Ufak Yıldız | Part 2

1592 Words
*** Uzun bir günün ardından kaleye döndük. Kalenin geniş koridorlarında yan yana yürürken sessizliğimiz ağır bir örtü gibi üstümüze çökmüştü. “Ufak Yıldız” demişti az önce. Bu sözün içimde bıraktığı sıcaklığı henüz sindirmeye çalışıyordum ki önümüzde beliren figürlerle adımlarım duraksadı. Üç kişiydiler. İkisini hiç görmemiştim. En arkada duran genç adam dikkatimi çekti ilk önce Yazgan'a benziyordu ama daha yumuşak hatlara sahipti. Dudaklarında tembel bir gülümseme vardı, sanki hayatın tamamını eğlenceli buluyormuş gibi. Gözleri kardeşininkilere kıyasla daha koyu, neredeyse simsiyahtı. Kardeşi olmalıydı. Yanında duran kadın ise nefesimi kesti bir anlığına. Yazgan'ın gözlerini taşıyordu ama içlerindeki sertlik yerine dingin, şefkatli bir derinlik vardı. Yüz hatları zamana inat güzelliğini korumuş, duruşu asil ama yumuşaktı. Annesi olmalıydı. Ve onların bir adım önünde duran adam. Soylu Kan Aspar. Yazgan'ın babası. Yaşına rağmen bir hükümdarın dikliğini taşıyordu. Omuzları geniş, duruşu mağrurdu. Saçlarındaki aklar onu zayıflatmak yerine daha keskin, daha buyurgan gösteriyordu. Oğullarının ikisinde de gördüğüm o siyah gözler, bu adamda bambaşka bir anlam taşıyordu. Genç olanın bakışlarındaki oyunculuk, Yazgan'ınkilerdeki gizli ışık—hiçbiri yoktu burada. Sadece tartan, yargılayan bir soğukluk. Yazgan'ın yanımda kasıldığını hissettim. Omuzları gerildi, çenesi sertleşti. “Anne, baba,” dedi Yazgan düz bir sesle. “Yançı.” Yançı. Demek adı buydu. “Yazgan.” Annesinin sesi sıcacıktı. Oğluna baktığında gözlerinde gerçek bir sevgi parıldıyordu. Ardından bakışları bana döndü ve gülümsedi nazik, samimi bir gülümseme. “Bu da kim?” “Asistanım,” dedi Yazgan kısa bir sesle. “Ebren.” Adımı duyduğunda kadının gülümsemesi genişledi. “Hoş geldin evimize, Ebren.” “Teşekkür ederim, Soylu Kan Tela,” dedim eğilerek. Sesimin titrememesi için kendimi zorladım. Yançı'nın bakışlarını üstümde hissettim. Beni süzüyordu merakla, belki de eğlenerek. Bir an göz göze geldik. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı ama bir şey söylemedi. Ama Soylu Kan Kutan konuşmadı. Bakışları üstümde gezindi yavaşça, dikkatle. Kıyafetlerimi, duruşumu, varlığımı tartıyordu. Bir Eski Kan'ın bu koridorda, oğlunun yanında ne aradığını sorgular gibiydi. Yüzünde açık bir tiksinti yoktu. Buna tenezzül etmiyordu. Ama gözlerindeki şey daha kötüydü: Kayda değer bulmama. Sanki ben bir insandan çok, yanlış yere konmuş bir eşyaydım. “Akşam yemeğinde konuşacaklarımız var, Yazgan,” dedi yalnızca oğluna. Sesi tok, emrediciydi. Bana tek kelime etmemişti. Etmeyecekti de. “Elbette, baba,” dedi Yazgan. Sesi ifadesizdi ama çenesindeki kasılmayı gördüm. Annesi bana bir kez daha gülümsedi sanki özür diler gibi, sanki olanı yumuşatmak ister gibi. Ardından eşinin yanında ilerlemeye başladı. Yançı geçerken gözleri bir anlığına benimkilere takıldı. Dudaklarındaki o tembel gülümseme hâlâ oradaydı. Bir şey söyleyecekmiş gibi durdu ama sonra vazgeçmiş gibi omuz silkip ailesinin ardından uzaklaştı. Koridorda yalnız kaldık. Yazgan kıpırdamıyordu. Gözleri ailesinin kaybolduğu köşeye sabitlenmişti ama aslında hiçbir yere bakmıyordu. Yüzü okunaksızdı taştan bir maske. “Soylu Kan Yazgan…” diye başladım. “Git odana,” dedi kısa bir sesle. Sert değildi ama kesindi. “Dinlen biraz.” Bir şey söylemek istedim. Ne olduğunu bilmiyordum teselli mi, soru mu, öfke mi. Ama hiçbiri çıkmadı. Başımı eğip onu selamladım ve arkamı döndüm. Birkaç adım attıktan sonra durdum. Arkama bakmadım ama biliyordum—hâlâ orada duruyordu, kıpırdamadan. O adamın bakışları aklımdan çıkmıyordu. Hayatım boyunca aşağılandım, küçümsendim. Eski Kan olmak bunu beraberinde getiriyordu. Ama bu farklıydı. O bakışta salt bir nefret bile yoktu. Nefret etmek için önce var olduğumu kabul etmesi gerekirdi. Ben onun gözünde yoktum. Ve Yazgan… Yazgan o adamın oğluydu. O soğukluğun, o baskının altında büyümüştü. Yançı'nın “alışırsın” demesinin ardındaki ağırlığı şimdi daha iyi anlıyordum. Odama giden merdivenleri çıkarken içimdeki his netleşiyordu: Bu kalenin duvarları ne kadar sağlam olursa olsun, içindeki çatlaklar çoktan oluşmuştu. Ve ben istesem de istemesem de o çatlaklardan birinin tam üstünde duruyordum. *** Limandaki işçilerin sorgulandıkları o günden sonra uzun bir süre aramızda geçen diyalog aklımı kurcaladı. Alenen sorularımdan kaçmasını elbette fark ettim. Zamanı gelene kadar durmaya karar verdim. Bu süreçte ailemle sık sık iletişime geçiyordum fakat her geçen gün özlemim katlanarak artıyordu. En yakın zamanda onları görebilmeyi umuyordum. Aldığım terfi ile maaşıma ek olarak kendime ayırabileceğim vakitte artmıştı. Yazgan hafta sonları çalışmadığı için bende o zamanlar kalede kalıp dinleniyordum. Haftanın iki günü izinli olanlar kendini Yaratıcının çok sevdiği kullarından biri sayıyordu. Bu büyük bir lükstü! Bir hafta sonu ailemi görmek için Otrar’a gitmeye karar verdim, bunu planlamaya başladım. Maaşımı alır almaz da ilk iş bunu yapacaktım. Zihnimdeki seste uzun zamandır sessizliğini koruyordu. Günlerim birbirini tekrarlayarak olaysız geçiyordu. Halimden memnundum, yoğun tempo işi seviyordum. Yazgan’ın peşinden koşmaya da alışmıştım. Yine bir hafta sonu kendimi camımdan gördüğüm o muhteşem manzaralı bahçeye attım. Ormanın başladığı patikanın başında çimlerin üstüne oturup kara kalem ile eskiz defterime gördüğüm güzel çiçekleri resmediyordum. Resmime öylesine daldım ki üstüme düşen gölge ile irkilmeden edemedim. Bakışlarım merakla havalanıp tam önümde duranı buldu. Karşımda görmeyi beklediğimin aksine birisi vardı. “Selam,” derken bana dikkatle bakıyor oluşu korkutucuydu. “Tanışıyor muyuz?” diye sorarken karşımdakinin kim olduğunun elbette farkında değildim. Oturduğum yerden kalkarken yaptığım aptallığın farkına anca varabildim. O simsiyah gözler… Koridorda görmüştüm onu. Yazgan'ın ailesiyle birlikte geçip gitmişti, bana bakmıştı ama konuşmamıştı. Yazgan'ın kardeşiydi! Üstümü silkeledikten sonra boğazımı temizleyip onu selamladım. Kendimi yumruklama arzusu ile doluydum. “Tanışabiliriz,” derken sırıttı. “Eğer istersen.” Üstümü silkeledikten sonra boğazımı temizleyip onu selamladım. Kendimi yumruklama arzusu ile doluydum. “Tanıyamadım, efendim.” Derken utançtan yerin dibine girmeyi diliyordum. “Ben Ebren Hıncal.” “Bu resmiyetten nefret ediyorum,” derken sesinde eğlenen bir ton vardı. “Lütfen bana efendim ve benzeri şekilde hitap etme.” Gaflete düşerek şaşkın bakışlarımı karşımdaki adamın gözlerine kaldırdım. Öylece donakaldım. Simsiyah gözleri onunkilere benziyordu. Yaptığım aptallığı fark ettiğim gibi bakışlarımı yeniden ayaklarıma çevirdim. “Ben Yançı,” dedi adını tüm sıfatlarından arındırarak. “Lütfen Soylu Kan gibi hitaplarla da konuşma benimle Ebren. Ayrıca artık yüzüme bakar mısın tuhaf hissettiriyor.” Kahkahamı bastırmak için alt dudağımı dişledim. Benim kadar bu saçmalıktan nefret ediyor oluşu ne yalan söyleyeyim hoşuma gitti. Ardından ürkek bakışlarımı kaldırıp ona çevirdim. Halime katılarak gülmek için an bekliyor gibiydi. Yüzümün kıpkırmızı kesildiğine emindim ama yine de bunu belli etmedim. “Daha iyisini yapabilirsin, kendin ol yeter. Bırak akışına gitsin işte,” derken hâlâ eğleniyordu. “Herkese açık bir alanda yapabileceğimin en iyisi sanırım bu…” derken bir an duraksadım. Ona nasıl hitap edeceğimi bilemedim. “Adımla hitap edebilirsin. Rahat bırak kendini, bu resmiyetten nefret ettiğini gözlerindeki parıltılardan görebiliyorum.” Dedi samimi bir biçimde. Yutkunmak zorunda hissettim kendimi. “Özür dilerim,” derken bakışlarımı kaçırıp bahçedeki süs havuzuna doğru çevirdim. Bakışlarım anında Yazgan ile kesişti. Dikildiği yerde durup öylece bizi izliyordu tüm dikkatiyle. Öfkesinin çehresine resmettiği sanatı görebilmek mümkündü. Kaşları çatılmış, bakışlarında sinir ışıldıyordu. “Bunu yapabileceğimi sanmıyorum, kendimi kötü hissettiriyor.” “Buna inanmamı bekleme,” derken o güzel sırıtışı yüzünü aydınlattı. Kendimi yumruklama arzusu ile dolduğumu hissettim. İki kardeşin arasında kalmak en son isteyeceğim şey bile olamazdı. Yalnızca bana verilen işi yapmak için buradaydım. İki kardeş arasındaki savaşa dahil olmak istemezdim. Tam bir şey söylemek için ağzımı açtım ki Yazgan’ın gölgesinin üstüme düşmesi ile şaşkınlıkla ona döndüm. Yançı’da aynı şekilde abisine döndü ve meydan okuyan bir ifade ile tek kaşını havalandırdı. Ortamın sıcaklığının on derece arttığına yemin edebilirdim. “Yançı?” Kendi bölgesinin istila edildiğini düşünen bir kurt gibi kardeşine bakıyor olması korkutucuydu. Korumacı tavrı da gözümden kaçmadı elbette, bunun insanları yakabiliyor olmamla alakası olduğuna emindim. Yapabildiğim diğer şeyleri şu an düşünmek bile istemiyordum. “Yazgan?” dedi ukala bir tavırla Yançı. “Soylu Kan Yazgan,” diyerek saygılı bir şekilde onu selamladım. Bakışlarım yeniden ayaklarıma kaydı. Burada bulunmamam gerektiğine dair kuvvetli bir his doldum. “Senin işin yok muydu, Yançı?” diye soran Yazgan’ın ses tonunda anlamlandıramadığım bir duygu vardı. Öfke ile karışık, kardeşine bizzat yönlendirdiği bir duygu. Kardeşi ile arasında ne vardı? “Evet, bende tam olarak onu yapıyordum abiciğim.” Dedi Yançı aynı alaycılıkla. Bakışlarım kaçamak bir şekilde Yazgan’ın yüzünde dolandı. Dişlerini sertçe birbirine bastırdığı anı da böylelikle gördüm. Kardeşine geri adım atmasını beden dili ile net bir biçimde ifade ettiği aşikârdı. Yançı’nın dudaklarında tatmin olmuş bir gülümseme belirdi. “İzninizle,” diyerek araya girdim bir anda. Buradan kaçmam gerektiğini haykıran bir yan vardı içimde. “Size iyi günler.” Eskiz defterimi göğsüme bastırıp gitmek için hareketlendiğim anda güçlü bir el bileğimi kavradı. Neye uğradığımı şaşırdım. Bakışlarım şaşkınlıkla elin sahibine döndüğünde inanamayan bir biçimde baktım ona. Bu adam ne yapmaya çalışıyordu? “Sohbetimiz bitmedi, Ebren.” Derken kışkırtıcıydı. “Abim gittikten sonra devam etmek isterim.” Ona inanamıyordum. Abisinin vereceği tepkileri görmek için beni harcıyordu. Yazgan ise elbette durmadı. Elini tam kardeşinin elinin üstüne koydu ve kuvvetli bir şekilde kolumu serbest bıraktırdı. Şaşırmamak elde değildi. Burada ne dönüyordu sahiden? “Ebren’in işi var,” dedi kati bir sesle. “Bizim de seninle işimiz var!” Yançı’nın o memnuniyet dolu ifadesi titrememe sebep oldu. Elini abisinin elinden kolayca kurtarıp bir adım geri attı, nihayet! Suçlu bir edayla ellerini havaya kaldırarak gevşek gevşek sırıtırken ona anlam vermeye çalışan bakışlar ile bakıyordum. “Tamamen senindir!” “Yançı!” diye çıkıştı sözlerine karşılık öfke ile Yazgan. “Dilediğim şeye ulaştım, şimdi defoluyorum.” Dedikten sonra dönüp bana göz kırpması ile kanım çekildi. “Daha sonra görüşürüz, Ebren.” Yazgan, kardeşine saldırmak için bir adım attığı esnada koşarak yanımızdan uzaklaşan Yançı’nın arkasından hayretle bakakaldım. “Bu da neydi şimdi?” dedim maruz kaldığım durumu anlamlandırmaya çalışırken. Dik dik suratıma baktı yalnızca. Ardından, ne, dercesine kafasını salladı hızlıca. “Pes,” derken gülmeden edemedim. “Az önce iki kurt klanının çatışmasını izlemiş gibi hissediyorum, efendim. Kusuruma bakmayın, şaşkınlığım bu yüzden.” Sözlerime o da güldü. Ardından öyle bir hareket yaptı ki nevrim şaştı. Elini uzatıp saçlarımı karıştırırken beni şaşkına çevirdi. Bunu bana hep abim yapardı! “Aklını bunlarla doldurma, ufak yıldız.” Dedi sanki o ufak yıldızın bir gün denge getiren olacağını bilir gibi. “Ben halledeceğim.”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD