Yıkım Getiren

4009 Words
Ebren "Yıkım Getiren..." diye zihnime fısıldayan sesi işittiğimde irkildim. "Kafasında bir taç, üstünde her zamanki kraliyet kıyafetleri var. O Prens İlter." Hayretle karşımdaki adama bakakaldım. Bana hâlâ aynı şekilde görünüyordu. Yazgan'ın söyledikleri ve zihnime fısıldayan ses ise tam aksini söylüyordu. "Bağışlayın, majesteleri," diyerek ayağa kalktım ve reverans yaptım. "Kendinizi tanıtmadığınız için maalesef ki sizi tanıyamadım." "Oldukça cesursun, Ebren." Derken bakışlarını üzerimde hissediyordum. "Bunu sevdim." Her sözüyle Yazgan biraz daha geriliyordu. Kendine hâkim olabilmek için fazla çabaladığı da barizdi. Az önce yaşananları anlayamıyordum. Oldukça anlamsız geliyordu. Kraliyet soyu olan Pars Soylu Kanı Gerçekliğin Hâkimleriydi. Mekânın gerçekliği ile oynayarak bizi Yazgan'ın da söylediği gibi sarayın bahçelerinden birisine getirmiş olmalıydı. Oldukça tehlikeli bir yetenek olmalıydı, beni etkileyemediği için tam da emin olamıyordum. Yazgan ve zihnime fısıldayan ses olmasa her şeyi mahvedeceğimi fark ettim. Gücüne karşı bir tür bağışıklığım olmalıydı çünkü beni etkileyememişti. "Memnun musun işinden?" diye bir anda sordu. "Yıkım getiren..." diye fısıldadı şiddetle zihnime aynı ses. "Evet," derken buldum kendimi. "Ailemi fazlasıyla özlesem de işimi yapmaktan mutluyum." "Tek sözünle Yazgan onları da buraya getirebilir, eğer istersen tabi..." Her sözüyle sinir uçlarıma dokunuyordu. Konumunun verdiği her türlü yetkiyi kullandığına dair bir his doğuyordu içime. Onun gözünün içine bakmamı istiyordu ama asıl istediği aşikârdı. Boyun eğmemi istiyordu! Neden? "Kimsenin düzenini bozmak istemem." Diye mırıldandım rahatsız bir şekilde. "İçimden bir ses çoktan herkesin düzenini bozduğunu söylüyor..." diyerek ayaklandı. Ona hayretle bakakaldım. Sivri dilliydi. Prensti ve içimden bir ses onunla bir nedenden karşı karşıya olduğumuzu fısıldıyordu. Bunu şimdilik bilmiyordum ama öğrenecektim! Yazgan ile vedalaşmalarını izledim. Onlarla beraber ayaklandım. Bir köşede bu gerilim dolu anların bitmesini diliyordum. Kendimi aşırı rahatsız hissediyordum. Bakışlarım endişe ile Yazgan'ın üstünde dolaşıyordu. Artık bildiklerini benimle paylaşmasının zamanıydı! Çünkü tehlike içinde olduğumu biliyordum, Yazgan ise daha fazlasını biliyordu! Kaderimizde olan yalnızca bizi değil daha fazla insanı etkileyecekti, hissedebiliyordum. Pars Soylu Kanının mide bulandırıcı yeteneğinden etkilenmiyordum. Bağışıklığım vardı. Bu nasıl mümkün olabilirdi? "Tanıştığımıza memnun oldum, Ebren." Diyen prens tam karşımda durduğunda bana doğru uzattığı ele şaşkınlıkla baktım. "O şeref bana ait," derken bu sefer korkusuz görünmeye çalışarak gözlerine baktım. Gözlerimde alev almış cesareti ilk kez o an gördü! "Yeniden görüşeceğiz gibi hissediyorum," dedi keyifle sırıtırken. "Hayatın karşımıza çıkaracaklarını bilemeyiz, majesteleri." "İnan bana," dedi aramızdaki mesafeyi kısa bir an azaltırken. "Bazen biliriz!" Prens gittikten sonra ofiste yalnız kaldık. Sessizlik ağır bir örtü gibi çöktü üstümüze. Yazgan camın önünde durmuş, dışarıya bakıyordu. Omuzları gergin, çenesi kasılmıştı. "Ne oldu az önce?" Sesim benden beklemediğim kadar sert çıktı. "O adam... O şey... Neydi o?" "Gerçeklik bükümü," dedi Yazgan döndüğünde. Sesi yorgundu. "Pars Soylu Kanının yeteneği. Etrafındaki gerçekliği değiştirebilir, insanları istediği yere götürebilir—zihinlerinde." "Ama ben..." Duraksadım. "Ben hiçbir şey görmedim. Hâlâ sizin ofisinizdeydik benim için." Yazgan'ın gözlerinde bir şey parladı. Şaşkınlık mı, endişe mi, anlayamadım. "Biliyorum," dedi yavaşça. "Bu da asıl sorun." "Ne demek istiyorsunuz?" Cevap vermedi. Bunun yerine masasına yürüdü ve bir kâğıda bir şeyler yazdı. "Bu gece babamın etkinliği var," dedi kâğıdı katlayarak. "Prens Barçkent'te olduğu için son dakika o da gelecektir." Midem bulandı. "Ben de katılmak zorunda mıyım?" Bakışları benimkilere kilitlendi. O siyah gözlerin içinde duran kurşuni leke, sarsılmaz bir kararlılıkla parlıyordu. "Evet," dedi kısaca. "Seni gözümün önünden ayırmayacağım. Özellikle bu gece." "Neden? Ne oluyor, Soylu Kan Yazgan?" Resmiyeti koruyordum ama sesimde gizleyemediğim bir çaresizlik vardı. "Bana bir şeyler anlatmak zorundasınız!" Bir an sessiz kaldı. Sonra derin bir nefes aldı. "Bu gece," dedi usulca. "Bu geceden sonra konuşacağız. Söz veriyorum." Söz. Bu kelime dudaklarından dökülürken gözlerinin içine baktım. Yalan söylemiyordu. Ama tüm gerçeği de söylemiyordu. "Dilge Teyze seni hazırlayacak," dedi konuyu kapatarak. "Şimdi git, dinlen biraz. Uzun bir gece olacak." Aynadaki yansımama bakarken kendimi tanıyamadım. Üstümdeki elbise koyu bordo kadifeden, omuzlarım açık, beli sıkıca sarılmış. Dilge Teyze saatlerdir saçlarımla uğraşıyordu; şimdi yarısı toplu, yarısı omuzlarıma dökülüyordu. "Çok güzel görünüyorsun," dedi Dilge Teyze arkamda dururken. Sesinde gurur vardı ama gözlerinde endişe. "Dikkatli ol bu gece, kızım. O insanlar..." "Biliyorum," dedim boğuk bir sesle. "Benim gibi birini aralarında istemezler." Ama asıl korktuğum onlar değildi. Asıl korktuğum, bugün ofiste "yeniden görüşeceğiz" diyen prensin bu gece o sözünü tutup tutmayacağıydı. Yıkım getiren... Zihnime fısıldayan sesin sözleri kulaklarımda çınlıyordu. Prens İlter neden "yıkım getiren"di? Ve neden ben onun gücünden etkilenmemiştim? Sorular kafamda dönüp duruyordu. Cevapları bu gece bulabilir miydim? Etkinlik salonuna ilk adımımı attığım an, burada olmaması gereken tek kişinin ben olduğunu bir kez daha hissettim. Kristal avizeler tavandan sarkan dev güneşler gibi salonu aydınlatıyordu. Altın varaklı sütunlar, ipek perdeler, mermer zeminler... Her şey gözleri kamaştıracak şekilde tasarlanmıştı. Yazgan'ın arkasından içeri girerken bakışlar hemen üzerime döndü. Fısıltılar havada asılı kaldı, keskin ve zehirli. Burada ne arıyor? Kim bu? Bir Eski Kan mı? "Dik dur," dedi Yazgan alçak sesle. "Eğilirsen, kırarlar." Omuzlarımı geri çektim. Çenemi kaldırdım. Salonun ortasında Aspar ailesi duruyordu. Soylu Kan Kutan'ın bakışları bize döndüğünde yüzünde tek bir kas kıpırdamadı. Ama gözleri o soğuk, tartan gözler bir anlığına bende durdu. Sonra benden geçti. Sanki hiç bakmamış gibi. Tela ise bizi gördüğünde gülümsedi oğluna, yalnızca oğluna. Ama gözlerinin bir anlığına bende durduğunu fark ettim. Yançı beklemediğim bir yerde belirdi tam yanımda. "Sıkıcı değil mi?" dedi alçak sesle. "Her yıl aynı insanlar, aynı yalanlar." Ona bakmaya cesaret edemedim. Yazgan'ın uyarısı hâlâ kulaklarımdaydı. "Cevap vermeyecek misin?" Sesi eğleniyordu. "Yapamam," dedim fısıltıyla. "Kusura bakmayın." Bir an sessiz kaldı. Sonra, "Anlıyorum," dedi beklenmedik bir yumuşaklıkla. "Ama bu gece seninle konuşan tek dost ben olabilirim." Uzaklaşmadan önce omzuma hafifçe dokundu. Ben de duvara yakın bir köşeye çekildim. Elimde bir kadeh belirdi biri tutuşturmuştu, kim olduğunu hatırlamıyordum. İçindeki sıvı altın rengindeydi, muhtemelen bir yıllık maaşımdan pahalıydı. Bir yudum bile almadım. Dakikalar geçti. Belki saatler. Zaman bu salonda farklı akıyordu. Etrafımdaki insanlar dans ediyor, gülüyor, fısıldaşıyordu. Ben ise bir hayalet gibi duvarın gölgesinde duruyordum. Sonra hissettim. O bakışı. Başımı kaldırdığımda onu gördüm. Salonun diğer ucunda, bir grup Soylu Kan'ın ortasında duruyordu. Güneş gibi parlayan sarı saçları, keskin çene hattı, mağrur duruşu. Yapılı vücudu ve uzun boyu onu kalabalığın içinde bile görmezden gelinmesi imkânsız kılıyordu. İlter Pars. Veliaht Prens. Bugün limanda tanıştığımız adam. Ve bana bakıyordu. Yine. O masmavi gözlerde tanıdık bir ifade vardı. Merak, dikkat, sanki bir bulmacayı çözmeye çalışır gibi. Limanda da böyle bakmıştı. Sanki bende bir şey arıyordu ve bulamadığına şaşırıyordu. Bakışlarını benden ayırmadan yanındaki birine bir şey söyledi. Sonra yavaşça, kasıtlı bir şekilde bana doğru yürümeye başladı. Kalbim durdu. Hayır. Hayır, hayır, hayır. Yıkım getiren geliyor, dedi içimdeki ses. Bu sefer kaçacak yerim yoktu. Birkaç adım kala durdu. Beni süzdü elbisemi, saçlarımı, duruşumu. "Ebren," dedi alçak sesle. Adımı söyleyişinde bir sahiplenme vardı. "Söylemiştim, yeniden görüşeceğiz." "Sözünüzü tuttunuz, Majesteleri," dedim başımı eğerek. "Bu gece daha da güzelsin," dedi. Sesi düzdü ama altında bir şey vardı. O an Yazgan belirdi yanımda. Hemen eğilerek prensi selamladı. "Majesteleri," dedi Yazgan doğrulurken. "Asistanımla yeniden ilgilendiğinizi görüyorum." "İlginç birini bulmuşsun, Yazgan," dedi İlter. Bakışları hâlâ bendeydi. "Bugün ofiste de söyledim. Merakımı cezbediyor." Yazgan'ın yanımda kasıldığını hissettim. "İzninizle, Majesteleri," dedi sonunda. "Babam..." "Babandan kaçmaya çalışma," dedi İlter gülerek. "Yalnızca asistanınla dans etmek istiyorum. Buna izin var mı?" Salon sustu. Kristal avizelerin altında akan müzik bile bir anlığına boğulmuş gibiydi. Nefesler tutuldu. Bakışlar bize çevrildi. Dans mı? Kalbim göğsümde öylesine sert çarpıyordu ki herkes duyacak sanıyordum. Bir Eski Kan'ın, hele benim gibi birinin, bir veliaht prensle dans etmesi... Bu bir teklif değil, bir meydan okumaydı. Yazgan'ın çenesi kilitlendi. Gözlerinde bir anlığına saf öfke parladı ama hemen bastırdı. Prense hayır diyemezdi. Kimse diyemezdi. "Elbette, Majesteleri," dedi sonunda. Sesi boğuk, kelimeler ağırdı. İlter bana elini uzattı. "Ebren?" Bakışlarım istemsizce Yazgan'a kaydı. Yüzü okunaksızdı ama gözlerinde orada bir şey vardı. Kırılmış değil; sınır çizilmiş gibiydi. Elimi uzatmadım. Salonun ağırlığı omuzlarıma çöktü ama geri adım atmadım. Başımı hafifçe eğdim. "Affınıza sığınırım, Majesteleri," dedim sakin ama net bir sesle. "Bir Eski Kan'ın bu onuru taşıması... uygun olmaz." Bir fısıltı dalgası salonu sardı. İlter'in yüzündeki memnuniyet dondu. Ardından, gülümsedi. Ama bu gülümseme sıcak değildi. Keskin, hesaplayan bir gülümsemeydi. "Ne kadar ilginç," dedi yavaşça. "Herkes korkudan eğilirken sen sınırı hatırlatıyorsun." Bir adım geri çekildi. Elini indirdi. "Merakımı biraz daha artırdın, Ebren." Yazgan'ın nefesi yanımda derinleşti. İlk kez, bu geceden sağ çıkacağımızı hissettim. İlter arkasını dönüp kalabalığa karışırken zihnimdeki ses bir kez daha fısıldadı: Yıkım getiren... Salon, İlter'in bakışlarını üzerimizden çekip kalabalığa karışmasıyla birlikte yeniden nefes alır gibi oldu. Müzik kaldığı yerden devam etti ama artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Fısıltılar kesilmedi; yalnızca daha dikkatli, daha alçak bir tona büründü. Yazgan'ın eli, kimse fark etmeden sırtımın alt kısmına dokundu. Yönlendirici ama sert değildi. "Burada durma," dedi kulağıma eğilerek. "Gözler üzerimizde." Bir şey sormama fırsat vermeden beni salonun kalabalığından uzaklaştırdı. Yan kapılardan birine yöneldik. Aspar Soylu Kan malikânelerinin iç mimarisi karmaşıktı; gösteriş kadar mahremiyet de düşünülürdü. Kimsenin dikkatini çekmeden ilerledik. Etkinliğin uğultusu arkamızda kaldığında, bulunduğumuz kat sessizliğe gömüldü. Ağır bir kapıdan içeri girdiğimizde, içeridekilerin çoktan çıktığını fark ettim. Olaylar ürperticiydi. Sabahtan beri yaşadıklarım üzerimde şok etkisi bırakmıştı. Ama asıl takıldığım şey başkaydı. Ben nasıl Pars Soylu Kanının gücüne bağışık olabilirdim ki? Bu sorunun cevabı boğazıma düğümlenmişti. Düşünmekten midem kasılıyor, kalbim ritmini şaşırıyordu. Yazgan'ın beni buraya neden getirdiğini artık daha iyi anlıyordum. "Burada bekle, hemen geliyorum." Dediğini harfi harfine yaptım. Beni getirdiği bu odada tek başıma bilmediğim bir süre boyunca bekledim. Ama bir süre sonra yerimde daha fazla duramadım. Hışımla ayağa kalkıp kapıya yöneldim. Elimi kapı koluna uzattığım an kapı aniden açıldı ve afalladım. Geriye doğru iki adım sendeleyip başımı kaldırdığımda tam karşımda onu buldum. Yazgan. Aklı karışmış görünüyordu. Normalde yüzünde kolay kolay okuyamadığım ifadeler bu kez kontrolsüzdü. Beni gördüğü an duraksadı. Bakışları birkaç saniye yüzümde oyalandı; sanki orada olup olmadığımı tartıyordu. Ardından ağır adımlarla içeri girdi ve kapıyı arkasından kapattı. Bakışlarını bana çevirmemeye çalışsa da tam önümde durdu. "Fark ettim," dedi hiç dolanmadan. "İlter'in gücüne bağışıksın." Sözleri mideme taş gibi oturdu. "Bu nasıl mümkün olabilir?" diye sordum. Sesim titriyordu. Aklımı kaybetmeye ramak kalmıştı. "Anlamaması iyi oldu," diye mırıldandı kendi kendine. Beni duymuyordu bile. "Neden?" dedim bu kez daha sert. "Neden Pars Soylu Kanının gücüne karşı bağışıklığım var?" Cevabını bilmediğim bir sorunun onun tarafından biliniyor olması sinirlerimi daha da geriyordu. Bir yangının tam ortasındaydım ama herkes alevleri benden saklıyordu. Eğer bu kadar büyük bir tehlikenin içindeysem, her şeyi bilmem gerekmiyor muydu? Başını iki elinin arasına aldı. Dağılmıştı. Ve bu, onu ilk kez bu hâlde görüşümdü. Yorgundu ama asıl yoran şey yorgunluk değil, bildikleriyle baş edememesiydi. "Bilmiyorum," dedi sonunda. Sesi çaresizdi. İki eliyle saçlarını sertçe çekiştirip bakışlarını bana dikti. "Neden kaderin bizimle böyle bir oyun oynadığını ve senin neden birçok Eski Kandan farklı olduğunu bilmiyorum, Ebren." İnanmadım. İnanmak istemedim. "O zaman bildiklerinizi anlatın," dedim nefes nefese. "En azından deneyin. Çünkü ben bu bilinmezliğin içinde yolumu kaybettim. Bir şeylere tutunmam gerek." Aysız geceyi andıran kara bakışlarını yeniden bana çevirdi. Gözlerinde benimkine benzeyen bir sıkışmışlık vardı. O da kaçamıyordu. O da bu kaderin içine çekilmişti. Birbirimizden başka kimimiz vardı ki? "Bir kehanet var," dedi sonunda pes eder gibi. Bu sırrı tek başına taşımaktan yorulduğu belliydi. Dudakları aralandı, sonra yeniden birbirine bastırdı. Konuşmak onun için bile zordu ama artık susamazdı. "Ne kehaneti?" dedim. "Kan Çağı Kehaneti." Sözleri duyduğum an içimden bir ürperti geçti. Tüylerim diken diken oldu. Aynı anda o ses yeniden zihnimin içine fısıldadı: "Senin zamanın geldi..." Dudakları aralandı, sonra yeniden birbirine bastırdı. Konuşmak onun için bile zordu ama artık susamazdı. "Ne kehaneti?" dedim. "Kan Çağı Kehaneti." Sözleri duyduğum an içimden bir ürperti geçti. Tüylerim diken diken oldu. Aynı anda o ses yeniden zihnimin içine fısıldadı: "Senin zamanın geldi..." Taş kesildim. Ona dehşetle bakarken aklımdan geçen düşünceler beni daha da titretti. Bunu biliyor muydu? Baştan beri mi biliyordu? "Bilinmez bir sebeple hastaneye kaldırıldığın o gece," dedi derin bir nefes alarak, "yaşadıklarının benzerini ben de yaşadım." Başımı kaldırdım. "İlter bile yaşadı." Kalbim yerinden fırlayacak gibiydi. İlter mi? "Sen bir Eski Kan olduğun için," dedi Yazgan, sesi bu kez daha ölçülüydü, "maruz kaldığın zihin saldırısı yüzünden bir hafta boyunca kendine gelememiş olmalısın fakat ben yalnızca iki gün boyunca kendimde değildim." Duraksadı. "İlter de aynı şekilde." Bu bilgi içimde bir şeyleri yerinden oynattı. "Aklım daha da karıştı." Diye itiraf ettim. Sözleri kafamdaki düğümü çözmenin aksine daha fazla düğümlenmesine sebep oluyordu çoğu şeyin. Daha yalın bir şekilde anlatmasına ihtiyacım vardı. "Dengeyi ve adaleti sağlayacak olan yeryüzüne gelecek." Dedi. "Gücünü kanından alanlar da hesap verecek." Sesi derinleşti. "Ucu göğe uzanan kalelerinin dibine gömülecek." Bakışlarını bana çevirdi. "Dengeyi ve adaleti en güçlü olan duygu sağlayacak." Sözlerini tamamladığında bakışlarını yeniden bana çevirdi. Vereceğim tepkiyi ölçüyordu. Kaçıp kaçmayacağımı, çökecek mi yoksa ayakta mı duracak diye bana bakıyordu merakla. "Kehanetin bildiğimiz kısmı bu." Yutkundum. Kendince açıkladığı hiçbir şeyi anlamlandıramıyordum. Kehanetin sözlerinden bir anlam çıkartamıyordum çünkü aklım darmadağındı! "Bildiğinizin dışında bir Soylu Kan yeteneği daha var." Diyerek bana baktı. Şaşkınlıkla ona bakakaldım. Bundan bizim nasıl haberimiz olmazdı? "Onlara Fısıltı Kâhini denir." Sesi derinleşti. "Tarihe karışmış olsalar da bir zamanlar var olduklarını biliyoruz. Darhan Soylu Kanının aksine onlar geleceği değişken ve anlık görmezler." İsmi bile içimde soğuk bir yankı bıraktı. Başımı kaldırıp ona baktım. Şaşkınlığımı saklayamadım. "Onlar geleceğin ta kendisini milyonlarca olasılığıyla birlikte görebilirlermiş," dedi. "Bunu görebilmek için sana dokunmalarına gerek yokmuş. Geleceğe doğrudan ulaşabilir ve tüm olasılıklarıyla görebilirlermiş." Bu bilgi zihnimde yankılandı. Yeni bilgi oldukça şaşırtıcıydı. Bundan nasıl haberimiz olmazdı ve onlar yüzyıllar boyu nasıl bunu saklayabilirlerdi? Peki onlar neredeydi? "Neden onlardan kimsenin haberi yok?" diye sordum merakla. "Kimsenin değil," dedi. "Eski Kanların haberi yok." Şaşırmak eylemi benim için o an basitleşti. Yazgan'ın ağzından çıkan her sözle bu eyleme yeni bir boyut ekleniyordu benim nazarımda. "Kan Çağı başlamadan önce," dedi masal anlatır gibi, "buna karşı çıkan tek Soylu Kan onlarmış ve tarafsız kalmayı seçmişler." Diye açıkladı sakince. Başımı hafifçe eğdim. "Savaşın henüz başındayken kehanetlerini fısıldayarak sırra kadem basmışlar," diye devam etti. "Yüzyıllardır onlardan birini gören, isimlerini dahi duyan olmamış." Başımı olumlu anlamda salladım. Dağılmış hissediyordum ve toparlanamıyordum ama önemli değildi. Daha fazlasını öğrenmeliydim. "Başka?" "Bilmiyorum," dedi sonunda. Sesi yorgundu; bu yorgunluk uykusuzluktan değil, yükü taşımaktan geliyordu. "Onlar hakkında bilinenler bundan ibaret." Kısa bir duraksama oldu. "Seni bulmadan önce onlara ulaşmayı denedim," diye ekledi. "Elbette başarısız oldum. Yüzyıllar önce, onlar hakkında ne varsa... kendileriyle birlikte silinmiş." Göğsümün içi sıkıştı. "Benden ne istiyorlar?" diye sordum. Sesimde öfke vardı, saklamaya çalışmadım. Bakışları endişeyle üzerimde dolaştı. Gözlerindeki o gölgeyi gördüğüm an, duyacaklarımın hoşuma gitmeyeceğini anladım. "Onlardan geriye kalan," dedi ağır ağır, "ve son zamanlarda yeniden hortlayan tek şey Kan Çağı Kehaneti." Kalbim hızlandı. "Savaşın ilk döneminde ortadan kaybolmalarından kısa bir süre sonra bu kehanet yayılmaya başlamış," diye devam etti. "İnsanların zihnine... fısıldayarak." "Ve sonra?" dedim. "Öylece yok olmuşlar mı?" Sözlerim ağzımdan sert çıktı. Mantıklı gelmiyordu. Bu dünya bize aitti. Yaşanabilir her kara parçası Soylu Kanların kontrolündeydi. Her ülke, her şehir aynı sistemle yönetiliyordu. Mutlak gücün sahipleri onlardı. Fısıltı Kâhinlerinin öylece ortadan kaybolması mümkün değildi. "Evet," dedi Yazgan. "Bir anda yok oluvermişler." Başımı iki yana salladım. "Bu imkânsız," dedim. "Kaçabilecekleri bir dünya yok. Saklanabilecekleri bir yer yok." Sessiz kaldı. Bu sessizlik, itiraz etmemesinden daha ağırdı. "Benim bu kehanetle alakam ne?" diye sordum sonunda. "Tam olarak." Sorumla birlikte bakışlarını kaçırdı. İşte o an anladım. Bu sorunun cevabını vermek istemiyordu. Ama artık kaçamazdı. Kaybolmuştum. Önümü göremiyordum. Eğer beni bu ateşin içine sürüklüyorsa, kim olduğumu ve neye dönüştüğümü bilmek en doğal hakkımdı. Gözlerini yumdu. Derin bir nefes aldı. Eliyle burun kemerini sıktı; sanki söyleyeceklerini bastırmaya çalışıyordu. Sonra dayanamayıp patladı. "Bahsettikleri sensin, Ebren!" Sözler odanın içinde yankılandı. Kalbim durdu. "Sen," diye devam etti, sesi çatlayarak, "dengeyi getirecek olan sensin." Hayretle ona bakakaldım. Sözleri zihnimde bir yere oturmuyor, anlam kazanmıyordu. Bu... bu ne demekti? "Bahsi geçen Vadedilmiş olanın," dedi ağır ağır, her kelimeyi tartarak, "Güneş, Ay ve Şira'nın (Sirius) Büyük Kavuşumu sırasında, yıldızların en parlak olduğu gecede dünyaya geleceğini söylediler." Boğazım kurudu. "Gücünü," diye devam etti, bakışlarını benden kaçırarak, "kanından değil... o kavuşum anında açığa çıkan kutsal enerjiden alacakmış." Sesim kontrolümden çıkmıştı. Öfke, tenimin altında karıncalanan bir şey gibi yayılıyordu; damarlarımda dolaşan kanım bile bana ait değilmiş gibiydi. Nefes alamıyordum. Duvarlar üstüme üstüme geliyordu. Öfke tenimin altında karıncalanan bir his gibi yayılıyordu damarlarımda akan kanımda. Boğulduğumu hissediyordum. Duvarlar şimdi üstüme üstüme geliyordu. Bu olamazdı. O... ben olamazdım. Olmamalıydım. Ben bir Eski Kandım. Ben bir hiçtim. Hiç kimseydim. Bütün bir geleceği, bir çağın yükünü benim omuzlarıma bırakamazlardı. Beni buna mahkûm edemezlerdi. "Vadedilmiş olan sensin, Ebren," dedi Yazgan kısık bir sesle. Başımı iki yana salladım. Duymak istemiyordum. "Sen," diye devam etti, sesi neredeyse bir itirafa dönüşerek, "o gece doğdun." Sözleri beynimin içinde yankılandı. 7 Gorffennaf (Temmuz) Zaman o an kırıldı. Geçen her saniye sanki saatler kadar uzadı. Nefes alabilmek adına artık daha fazla çabalıyordum. Elimi göğsüme koydum ve derin bir nefes almaya çalıştım fakat başaramadım. Kesik kesik nefes alabiliyordum yalnızca. Gözlerime yaşlar dolarken ona arkamı döndüm ve camdan dışarı baktım sakinleşmek için. Patlayacak gibi hissediyordum. Nefes almam gerekiyordu! "Ebren..." diyen endişe dolu sesini suyun altından duyuyordum sanki. Gözlerimi yumdum ve paniğin bedenimi terk etmesi için sakinleşmem gerektiğini hatırlattım kendime. Her ne oluyorsa da sakin kalmalıydım. Panik atak ile kasıldım. "Sakin ol." Dedi. Sözleri bitmeden omzuma dokunan eli, içimde tutmaya çalıştığım her şeyi paramparça etti. "Bana dokunma!" diye çığlık attım bir anda. Sesim kontrolsüzdü. Öylesine yüksekti ki açık gökte çakan bir şimşeğin gürültüsünü bile bastırdı. Ardından her şey aynı anda oldu. Sehpanın üzerindeki porselen bardaklar iğrenç bir çatırtıyla parçalandı. Yazgan'ın başarılarının sergilendiği duvardaki çerçevelerin camları birer birer patlayarak yere düştü. Ses, toz ve kırıklar... Hepsi bir anda. Ben ise dehşetin tam ortasında, öylece kalakaldım. Sessizlik çöktüğünde korku dolu gözlerle karşımdaki adama baktım. Yaptığımı gördüğüm an içimi gerçek bir dehşet kapladı. Bu... bu bendim. Ben yapmıştım. Ben dehşete kapılmıştım yapabildiğim şeyi gördüğüm an ama... ama o sakindi. Yazgan, tereddüt etmeden yeniden bana yaklaştı. Bu kez yavaşça. İki elini omuzlarıma yerleştirdi ve yüzüme şefkatle baktı. Dudakları kıpırdıyordu; bir şeyler mırıldanıyordu ama sesini duyamıyordum. Dünya hâlâ uzaktaydı. Derin nefesler almaya çalıştım. Göğsüm yanıyor gibiydi. Sonra... yavaş yavaş paniğin bedenimi terk ettiğini hissettim. Onunla birlikte nefes alıp vermeye başladım. Bakışlarım gözlerinden ayrılmıyordu. Kara irislerinin içinde, siyahın yutamadığı kurşuni lekeye kilitlenmiştim. O leke, sanki beni sessizce çağırıyordu. Zaman orada durmuş gibiydi. Dakikalar mı geçti, saniyeler mi bilmiyorum. Bildiğim tek şey, nefesim yeniden sakinleşene kadar o bakışın içinden çıkamadığımdı. "Derin derin nefes al," dedi nihayet, yumuşak bir sesle. "İşte böyle, Ufak Yıldız." Gözlerimi yumdum. Dediğini yapmaya devam ettim. Bir süre sonra beni saran kollarıyla bedenim yeniden sarsıldı. Bu kez korkudan değil... şaşkınlıktan. Bugün onu fazlasıyla yorduğumu fark ettim. "Görevlerimizi ve konumlarımızı bilmiyorum," diye mırıldandı usulca. "Bildiğim tek şey... seni korumak zorunda olduğum." Sesi ağırlaştı. "Her şeyden, herkesten... ve kendimden bile. Çünkü bunun benim kaderim olduğu fısıldandı bana da." Gözlerimi yumup alnımı göğsüne yasladım. Sarılışı rahatlatıcıydı ama bundan da öte, güven vericiydi. Sanki dağılan her parçayı tek tek yerli yerine koyuyordu. Ellerimle sıkıca ceketinin ceplerini kavramıştım. Parmaklarım orada tutunacak bir şey bulmuş gibiydi; ben de öyle. Sakinleşmeye çalışıyordum. "İlter senin varlığına çekiliyor," dedi alçak bir sesle. "Seni rüyalarında görüyor, vizyonlarında. Kaderin üç ucundayız." Sesi göğsümde yankılanıyordu. "Tüm bunların o da farkına varacak. Benim çözdüklerimi yakında o da çözecek. Ve..." Bir an duraksadı. "Bir karar vermek zorunda kalacağız. Bunun ne olduğunu şu anda ben bile bilmiyorum." Konuşmaya devam ederken bedenim giderek gevşiyordu. Mayıştıran bir sesi vardı. Kelimelerinin anlamından çok tonu sakinleştiriyordu beni. Ona minnettardım. Bu kuyunun içinden beni çekip çıkarmak için çabalayan tek kişi oydu. "Şimdi ne olacak?" diye sordum. Sesim fısıltıdan bile zayıftı. "Darhan Soylu Kanından olan herkesin rüyalarına sen fısıldandın," dedi. "Zamanının geldiği müjdelendi." Beni bedenine biraz daha bastırdı. Eli saçlarıma çıktı. "Kralın bundan haberi var ama pek önemsemedi. Ya da öyle görünmeyi seçti." Parmaklarının saçlarımda usulca gezinmesi mideme bir yumruk yemişim gibi hissettirdi. "Bir kız," diye devam etti, "rüyalarında sürekli İlter'i gördüğünü söyledi. Geleceği görebilmek için elini avuçlarına aldı. Ve bunu yaptığı an..." Nefes aldı. "Daha önce kimsenin görmediği bir güçle, geleceğe dair vizyonlar gördük." İçime kötü bir his çöktü. Bundan sonrasının canımı sıkacağını biliyordum. Gördükleri vizyonların içinde alenen benim olmayacağımı çok iyi biliyordum. Fısıltı Kâhinleri her kimse, beni ifşa etmeyeceklerdi. "Bir savaş gördük, Ebren," dedi. Titrediğimi hissettim. "Daha öncekilerin hiçbirine benzemeyen bir savaş. Tam bir kaos." Sesi ağırlaştı. "Ve tam ortasında İlter vardı." Bunu fark etmiş olacak ki beni saran kolu biraz daha sıkılaştı. "Dünya yeniden bir kıyamete sürükleniyor," dedi. "Ve bunu durdurabilecek tek şey sensin... bence." Harika. Teşekkürler. Daha fazla paniklememe sebep oldun! Ne tepki vermem gerekiyordu? Böyle bir şeyi nasıl kabullenebilirdim? Nasıl inanabilirdim? "Ben bir hiçim," diye mırıldandım. Sesimdeki korkuyu gizleyemedim. "Sen insanlığın son umudusun," dedi inançla. O an... kendimi kahkaha atarken buldum. Sinirlerim bozulmuştu. Kahkaham kontrolsüzdü, yerli yersizdi. Bu doğru olamazdı. Olmamalıydı. Böyle bir şey mümkün değildi. Usulca ondan uzaklaştım ama kahkaha atmaya devam ettim. Gözlerimden yaş gelene kadar güldüm. Bu bir şaka olmalıydı. Kötü bir eşek şakasıydı belki ama yine de... sadece bir şaka olmalıydı. Gerçek olamazdı. Bunların hiçbirine inanamazdım. Şaka olmasına ihtiyacım vardı. "Otrarlı basit bir Eski Kandan gelme ben mi?" dedim kahkahalarımın arasında. Aklımı kaçırmak üzereydim! Arkama dahi bakmadan kaçmak istiyordum, bir daha asla geri dönmemek üzere! "Sen Vadedilmiş olansın, Ebren." Dedi benden daha çok inanan bir ses tonuyla. "Kulağa korkutucu, alışması zor geldiğinin farkındayım ama içten içe senin de bildiğin gibi... Senin zamanın geldi!" Sözlerini işittiğim an taş kesildim. Zihnime fısıldanan onun da zihnine fısıldanıyordu. Tüm bunlar gerçekti her ne kadar öyle olmasını istemesem de. Ben oydum! Ben Vadedilmiştim! "İlter'in ve belki de bizlerin bile gücüne karşı bağışıklığın var!" dedi gururla. "Yakabiliyorsun, öfkeni kontrol etmediğinde bir şeylere dokunmadan onları patlatabiliyorsun..." Duraksaması ödümü koparttı. "Doğa olaylarına müdahale edebildiğinden şüpheleniyorum!" "Bu hiç komik değil!" dedim ağlayacaktım artık. "Biliyorum." Yapabildiğim tuhaf şeylerin farkında olduğunu biliyordum ama sesli söylemesi ile aynı şey değildi. Altüst oldum. Çok fazla geliyordu. Öğrendiklerim, sindirmek zorunda olduklarım ve kabullenerek harekete geçmem gerektiği gerçeği çok ağır bir yüktü omuzlarıma. Bunca şeyi nasıl yapacaktım ben? Korkuyordum! Başıma geleceklerden değil, benim yüzümden insanların zarar görebileceği gerçeğinden. Hep böyle olurdu. Sıradan bir insan aslında pek de sıradan olmadığını öğrenirdi ve ilk zarar gören yakınları olurdu! Ben gibi basit bir Eski Kan yüzlerce yıldır hüküm süren Soylu Kanları nasıl yenebilirdi ve kıyameti engelleyebilirdi? "Ne yapacağım ben?" diye sordum nihayet çaresizlikle. Öylesine kayboldum ki öğrendiklerimden sonra bir daha yolumu bulacağımdan da şüpheliydim. Öğrendiklerimle birlikte her şeyin daha kolay olacağını sanarak aptallık ettim. Zorlaşacağını bilmem gerekirdi! Şimdi her şey çok daha zordu işte... "Önceliğim güvenliğini sağlamak." Dedi tek seferde kendinden emin bir şekilde. "Ayrıca ilk olarak tüm Soylu Kan yeteneklerine karşı mı bağışıksın bunu öğrenmeliyiz. Bunun için de bize yardım edecek tek bir insan var..." Duraksaması korkutucuydu. Yüzünü ekşittiğini gördüğümde neler olduğunu daha çok merak ettim. "Kim?" diye sordum en sonunda bu sessizliğe dayanamayarak. "Yançı." Bu durumdan hiç memnun görünmüyordu. "Bunu ona söyleyecek misin?" diye sorarken korku dolu gözlerle ona baktım. Ondan uzak durmam konusunda pek ısrarcı olduğunu hatırlıyordum... "İnan bana," dedi gözlerimin içine bakarken. "Kendisine bayılmıyorum ama bu ülkede ondan başka seni öldürmeden kanını bükebilecek birisi yok!" Olumlu anlamda başımı salladım. Kanımı bükmek mi? Dehşetle ona bakakaldım. "Ayrıca çoktan çözdüğüne eminim." "Ne?" dedim dehşet içinde. "Merak etme," derken oldukça sakindi. "Sivrisinek ısırığından bile daha az canını yakacaktır. Yançı bu dünyanın görüp görebileceği en yetenekli Kan Hâkimidir!" Bir an sonra ona güvenebileceğimi hissettim ve bunu seçtim. Sanırım birine güvenmeye ihtiyacım vardı. Yüzleşmem gereken gerçekler bana akıl almaz geliyordu. Tüm bunlara tek başıma göğüs geremeyeceğimin farkındaydım. O korkunç geceden sonra bazı şeylerin açığa çıkmasıyla rahatlayan bir yanım vardı. Artık daha aydınlıktı sanki önüm. Bir şeyin bizi beklediğini biliyordum, bir şeylerin değiştiğini de! "Ben de mi Soylu Kan oldum şimdi?" diye sordum saf saf. Bana bakarken dudakları geniş bir şekilde kıvrıldı. Gözlerinde gördüğüm ifadeler iç ısıtıcıydı. "Sen bu dünyanın gördüğü en güçlü kana sahipsin ve inan bana..." dedi ceketini alıp beni de önüne katarak yürümeye başladığında. "Hâlâ nefret ettiğin bir Soylu Kan değilsin." Kasıldığımı hissettim. Duygularımı gerçekten bu kadar belli ediyor muydum? Neden herkes bu şekilde düşünüyordu? Onlar mı duyguları çok iyi analiz ediyordu yoksa ben mi duygularımı açık ediyordum? "Nefret etmiyorum." Dedim kendimi bile inandıramayan bir sesle. "Buna inanmamı beklemiyorsundur umarım," diyerek yanıtladı beni. Gülümsememe engel olamadım yürürken. Masamdan eşyalarımı alıp onu cronuna kadar takip ettim. Birlikte kaleye doğru yola çıktık. Bizi bekleyen gelecek için artık daha fazla hazır hissediyordum. Gerçekleri öğrendikçe daha da hazır olacaktım. Kontrol etmeyi öğrenmem gereken birtakım güçlerim vardı, bunu artık inkâr edemezdim. Bunu nasıl öğreneceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Demek denge ve adaleti sağlayacak olandım. "Yıkım getiren..." diye fısıldadı tekrar kulağıma o artık tanıdık gelen ses. "Yıkım Getirenle ilgili bir kehanet var mı?" diye sordum akıp giden yolu seyreden gözlerim cronu kullanan Yazgan'a kaydığında. Aynı bir Soylu Şımarığa benzettiğim, beni ailemden koparmak ile suçladığım adamın hayatım için uğraştığını öğrenmek oldukça tuhaftı. Suçlu hissediyordum onu bilip bilmeden yargıladığım için. "Bir tahminim var!" dedi usulca. Sanırım aynı şeyi düşünüyorduk!
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD