Ertesi sabah, güneş odamın penceresinden süzüldüğünde, dünyanın normale döndüğünü düşündüm.
Kalktım. Yatağın kenarında bir an oturdum, ayaklarım soğuk mermer zemine değerken, dün gecenin ağırlığını omuzlarımdan silmeye çalıştım.
Kralın bakışları. O soğuk, hesapçı inceleme.
Silkeledim kafamı.
Yüzümü yıkadım. Su serindi, uyandırıcıydı. Aynada kendime baktım; solgun bir yüz, altı çizilmiş gözler, gergin bir çene. Ama hâlâ ayaktaydım. Hâlâ nefes alıyordum.
Bu da bir şeydi.
Saçlarımı taradım. Basit, mekanik hareketler. Düşünmeden yapılan şeyler. Belki de bu en iyisiydi, düşünmemek. Hissetmemek. Sadece yapmak.
Koridora çıktığımda, saray hâlâ uykudaydı.
Adımlarım mermer zeminde sessiz yankılar bırakıyordu. Duvarlardan süzülen sabah ışığı, altın yaldızları tutuşturuyordu. Muhafızlar nöbet yerlerinde hareketsiz duruyordu cansız heykeller gibi. Hizmetçiler henüz görünmemişti.
Sessizlik.
Her yerde sessizlik.
Normal bir sabah. Fazla normal.
Fırtınadan önceki sessizlik, diye fısıldadı içimdeki bir ses.
Bastırdım.
Kahvaltıyı odamda yedim. Bir hizmetçi getirdi, dün geceden farklı biri, yüzü ifadesiz, gözleri boş. Tepsiyi masaya bıraktı, tek kelime etmeden çıktı.
Bu sefer kimse beni büyük salona çağırmadı. Belki de kralın dün gece yeterince ilgilendiğini düşünmüşlerdi. Belki de artık test edilmeme gerek olmadığına karar vermişlerdi.
Belki de başka planları vardı. Umurumda değildi. Ya da öyle olmaya çalışıyordum.
Kahvaltı tepsisine baktım. Ekmek, peynir, zeytin, bir bardak su. Sade. Dün geceki soğuk artıklardan farklı ama yine de... bir şeyler eksikti. Sıcaklık mı? Özen mi?
İnsan yerine konmak mı?
Birkaç lokma aldım. Tadı hissetmedim. Yutkundum. Mekanik, zorunlu.
Günün geri kalanı görevlerle geçti. Yazgan'ın belgelerini düzenledim, saray ziyareti sırasında bile iş bitmiyordu. Randevularını kontrol ettim. Mektuplarına göz attım. Sıradan asistanlık işleriyle uğraştım işte.
Kendimi işe gömdüm.
Düşünmemek için. Hissetmemek için. Kralın bakışlarını unutmak için. Tilun'un zafer dolu gülümsemesini silmek için. Yazgan'ın... Yazgan'ın o çaresiz, kilitlenmiş ifadesini...
Dur.
Düşünme.
Çalış.
Saatler geçti. Öğleye doğru, bir tuhaflık fark ettim. Başım hafifçe dönüyordu.
İlk başta yorgunluğa verdim. Dün gece iyi uyumamıştım yatakta döndüm durdum, her gölgede Tilun'un yüzünü gördüm, her sessizlikte kralın sesini duydum. Birkaç saat ancak uyuyabilmiştim.
Normal, dedim kendime. Yorgunsun. Stres altındasın. Bu kadarı normal.
Ama saat ilerledikçe, baş dönmesi geçmedi.
Aksine... yoğunlaştı.
Önce hafifti odanın hafifçe sallanması, kenarların bulanıklaşması. Göz kırpınca geçiyordu. Ama sonra daha sık olmaya başladı. Daha uzun sürmeye başladı.
Koridorda yürürken, bir an her şey karardı.
Ayaklarım durdu. Elim duvara uzandı, refleks, irade dışı. Parmak uçlarım taşa temas etti. Soğuk, sert, gerçek.
Ama gözlerimin önündeki karanlık... o gerçek değildi. Gerçek olamazdı.
Gözlerimi sıkıca kapattım. Açtım. Kapattım. Açtım.
Dünya yerli yerine oturdu.
Koridor yine aynıydı altın yaldızlar, mermer zemin, uzaktan yankılanan ayak sesleri. Her şey normal görünüyordu.
Bir saniye önce neredeydim?
Zaman atlamıştı. Sanki birkaç saniye tamamen kaybolmuştu. Orada durmuştum bedenimle, fiziksel olarak ama ben orada değildim. Sanki birisi beni alıp bir kutuya koymuş, birkaç saniye sonra çıkarmıştı.
Yorgunluk, dedim kendime. Elimi alından geçirdim nemli, soğuk. Sadece yorgunluk. Bir şey değil.
Derin bir nefes aldım. Tutunduğum duvarı bıraktım. Adım attım.
Bir şey değil.
Ama o anda, zihnimdeki sessizlik kırıldı.
"Ebren."
Duraksadım.
Pekin'in sesi. Uzaktan, fısıltıdan bile hafif. Ama oradaydı tanıdık, güven verici. Ona ne kadar ihtiyacım olduğunu o an fark ettim. Günlerdir sessizdi. Saraya geldiğimizden beri tek kelime etmemişti. Neden, bilmiyordum. Belki mesafe. Belki başka bir şey.
"Pekin?" dedim içimden. "Neredeydin? Günlerdir..."
"Dinle."
Sesi acil, gergin. Daha önce hiç böyle duymamıştım.
"Dikkatli ol."
"Ne?"
"Bir şey... bir şey yanlış." Sesi titredi ya da öyle mi hayal ettim? "Hissedemiyorum tam olarak. Engelleniyor. Bulanık. Ama bir şey yanlış. Bedeninde... bedeninde bir şey var."
Kalbim hızlandı.
"Ne demek istiyorsun?"
"Bilmiyorum." Pekin'in sesinde bir çaresizlik vardı. "Göremiyorum. Ulaşamıyorum. Sanki bir şey... bir şey aramıza giriyor. Bir duvar. Bir sis."
Elimi göğsüme götürdüm. Kalbim çarpıyordu; hızlı, düzensiz.
"Pekin, bana ne olduğunu söyle."
"Söyleyemiyorum çünkü bilmiyorum!" Sesi yükseldi, sonra yeniden düştü. "Sadece... sadece dikkatli ol. Bir tehlike var. Yaklaşan bir şey. Ama ne olduğunu göremiyorum. Çok... çok bulanık."
Sonra sessizlik.
"Pekin?"
Cevap yok.
"Pekin!"
Hiçbir şey. Bağlantı kesilmişti ya da hiç kurulamamıştı. Sadece o birkaç saniye, o birkaç kelime.
"Bir tehlike var."
Ellerime baktım. Titriyorlardı. Az önce olan şeyi anlamaya çalıştım Pekin'in uyarısı, kopuk bağlantı, "bedeninde bir şey var" sözleri.
Ne demek istiyordu?
Sol bileğime baktım. Mühür oradaydı, Mühür Ustası'nın kazıdığı sembol, derinin altında hafif bir kabartı. Normal görünüyordu. Her şey normal görünüyordu.
Ama bir şey normal değildi. Bunu biliyordum. İçimde, kemiklerimde, her hücremde hissediyordum.
Bir şey yanlış. Ve Pekin bile ne olduğunu göremiyordu.
Bu düşünce, beni her şeyden daha çok korkuttu.
Devam ettim yürümeye. Ama adımlarım artık emin değildi. Her köşede duraksıyordum. Her gölgeye bakıyordum. Her sese kulak kabartıyordum.
Tehlike.
Yaklaşan bir şey.
Ama ne?
Ve en önemlisi; kim?
Cevabı biliyordum aslında. Sormama bile gerek yoktu.
Tilun.
O soğuk gülümseme. O hesapçı bakış. "Babam bunu çok ilginç bulacak."
Dün gece, yemekten sonra, odama dönerken... Bir hizmetçi su bırakmıştı. Kristal bir sürahi, berrak su. Susuzdum. İçmiştim.
İçmiştim.
Midem bulandı. Duvara tutundum. Gözlerimi kapattım. Derin, yavaş nefesler aldım.
Belki paranoyaklık, dedim kendime. Belki hiçbir şey yok. Pekin bile emin değildi. Belki sadece stres, yorgunluk, korku.
Ama içimdeki ses, kendi sesim, Pekin değil, başka bir şey söylüyordu.
Dikkatli ol. Çok dikkatli ol.
Gözlerimi açtım. Koridora baktım. Her şey normal görünüyordu. Ama artık hiçbir şeye güvenmiyordum. Ve belki de... belki de bu doğru olan tek şeydi.
Öğleden sonra, sol bileğimde bir yanma hissettim.
Önce hafifti, bir böcek ısırığı gibi, görmezden gelinebilecek kadar küçük. Belgelerin üzerinde çalışırken fark ettim. Parmaklarım kalemin üzerinde duraksadı. Bileğimi çevirdim, baktım.
Hiçbir şey yoktu.
Hayal, dedim kendime. Stres. Paranoya.
Devam ettim yazmaya. Ama yanma geçmedi.
Dakikalar ilerledikçe yoğunlaştı. Hafif bir rahatsızlıktan, görmezden gelinemeyecek bir acıya dönüştü. Sanki biri görünmez bir iğneyi tenime batırıyor ve yavaşça, acımasızca çeviriyordu.
Kalemi bıraktım.
Sol kolumu masanın üzerine koydum. Kıyafetimin kolunu yukarı sıyırdım, dikkatlice, neredeyse korkarak.
Ve gördüm.
Derim kızarmıştı.
Küçük bir alan, bir kert büyüklüğünde belki. Avucumun hemen üstünde, bileğin iç kısmında. Mühür Ustası'nın ilk mührü yerleştirdiği yere yakın ama tam orada değil. Biraz yukarıda, damarların birleştiği noktada.
Parmağımla dokundum.
Sıcaktı. Etrafındaki deriden belirgin şekilde daha sıcak. Ve dokunduğumda... acı dalgası kolumdan omzuma yayıldı.
Elimi çektim.
Bu da ne?
Bir şey hatırlamaya çalıştım. Dün gece ne olmuştu? Yemek. Kral. O boğucu sorgulama. Sonra koridor. Odama dönüş. Kapının arkasına yaslanıp nefes almaya çalışmak.
Ve su.
O kristal sürahi. Komodinin üzerinde duruyordu ne zaman bırakıldığını bilmiyordum. Orada değilken biri girmiş olmalıydı. Hizmetçi. Sıradan bir hizmet.
Susuzdum. Boğazım kurumuştu stresten, korkudan, bilmiyorum. Bardağı doldurmuştum. İçmiştim.
Hiç düşünmeden içmiştim.
Aptal.
Aptal, aptal, aptal.
Midem kasıldı. Bir an kusacağımı sandım. Ama sadece boğuk bir öğürme geldi boğazımda asılı kaldı, çıkamadı.
Bileğime tekrar baktım.
Kızarıklık... yayılmış mıydı? Yoksa hayal mi ediyordum? Bir dakika önce bir kert büyüklüğündeydi. Şimdi daha geniş görünüyordu. Kenarları daha belirsiz.
Pekin haklıydı, diye düşündüm. Bedenimde bir şey var.
Zehir.
Kelime zihnimde şimşek gibi çaktı.
Zehirlendim.
Ayağa kalktım. Sandalye geri kayarak tahta zemine çarptı. Odama bakındım yatak, masa, pencere, kapı. Her şey aynıydı. Her şey normal görünüyordu.
Ama ben normal değildim.
Ne yapmalıyım?
Yazgan'ı bulmalıydım. Ya da Yançı'yı. Birine söylemeliyim. Yardım almalıyım.
Kapıya yöneldim.
Ama üç adım atmadan, dünya yine döndü.
Bu sefer daha şiddetli. Daha uzun. Dizlerim büküldü. Masanın kenarına tutundum parmaklarım tahta kenarına geçti, beyazlaşana kadar sıktım.
Gözlerimin önünde siyah noktalar dans ediyordu. Kulaklarım uğulduyordu uzak, boğuk, sualtından gelen sesler gibi.
Hayır, dedim kendime. Şimdi değil. Düşme. Ayakta kal.
Derin nefes aldım. Bir tane daha. Bir tane daha.
Yavaş yavaş, dünya duruldu.
Ama bacaklarım titriyordu. Alnım terlemişti. Ve bileğimdeki yanma... artık kol boyunca yayılıyordu. Bilekten dirseğe doğru, damarları takip ederek.
Çok hızlı, diye düşündüm. Bu çok hızlı.
Ne bu? Bu nasıl bir zehir?
Kapı.
Kapıya ulaşmalıydım.
Yardım çağırmalıydım.
Masayı bıraktım. Bir adım attım. Bir tane daha. Bacaklarım söz dinliyordu zar zor, ağır ağır, ama dinliyordu.
Beş adım daha.
Dört.
Üç.
Kapının koluna uzandım. Tam o anda, kapı açıldı. Geri sendeledim. Dengemi kaybettim. Düşmeden önce duvara tutundum.
Karşımda bir hizmetçi duruyordu. Genç bir kadın on sekiz, belki yirmi yaşında. Yüzü ifadesiz, gözleri boş. Elinde bir tepsi vardı.
"Hanımefendi," dedi. Sesi monoton, duygusuz çıktı. "Prenses Tilun sizinle görüşmek istiyor."
Tilun.
Adı, mideme bir yumruk gibi indi.
"Neden?" diye sordum. Sesim garip çıktı boğuk, zayıf. Kendi sesim gibi değil.
Hizmetçi hiç kıpırdamadı.
"Bilmiyorum, hanımefendi," dedi aynı monoton sesle. "Sadece sizi kütüphaneye yönlendirmemi söyledi. Orada bekliyor."
Kütüphane.
Sarayın doğu kanadında. Uzak. Tenha. İzole.
Tuzak, dedi içimdeki ses. Bu bir tuzak.
Ama ne yapabilirdim?
Bir prensesin çağrısını reddedemezdim. "Gidemem" desem ne olurdu? "Hasta hissediyorum" desem? Hizmetçi gider, Tilun'a söylerdi. Ve Tilun...
Tilun bunu da kullanırdı.
"Aspar varisinin asistanı, kraliyet prensesinin davetini reddetti. Ne ilginç. Ne... şüpheli."
Hayır.
Gitmek zorundaydım.
Belki de zehri o verdi, diye düşündüm. Ve şimdi etkisini görmek istiyor. Son anımı izlemek istiyor.
Düşünce, tüylerimi diken diken etti. Ama alternatif neydi? Burada, odamda, tek başıma ölmek mi?
En azından kütüphanede birileri olurdu. Belki Tilun bile... belki onu görünce yüzleşebilirdim. Belki ona ne yaptığını sorabilirdim. Belki...
Belki.
Çok fazla belki.
"Peki," dedim. Sesim titredi ama ayakta kalmayı başardım. "Yolu göster."
Hizmetçi döndü. Yürümeye başladı.
Ben de peşinden gittim.
Her adım bir savaştı.
Sarayın doğu kanadına giden yol, sonsuz koridorlardan geçiyordu.
Her biri birbirine benziyordu; mermer zemin, altın yaldızlı duvarlar, yüksek tavanlar, kristal avizeler. Güzellik ve zenginlik. Boğucu, bunaltıcı zenginlik.
Hizmetçi önümde yürüyordu. Adımları düzenli, mekanikti. Hiç arkasına bakmıyordu. Hiç konuşmuyordu.
Ben ise...
Ben her adımda biraz daha zorlanıyordum.
Baş dönmesi artık sürekli hale gelmişti. Dünya hafifçe sallanıyordu bir geminin güvertesinde yürür gibi. Duvarlar yaklaşıp uzaklaşıyordu. Zemin bazen yükseliyor, bazen çöküyor gibiydi.
Kulaklarımdaki uğultu da yoğunlaşmıştı. Hizmetçinin ayak sesleri uzak ve boğuk geliyordu. Kendi nefesim... kendi nefesimi bile zor duyuyordum.
Ve kol...
Sol kolum artık tamamen yanıyordu.
Bilekten omuza kadar bir ateş hattı. Damarlarımın içinden akan lav. Her kalp atışıyla yayılan, derinleşen bir acı.
Gözlerimi koluma indirmeye cesaret edemedim. Kıyafetin altında ne olduğunu görmekten korktum.
Sadece yürü, dedim kendime. Bir adım daha. Bir adım daha.
Bir köşeyi döndük. Bir merdiven çıktık. Bir kapıdan geçtik.
Zaman algım bulanıklaşmıştı. Ne kadar yürüdüğümü bilmiyordum. Beş dakika mı? On dakika mı? Bir saat mi?
Sonunda hizmetçi durdu.
Önümde büyük bir kapı vardı. Ahşap, oymalı, eski. Üzerinde kitap ve kandil motifleri kazılmıştı.
Kütüphane.
"Prenses içeride bekliyor," dedi hizmetçi. Hâlâ bana bakmıyordu. "Ben burada bırakıyorum."
Döndü. Geldiği yöne yürümeye başladı.
"Bekle... dedim.
Ama duymadı. Ya da duymazdan geldi. Köşeyi döndü ve kayboldu.
Tek başıma kaldım. Kapıya baktım. Ağır, sağlam, sessiz. Arkasında Tilun vardı. Beni çağıran, beni buraya çeken, belki de beni zehirleyen kadın.
Gir, dedi içimdeki bir ses. Yüzleş.
Kaç, dedi başka bir ses. Yazgan'ı bul. Yardım çağır.
Ama kaçacak gücüm yoktu. Ve belki de... belki de yüzleşmenin zamanı gelmişti.
Elimi kapının koluna uzattım. Soğuktu. Metal, buz gibi.
Bastırdım. Kapı aralandı. İçeri adım attım.
Kütüphane bomboştu. İlk fark ettiğim şey bu oldu.
Yüksek raflar, tavana kadar uzanan, kitaplarla dolu. Yüzlerce, binlerce kitap. Deri ciltler, solgun sayfalar, tozlu sırtlar. Ortada birkaç okuma masası, boş. Köşelerde rahat koltuklar, boş. Pencerelerin önünde yazı sehpaları, boş.
Kimse yoktu.
Tilun yoktu.
Tuzak.
Bu düşünce zihnimde patladı şimşek gibi, keskin ve acımasız.
Tuzak. Başından beri tuzaktı.
Geri dönmeye çalıştım. Kapıya yöneldim.
Ama bacaklarım... bacaklarım artık söz dinlemiyordu.
İlk adımda sendeledim. İkinci adımda dizlerim büküldü. Üçüncü adımı atamadım.
Yere düştüm.
Dizlerimin üzerine, sonra ellerimin üzerine. Mermer zemin soğuktu buz gibi, acımasız. Parmaklarım taşa tutunmaya çalıştı ama güç kalmamıştı.
Nefes. Nefes almam gerekiyordu.
Ciğerlerimi doldurmaya çalıştım. Ama hava... hava yetmiyordu. Sanki birisi boğazımı sıkıyordu. Görünmeyen eller, görünmeyen bir güç.
Sol koluma baktım.
Gördüklerim... gördüklerim kalbimi durdurdu.
Kızarıklık yayılmıştı. Artık tüm ön kol kırmızıydı. Ve renk değişiyordu kızıldan mora, mordan koyu lacivert, neredeyse siyaha. Damarlarım... damarlarım görünür hale gelmişti. Derinin altında, koyu çizgiler halinde, zehrin yayıldığı yolu çiziyorlardı.
Ölüyorum, diye düşündüm.
Düşünce, şaşırtıcı derecede sakindi.
Burada, tek başıma, ölüyorum.
Kimse bilmeyecekti. Kimse bulamayacaktı. Saatler sonra belki bir hizmetçi gelirdi. Kitap aramaya. Temizlik yapmaya. Ve beni burada bulurdu soğumuş, hareketsiz, ölü.
Tilun kazandı, diye düşündüm. Sonunda kazandı.
Gözlerim kapanmaya başladı. Karanlık kenarlardan ilerliyordu. Dünya bulanıklaşıyordu, uzaklaşıyordu.
Son düşüncem Yazgan'dı.
Yüzü. Gözleri. O kuzguni derinlik, içindeki kurşuni leke. Gülümsemesi, nadir, değerli, sadece bana ait.
"Seni koruyacağım. Babama rağmen. İlter'e rağmen. Herkese rağmen."
Koruyamadın, diye düşündüm. Düşünce acı değildi sadece üzgündüm. Koruyamadın, Yazgan. Ama senin suçun değildi. Hiçbir şey senin suçun değildi.
Seni...
Düşünce yarım kaldı.
Karanlık her şeyi yuttu.
***
SARAYŞIK
Yazgan
Bir şey yanlıştı.
Toplantı odasında, uzun masanın etrafında, Barshan'ın en güçlü adamları toplanmıştı. Kral Gökmen başta oturuyordu. Yanında babam, Kutan... karşısında diğer Soylu Kan temsilcileri. Ticaret anlaşmaları, vergi düzenlemeleri, sınır meseleleri, önemli konular. Kritik konular.
Ama dinleyemiyordum.
Babam bir şeyler anlatıyordu. Kelimeler duyuluyordu; Aspar limanları, ihracat kotaları, kraliyet payı. Ama anlam taşımıyorlardı. Sadece ses. Boş, uzak, anlamsız ses.
İçimde bir huzursuzluk vardı.
Sabahtan beri hissediyordum. Uyandığımda hafifti, belirsiz bir gerginlik, nedensiz bir tedirginlik. Ama saatler ilerledikçe yoğunlaştı. Şimdi artık görmezden gelinemezdi.
Göğsümde bir baskı vardı. Midemde bir düğüm. Her hücremde bir alarm; sessiz ama ısrarcı.
Sanki bir şey çekiliyordu.
Sanki bir ip gerilmişti ve şimdi kopma noktasındaydı.
Sol gözüm yanıyordu.
Toplantı boyunca birkaç kez ovuşturmuştum. Ama yanma geçmiyordu. Aksine her dakika biraz daha yoğunlaşıyordu.
Şimdi artık dayanılmazdı.
Elimi yüzüme götürdüm. Gözümü kapattım. Parmaklarımla göz kapaklarıma masaj yaptım. Yanma yoğunlaştı. Ve birlikte... bir şey daha geldi.
Görüntü.
Zihnimde bir flaş... keskin, kısa, şiddetli.
Ebren.
Yerde.
Hareketsiz.
Soluk.
Gözlerimi açtı. Nefesim kesilmişti. Kalbim göğsümü parçalayacak gibi çarpıyordu.
Ne oldu? Bu neydi?
"Koruyucu, koruduğu kişiyi anlamalı."
Mühür Ustası'nın sözleri zihnimde yankılandı.
"Kader bağı bu istisnayı yaratır. Gücün, seni korumak için gelen gücü tanır."
Koruyucu.
Ben bir koruyucuydum. Ve koruduğum kişi... koruduğum kişi tehlikedeydi.
Ebren.
"...limanlardaki vergi oranları konusunda ne düşünüyorsunuz, Soylu Kan Yazgan?"
Kralın sesi, uzaktan geliyordu. Başka bir dünyadan.
Hışımla ayağa kalktım.
Sandalye geri kayarak gürültüyle devrildi. Masadaki herkes döndü; şaşkın, kızgın, meraklı yüzler.
"Yazgan?" Babamın sesi bıçak gibi keskindi. "Ne yapıyorsun?"
"Özür dilerim," dedim. Sesim uzaktı, kendime bile yabancı geliyordu. "Gitmeliyim."
"Gitmen mi?" Babamın yüzü kızardı. "Kralın huzurundayız! Otur yerine!"
Ama duymadım. Kapıya yönelmiştim bile.
"Yazgan!"
Babamın sesi arkamdan geldi, öfkeli, tehdit dolu. Ama önemsizdi. Şu an hiçbir şey önemli değildi.
Sadece Ebren. Koridora çıktığımda koşmaya başladım.
Nereye?
Bilmiyordum. Mantıklı bir fikrim yoktu. Ama bedenim biliyordu. İçimdeki o bağ, kader bağı, koruyucu içgüdüsü, her neyse beni çekiyordu. Pusula gibi, harita gibi, yönlendiriyordu.
Doğu kanadı.
Kütüphane.
Merdivenleri ikişer ikişer çıktım. Koridorlarda koştum. Hizmetçiler şaşkınlıkla kenara çekildi, muhafızlar sorular sordu ama duymadım, duramadım.
Sol gözümdeki yanma artık dayanılmazdı. Sanki birisi kızgın bir iğneyi gözbebeğime batırıyordu. Ama koşmayı bırakmadım.
Dayan, dedim içimden. Kime söylediğimi bilmiyordum kendine mi, Ebren'e mi. Dayan. Geliyorum.
Köşeleri döndüm. Kapıları geçtim. Merdivenler çıktım.
Ve sonunda...
Kütüphanenin kapısı.
Aralıktı.
İçeri daldım.
Onu gördüğümde, dünya durdu.
Yerde, bir rafın dibinde, hareketsiz.
Yüzü solgundu beyazdan öte, neredeyse griydi. Dudakları morarmıştı. Gözleri yarım kapalıydı bilincin son kırıntıları, sönmek üzere olan bir mum gibiydi.
"Ebren!"
İsmi, boğazımdan koptu... çığlık değil, fısıltı değil, ikisinin arasında bir şey. Saf korku. Saf panik.
Yanına düştüm. Dizlerimin üzerine çöktüm. Mermer zemin sert ve soğuktu ama hissetmedim.
Ellerimi yüzüne götürdüm. Yanaklarına dokundum.
Soğuk.
Teni buz gibiydi. Hayat sıcaklığı neredeyse kaybolmuştu.
"Ebren, bana bak. Ebren!"
Gözleri titredi. Odaklanmaya çalıştı. Ama bakışları bulanıktı, kaybolmuştu beni görmüyordu, geçmişine, ötesine bakıyordu.
"Yaz...gan..."
Sesi duyulmazdı. Fısıltıdan bile hafifti; dudakların hareketi, nefes, sadece.
"Buradayım," dedim. Sesim titredi, ilk kez, uzun zamandır, sesi titredi. "Buradayım, Ebren. Bırakma."
Sol kolunu gördüm.
Kıyafetinin kolu yukarı sıyrılmıştı düşerken mi, yoksa kendisi mi çekmiş, bilmiyordum. Ama gördüklerim...
Gördüklerim kanımı dondurdu.
Sol bilek. Siyaha dönmüş deri. Damarlar boyunca ilerleyen karanlık çizgiler; yılan gibi, leke gibi, kara bir ağ gibi. Dirsekten yukarı yayılmış, omuza doğru ilerliyordu.
Zehir.
Tanıyordum bu izi. Yıllar önce, savaşta görmüştüm. Bir düşman ajanı, zehirli bir bıçakla. Aynı lekeler, aynı damar izleri, aynı koyu renk.
Kan Dondurucu.
Soylu Kanların gizli silahı. Yavaş etkili, acısız başlayan, tespit edilmesi neredeyse imkânsız bir zehir. Kurban fark ettiğinde çok geç olurdu, kalp dururdu.
Olmaz.
Hayır.
Onu kaybetmeyeceğim.
Öfkem yükseldi... kara, boğucu, volkanik. Ama şimdi değil. Öfkenin zamanı değildi.
Önce onu kurtarmalıydım.
Ellerimi bileğine koydum. Gözlerimi kapattım. Derin bir nefes aldım.
Kan Hâkimi gücünü çağırdım.
İçimdeki o enerji, o kontrol, o hakimiyet. Damarları hissetmek. Kanı hissetmek. Kalp atışlarını, nabzı, akışı.
Ebren'in kanına ulaştım.
Zehir.
Oradaydı. Her yerde. Damarlarda, kılcallarda, her yerde. Yayılıyordu hızlı, acımasız, durdurulamaz.
Ama ben durdurabilirdim.
Çünkü ben koruyucuydum. Ve kader bağı, gücüme izin veriyordu.
Yavaşlat, dedim kanına. Zehrin yayılmasını yavaşlat. Kalbi koru. Beyni koru.
Güç aktı; ellerimden, parmak uçlarımdan, Ebren'in bileğine. Sıcak, kontrollü, iyileştirici değil ama engelleyici.
Ebren'in bedeni titredi. Bir inleme çıktı dudaklarından acı mı, rahatlama mı, ikisi de olabilirdi.
Devam ettim. Durmam. Duramam.
Dakikalar geçti.
Belki beş. Belki on. Belki bir saat.
Zaman anlamsızlaşmıştı.
Sadece odak vardı. Sadece kan vardı. Sadece Ebren vardı.
Ve sonunda...
Renk döndü.
Yavaş yavaş. Dudaklarından, mordan pembeye. Yanaklarından, griden canlılığa. Teninden, soğuktan ılığa.
Gözlerimi açtım. Tükenmiştim. Bacaklarım titriyordu. Alnım ter içindeydi. Ama önemli değildi.
Çünkü Ebren'in gözleri de açılmıştı.
Gerçekten açılmıştı.
"Yazgan..."
Sesi hâlâ zayıftı. Ama oradaydı canlı, gerçek, burada.
"Buradayım," dedim. Sesim çatladı. "Buradayım, Ebren."
Onu kaldırdım. Nazikçe, dikkatlice. Rafın altından çıkardım. Sırtını kendime yasladım, kendi göğsüm destek olsun diye.
Yüzünü avuçladım.
Parmaklarımın altında onun teni vardı hâlâ serin ama artık buz gibi değildi. Canlanıyordu. Dönüyordu.
Gözlerinin içine baktım.
O kestane kahvesi, sıcak ve derin. Bulanıklık yavaş yavaş çekiliyordu. Bana bakıyordu... gerçekten bakıyordu, görüyordu, tanıyordu.
"Yazgan," dedi yine. Bu sefer daha güçlü. "Nasıl..."
"Şşt." Başparmağımla yanağını okşadım. "Konuşma. Dinlen."
Ama kendi içimde... kendi içimde fırtına kopuyordu.
Zehir.
Birisi onu zehirlemişti.
Birisi, bu sarayda, Ebren'i öldürmeye çalışmıştı.
Kim?
Cevap belliydi.
Tilun.
O yılan. O hesapçı, soğuk, acımasız yılan.
Öfke yeniden yükseldi. Bu sefer bastırmadım. Bastırmaya çalışmadım bile.
Bıraktım yükselsin. Bıraktım yansın.
Ama dışarı vurmadım. Henüz değil.
Ebren'e baktım. Yüzünü hâlâ avuçluyordum. Gözlerim hâlâ gözlerindeydi. Sesim sakindi. Kontrollüydü. Her kelime, buzdan kesilmiş gibiydi.
"Ebren."
Bir soru değildi. Bir hazırlıktı.
"Bunu sana kim yaptı?"
Ebren'in gözleri genişledi. Dudakları titredi. Cevap vermek istedi ama kelimeler gelmedi.
Gerekmiyordu zaten.
Biliyordum.
Cevabı duymadan biliyordum. Ve bu oyunun bedeli...
Gözlerim karardı. Çenem kilitlendi. Parmaklarımın altında Ebren'in yüzü hâlâ vardı, sıcak, canlı, korunması gereken.
...ağır olacaktı.
***