimle sohbet etti. Bugün odada daha yakından tanıştığımızda gösterdiği sıcaklığın aynısını burada da hissettim. Aşırı ince bir kadındı, ona hayran kalmamak imkânsızdı. Kocası Kutan yanında olmadığında bambaşka bir kadına dönüşüyordu, daha sıcak, daha samimi.
Ailesinin ve prensin bana karşı ilgisinden nefret etmiş olan Kutan Aspar'ın gözü sürekli üstümdeydi. Oklarını bana çevirmesi an meselesiydi!
Yançı, çok kısa bir işinin olduğunu söyleyerek yanımdan ayrıldı. Köşede, kimsenin dikkatini çekmemeye çalışarak elimdeki bardakla oynuyordum. Onu çevirerek içindeki sıvının dönmesini sağlamaktı tüm amacım o an.
Bakışlarım, üstümde hissettiğim bakışların ağırlığı ile kalkıp tam karşımdaki kadına çarptı. Prenses Tilun ile göz göze geldiğimde nefesim kesildi. Hayretle ona bakakaldım sonrasında ise kendimi toparlayıp reverans yaptım.
"Balonun başından beri düşünüp durmaktansa sana sormamın daha kolay olacağını düşündüm," diyerek söze girdi. "Tüm Aspar Ailesinin ve dahi kardeşimin dikkatini çekebilecek ne gibi bir meziyetin olduğunu merak ediyorum."
Yançı'ya bu salonda bulunan herkesi ve genel özellerini bana anlattığı için minnettardım. Prensesin ses tonunun gerçekliğini bükebildiğini, Gerçeğin Hâkimi olduğunu, söylemişti.
İnsanları hipnoz eden bir ses tonu ile konuşuyormuş normalde. Ama tıpkı İlter'in gücü gibi, onunki de bana işlemiyordu. Sanırım bu bağışıklığın bir sebebi vardı, Kutsal Kan olmamla ilgili bir şeydi belki.
"Böyle düşünmeniz bir onurdur, majesteleri." Derken bakışlarımı yerden kaldırıp bile isteye gözlerine çevirdim. "Ama özel bir yetenek değil bu. Soylu Kan Yazgan'ın asistanıyım, prensimizle de bu nedenden dolayı tanışıyoruz. Bu kalede kalıyorum, Aspar Ailesi ile tanışıklığımız da buradan geliyor."
Bakışlarımı yere indirdim çabucak. Bu yüzden tepkisini göremedim.
"Anlıyorum, Ebren... Ebren'di değil mi?"
Bu soru öyle bir soruydu ki, karşısındakine değersizliğini haykırır cinstendi.
"Evet, majesteleri." Dedim dümdüz bir sesle.
"Ailen nerede yoksa bir yetim misin, Ebren?" diye sordu iğneleyici bir tonla.
İnsanları acılarıyla vurmayı seviyor olmalıydı. Tıpkı kardeşi gibi ikisi de farklı şekillerde tehlikeliydi.
"Ailem Otrar'da." Derken sesim sert çıktı.
"Peki nasıl oldu da basit bir Eski Kan olarak Aspar Soylu Kanı varisinin asistanı olabildin, Ebren?"
Sorusu ile içimde bir ateş parlamaya başladı. Tenimin altındaki uyuşukluk ile derin bir nefes aldım.
Onu kızartmak istiyordum!
Avucumdaki mühür zonkladı, Mühür Ustası'nın yerleştirdiği o ilk sızdırma mührü. Gücüm uyanmak istiyordu.
"Sakin ol!" diye fısıldadı Pekin zihnime. "Sakın böyle bir aptallık yapma!"
Aptal sensin...
"Majesteleri," diyen sesi işittiğim an derin bir nefes aldım. Elinin birini hafifçe belime sahiplenici bir biçimde yerleştirip beni kendine doğru çekmesi ile şoke oldum! "Bir sorun mu vardı?"
Bakışlarımı yerden kaldırmadım. Yazgan'ın bu hareketine verdiği tepkiyi görmeme gerek yoktu. Şaşkına döndüğüne emindim!
"Hayır, asistanınızla tanışmak istedim." Dedi usulca Tilun.
"Annem de sizi arıyordu..."
"Ah, tabi..." diyerek yanımızdan uzaklaştı usulca.
Dehşetle başımı kaldırıp Yazgan'a döndüm.
"Yaptığın şey çok tehlikeli!" diye mırıldandım. "Bir Eski Kan ile ilişkin olduğunu düşünür ise başın derde girer!"
"Umurumda değil!" dedi usulca.
Bazen onu anlamakta zorlanıyordum fakat bugün apaçıktı. Yaptığı her hareket ile bana verdiği mesaj aleniydi! Çok hoşuma gittiğini itiraf etmeliydim!
"Ama bu riskli olduğu gerçeğini değiştirmiyor..." diye mırıldandım.
"Umurumda değil, Siyayushchaya Zvezda..." Gözleri karardı. "Hiçbir şey yapamaz o! Ne o ne kardeşi ne de babası."
Sesindeki kararlılık beni ürpertti. Ama aynı zamanda... güvende hissettirdi.
***
Davetlilerin çoğu malikaneyi terk etse de prens ve prenses birkaç gün daha kalacağını bildirdi. İlter'in peşimde olduğunu biliyordum. Bir şekilde beni kışkırtarak potansiyelimi test edecekti. Ona hiçbir koşulda fırsat vermemeli ve daima ondan uzak durmalıydım, bunun farkındaydım.
Onun varlığı beni fazlasıyla rahatsız ediyordu ama gözden uzak durmak konusunda fazlasıyla yetenekliydim. O gün yemek yemek için bile odamdan çıkmadım. Koridorlardan herhangi birinde onunla karşılaşma riskini alamazdım. Baş başa kalma ihtimali bile beni korkudan deliye döndürebiliyordu.
Yazgan, birkaç günlük sürede işe gitmeyeceğinin haberini bir uşakta bana ilettiğinde mutluluktan havalara uçtum. Bu benim de gitmeme gerek olmadığı anlamına geliyordu.
Akşam yemeğinden sonra ailemle uzun bir görüşme yaptık. Ardından kendimi tüm gün olduğu gibi yine kitaplara gömdüm. Hava çoktan kararmıştı. Pençelerimi açıp serin havayla doldurdum odamı. İlk baharı karşılayan bir hava vardı. Bu mevsimi çok seviyordum.
Kitabıma daldığım esnada kapımın tıklatıldığını duyduğumda irkildim. Kim benim odama gelirdi ki? Ayda ile kahvaltımı odama getirdiğinde konuşmuştuk zaten yeniden onun geleceğini zannetmiyordum.
"Gir," dedim usulca.
Kapının kolu usulca aşağıya indirildi. Ardından yavaş yavaş açıldı. Gözlerim merakla gelenin kim olduğunu görmeyi bekliyordu. Başını usulca içeri uzatanı gördüğümde nefesim kesildi. Kara irislerini gözlerime dikip dikkatle bana baktı. Ardından çapkın bir şekilde sırıttı.
"Kimi bekliyordun," dedi ima dolu bir sesle.
Yatağımda dikelip bağdaş kurarak oturdum ve ona somurttum.
"Seni değil," dedim alayla.
Alınmış gibi rol kesti, Yançı. Ardından hızlıca odama girip kapıyı kapattı.
"Abim maalesef ki şımarık prens ve prensesin peşinden koşturmakla meşgul." Dedi ağzındaki baklayı çıkartarak. "Prensesle evlenmesi beklenen bir Soylu Kan olduğundan..."
Sözlerinin devamını işitmedim. Duyduklarım tüylerimin diken diken olmasına neden oldu. Tenimin altında uğursuz bir uyuşma hissettim. Gözlerim dehşetle Yançı'ya odaklıydı.
"Elbette resmi bir şey yok, Ebren!" dedi endişe dolu bir sesle.
Odaya giren ilk baharın habercisi serin hava gittikçe şiddetini artıran bir fırtınaya dönüştü. Perdeler insafı olmayan rüzgârın şiddetinde uçuşurken odanın havası giderek soğudu.
"Sakin ol!" dedi ardından Yançı. "En güçlü soylu aile olduğumuz için beklenti bu yönde yalnızca."
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Sakin olmalıydım, evet!
"Abim istese bile ki istemez, Tilun asla böyle bir evliliği onaylamaz. Zaten zeki erkeklerin etrafında dolaşmasından hazzetmez..."
Ama isterse Yazgan'ın seçim hakkı bile olmayacaktı!
Derin bir nefes daha aldım. Havadaki değişimin sebebinin ne olduğunu ikimizde biliyorduk. Kendime hâkim olmazsam çok kötü şeyler olacaktı.
"Oldukça dişlisin ha," dedi alayla Yançı tam karşıma otururken. "Kıskançlığın sana neler yaptırabileceğini düşünemiyorum bile."
Bende...
"Kıskançlık mı?" dedim alayla.
"Biz bizeyiz Ebren, bana yapma bari." Diyerek güldü.
Gülümsememi bastıramadım. Başımı hafifçe aşağı eğip sırıttım. Önüme düşen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırırken bakışlarımı Yançı'ya çevirdim.
"Aslında... sayılır," dedi Yançı, önündeki notlardan bakışlarını kaldırmadan. "Kıyametten sonra insanların bilinçli olarak uzak durduğu kara parçalarını inceledim. Haritalarda işaretli ama kimsenin ayak basmadığı yerleri."
"Neden?" diye sordum merakla.
"Çünkü oralarda yaşamın imkânsız olduğu kabul ediliyor."
Ses tonu sakindi ama anlattıkları ürkütücüydü.
"Toprakları tarıma elverişsiz. İç bölgelerdeki göllerin yüksek oranda nükleer atık barındırdığı düşünülüyor. Bu atıklar yalnızca suyu değil, toprağın moleküler yapısını da bozuyor. Yani tohum ekersen filizlenmiyor, filizlenirse de yaşayamıyor."
Bunu söylerken sanki bir ders anlatıyordu. Soğukkanlı, net.
"Bu bilgileri nereden biliyoruz?" diye sordum.
"Deneyimleyerek," dedi kısaca. "Sogd ve Suvar'daki Felaket Çölleri bunun en somut örneği. Başlangıçta oralara da umutla gidildi. Yerleşimler kuruldu, tarım denendi. Ama birkaç nesil içinde... her şey öldü. İnsanlar da."
Başımı yavaşça salladım. Bunları biliyordum. Herkes biliyordu.
Felaket Çölleri, çocuklara ibret olsun diye anlatılan yerlerdi.
"Bu koşullara uyum sağladık," diye mırıldandım düşüncelerim hızlanırken. "Ama belki... o koşullara da uyum sağlayabilmiş bir türümüz vardır."
Sözüm biter bitmez farkındalık zihnime çarptı.
"Yaşanabilir olduğuna inandığın bir yer mi var?" dedim, kalbim hızlanarak.
Yançı nihayet bana döndü.
"Evet," dedi usulca. "Aşpara Kıtası. Ve çevresindeki adacıklar."
Nefesim kesildi.
Aşpara...
Adını herkes bilirdi ama kimse ciddiye almazdı. Haritalarda silik, not düşülmüş bir kara parçası. 'Yaşama elverişsiz' damgası vurulmuştu yıllar önce.
"Yüz yıl önce," diye devam etti Yançı, "denizciler oraya ulaştıklarını ve hâlâ yaşanamaz olduğunu rapor etti. Ama raporlar yüzeyseldi. Kıyıdan öteye geçilmedi. Ölçümler sınırlıydı."
"Yani..." dedim yavaşça.
"Yani," diye tamamladı, "orada yaşam yok değil. Gizlenmiş olabilir."
Notlarına uzandı, birkaç sembolü işaret etti.
"Nükleer atık teorisi her şeyi açıklamıyor. Bazı bölgelerde radyasyon ölçümleri tutarsız. Bir yerde ölümcül seviyedeyken birkaç kilometre ötede neredeyse sıfır. Bu, doğal bir dağılım değil. Bu... kontrol edilmiş bir alan gibi."
Tüylerim diken diken oldu.
"Fısıltı Kâhinleri," diye fısıldadım.
"Eğer geleceği milyonlarca olasılık içinden görebiliyorlarsa," dedi Yançı, "kendilerini korumanın bir yolunu da bulmuş olmaları gerekir. Toprağı, suyu, hatta canlıları dönüştürmüş olabilirler. Uyum sağlamakla kalmayıp... çevreyi kendilerine uydurmuş olabilirler."
Sessiz kaldım. Zihnimde parçalar yerine oturuyordu.
Detayların ve ihtimallerin üstünde uzunca konuştuktan sonra Yançı iyi geceler dileyerek odamdan ayrıldı.
Saatte bir hayli geç oluyordu. Geniş geniş esneyip gerindikten sonra kitabımı komodinin üstüne yerleştirip örtünün altına girdim. Usulca kendimi uykunun kollarına teslim ettim.
Nefes nefese bir şekilde doğrulduğumda hayretler içerisinde etrafıma baktım. Yemyeşil alabildiğine uzanan bir arazinin tam ortasında uyanmayı beklemiyordum elbette.
"Hoş geldin, Ebren."
Hayretle sesin geldiği tarafa döndüğümde Pekin'i görerek afalladım.
"Yine mi?" dedim hayretle. "Hiçbir acı hissetmedim, en son uyumak için..."
"Çünkü artık bana güveniyorsun," dedi o esrarlı gülümsemesi ile.
Elini bana doğru uzatıp tutmamı bekledi. Elimi avuçlarına bırakırken gerçekten tereddüt bile etmediğimi fark ettim.
Gülümsemesi genişledi. Önümden yürüyüp beni de yönlendirdi.
Bir öncekine nazaran farklı bir yoldan götürdü beni. Önümüzü bir örtü gibi örten kocaman yaprakları kolaylıkla elleri ile açarken benim de geçmemi bekliyordu. Adıma yapılmış yeri göremedim bu sefer. Adımlarını takip etmek için hızlı olmaya çalıştığımdan pek etrafıma da bakamadım doğrusu...
"Neden buradayım, Pekin?" diye sordum merakla.
"Olman gereken yerdesin, Vadedilmiş." Diye mırıldandı özgüvenle. "Senin yerin tam olarak burası..."
Yutkunamadım. Bu da ne demekti şimdi?
"Tüm Dünya için Vadedilmiş olduğumu zannediyordum?"
Görmesem de gülümsediğine emindim. Yine yaşadıkları yere geldiğimizde duraksadım. Her gördüğümde büyüleneceğim bir görüntüsü vardı. Doğa ile uyumlarına hayran olmamak mümkün değildi.
"Bilge Tegin," diyen saygılı sesini duyduğumda önüme döndüm. "Buradayız."
"Hoş geldin, Vadedilmiş..."
"Hoş buldum, Bilge Tegin." Dedim saygıyla onu selamlarken.
Kenara çekilip ilerlemem için bana yol açtı. Pekin'e baktığımda gözlerini yumarak onay vermesi ile hareketlendim. Son karşılaşmamızda yaşananlardan sonra tuhafta olsa...
Oldukça büyük, geniş bir ağaç gövdesinden içeri girdim. Etraf mumlarla ve kendilerince ürettikleri enerjiyle aydınlatılmıştı. Bizim teknolojimize çok uzaklardı. Onların teknolojisi doğa ile harmanlanmıştı. Sarmal merdivenlerden bilmediğim bir yere çıkmam söylendi. Dediklerini aynen yaptım. Pekin'in bir adım gerimden gelmesi güven vericiydi.
Bir ağaçtan diğerine giden asma köprüden geçerken oldukça gergindim. Yavaş yürüyordum. Her an düşmekten korkarak ilerliyordum.
"Korkma, Vadedilmiş..." diye fısıldadı tam ensemde Pekin. "Düşmene izin vermem."
Ürperdim sözleriyle. Omzumun üstünden hayretle bir bakış attım ardından ilerlemeyi sürdürdüm. Tüm olasılıkları biliyordu zaten, ne zaman düşeceğimi de bildiğine emindim... Nihayet bir evin önünde durmam söylendiğinde derin bir nefes aldım. Beton yığını olmadığında güvensiz hissetmem saçmaydı ama buna engel olamıyordum işte...
"İçeride... dünyada bilinen kurallara uymayan tek Fısıltı Kâhini var," diye açıklama yaptı Pekin. "Bilge Asena bir istisnadır."
Kapıyı tıklattık. Kapı bir düzenek sayesinde kendiliğinden açılıverdiğinde şaşkınlıkla bakakaldım. Teknolojileri bizimkinden oldukça farklı olmalıydı. Bizler Dünyayı yok edecek şekilde evrilirken onlar doğayla uyumu tercih etmiş olanlardı...
Kapının önünde hareketsiz kaldığımda Pekin elini belime yerleştirip hareket etmem için cesaretlendirmek amacıyla beni usulca öne doğru itekledi.
"Hadi," dedi teşvik edici ses tonuyla.
Ayaklarıma hareket etme komutunu verip usulca yürüdüm. Kocaman evin kapısından içeri girdiğimiz anda kapı kapandı. Oldukça loştu. Ürkütücüydü. Geniş odanın ortasında durduğumuzda farkında olmadan Pekin'e biraz daha yakınlaştım. Belimi tutan eli sertleşti.
"Vadedilmiş olan..." diye mırıldandı bir kadın. "Nihayet seninle tanışmak benim için bir onur."
Karanlık bir kuytudan loş ışığa çıktığında derin bir nefes aldım. Beklediğimden çok daha az korkutucu görünüyordu. Mum ışığında yüzünde oynaşan gölgeler ürkütse de yine de normal insandı işte...
"Özellikle de burada tanışmaktan çok memnunum..." diye ekleyen kadını işittiğimde kendime geldim.
"Çok memnun oldum, Bilge Asena." Diye mırıldandıktan sonra başım hafif yana doğru eğildi ve merakla ona baktım. "Özellikle burada tanışmamızın ne gibi bir özel yanı var ki?"
Yaşlı kadın anaç bir tavırla gülümsediğinde onun bir Fısıltı Kâhini olduğunu anımsattım kendime. Elbette bir bildiği olmalıydı.
"İnan bana, diğer ihtimallerin sonuçlarını öğrenmek istemezsin." Dedi şakayla karışık.
Diğer ihtimalleri düşünmek bile ödüm kopardı!
"Burada tanışmamızın hiç kötü bir sonuca varmadığını mı çıkartmalıyım?" derken ben de gülümsedim.
"Keşke..."
Verdiği cevap ile bir ürperti geçti bedenimden.
"Neden buradayım, Bilge Asena?" diye sordum bu sefer de.
"Seni vadeden Fısıltı Kâhini ile tanışmak için!"