Yemek başladığından beri masada iki farklı dünya kurulmuştu. Bir tarafta Marco’nun anlattığı hikayelere içten kahkahalar atan, parıldayan ben vardım; diğer tarafta ise öfkeden kül olmuş, yanardağ gibi patlamaya hazır bir Yaman. Melis, masadaki bu tuhaf etkileşimi fark ettikçe iyice hırçınlaşıyordu. Yaman’ın ilgisini kendi üzerine çekmek için her yolu deniyordu. "Yaman, canım... Hatırlıyor musun, geçen sene Paris’teki o yemekte de böyle bir şarap içmiştik," diyerek elini Yaman’ın koluna koydu ve ona doğru sokuldu. Yaman’ın tabağındaki yemeği kendi elleriyle kesip, "Hadi tatlım, hiçbir şey yemedin," diyerek ona uzattı. Ama Yaman, Melis orada yokmuş gibi davranıyordu. Bedeni Melis’in yanındaydı ama ruhu ve o kapkara bakışları benim üzerime kilitlenmişti. Marco, elimi hafifçe tutarak, "

