Firuze
Ahırın loşluğunda, dışarıdan vuran o keskin ışıkla beraber devasa bir gölge düştü önüme. Uzun boylu, siyah gömleğinin kollarını hafifçe katlamış, otuzlarının sonunda, yüz hatları mermere kazınmış gibi sert bir adam... Siyah saçları hafifçe dağılmış, gözleri doğrudan benim üzerime kilitlenmişti. O bakışta bir yabancının merakı değil, sanki aradığı şeyi bulan birinin sarsılmaz kararlılığı vardı. korkma dediğinde ise söylediğinin aksine iliklerime kadar korkmuştum...
Korku, sırtımdan aşağı buz gibi bir sızıyla indi. Tam yanından geçip kovayı fırlatıp kaçacakken annemin sesi avluda yankılandı,
"Hayırdır beyim? Birini mi aradın?"
Adam, gözlerini benden ayırmadı. hala daha bakıyordu. ben ne kadar yabancı bakıyorsam, o benim aksime Sanki yıllardır beni tanıyormuş gibi bakıyordu. buda beni çok rahatsız etti. Bakışları sürmeli gözlerimde, kulağımdaki şıngırdayan küpelerimde asılı kaldı. Dudaklarında belirsiz bir kıpırtıyla, bakışlarını istemeyerek de olsa anneme çevirdi.
"Kusura bakmayın bacım," dedi sesi anneme itafen,; derin, tok ve bu sessiz köye fazla gelen bir tınıyla. "Benim arabanın tekeri patladı, yolda kaldım. Köyde mahsur kalınca bir taş ayranınız var mıdır diye sormaya geldim." tipine bakınca hiç de köylü olmadığını açıkça belliydi. hele ki kendisinden yayılan o lüks koku burnuma bayram havası estiriyordu.
saçı sakalı özenle traşlı, siyah gömleği sanki yeni giymiş gibi ütüsü bozulmamış, elinin altında ki ceket ise son derece önemli bir kumaş parçasına benziyordu... bu adam kesinlikle ya yanlışlıkla yolu buraya düşmüştü, ya da devlet adamıydı. zira ayağındaki cilalı ayakkabılar, ahırın önündeki hayvan pisliğine bulaştığı gibi çok absürt duruyordu...
O sırada avluda oynayan iki küçük kardeşim, "Babam geldi!" diye sevinçle bağrışmaya başladılar. Onların neşesiyle adamın hemen arkasındaki annemin yüzü yumuşadı. "Olur tabii beyim," dedi annem konuksever bir edayla. "Yolun düşmüşse, nasibin varmış demektir yemeğimizde. Geç otur şöyle."
Ben hâlâ olduğum yerde donup kalmıştım. Elimde süt dolu ağır kovayla, adamın tam önünden, o daracık kapıdan geçip gitmem gerekiyordu. Başımı önüme eğip hızlı adımlarla yanından sıyrılacakken, o boğuk ve etkileyici sesi tam tepemde duyuldu, "Size zahmet... Bir bardak çiğ süt verir misiniz?"
Adımlarım çivilendi. ne şivesi kayıktı, ne de buranın insanı gibi emir kipiyle konuşmuştu. Resmen rica etmişti... Derince yutkunup Göz ucuyla anneme baktım, onay bekler gibi. O sırada babam avluya girdi. adam gözlerini benden zar zor ayırıp babama döndü, Adamla kısa bir hoşbeşten sonra durumu öğrendi ve hemen misafirperverliğini gösterip sohbete daldılar. Ben, kalbim küt küt atarak ahırın kapısından çıkıp, mutfağa sığındım. bir tuhaf bakıyordu. annemle konuşurken bir kez bile dönüp bakmamıştı. elinden gelse sanki bana bir akrabasını görmüş gibi sarılacak havası vardı. öyleki bana bakarken gözle görülür bir şekilde gözlerinin içi gülüyordu... ah Firuze... yine mi aklında kurmalara başladın...
ben sütü süzgeçten geçirirken Az sonra annem de arkamdan girdi. Yüzünde telaşlı ama memnun bir ifade vardı. "Yemeği hızlıca hazırlayalım Firuzem. Adam çok açmış, babanla yiyecekler," dedi. Ben hemen sütü süzüp, porselen bir bardağa bembeyaz, taze sütü doldurdum. Bardağı anneme uzatırken, o elleriyle tabaklara dumanı tüten yemekleri dolduruyordu.
"Sen götür kızım," dedi annem bakmadan. "Benim ellerim dolu." Bardağı aldım. Mutfaktan çıkıp avluya, o adamın oturduğu yere doğru yürürken kulağımdaki küpelerin şıngırtısı adeta suçumu ele veren bir zil gibiydi. Adam, babamla konuşuyormuş gibi görünse de ben evden çıkıp onlara yaklaştıkça sessizleşti. Gözleri yine üzerime dikildi...
bahçedeki oturdukları Masaya yaklaştım, bardağı önüne bıraktım. Titreyen parmaklarım porselenden ayrılırken, adamın bakışları elime dokunacak kadar yakındı.
"Teşekkür ederim, Firuze," dedi.
Adımı nereden bildiğini sormaya cesaretim yoktu. ama eminim babam söylemişti... zira beni herkesin yanında ismimle çağırırdı. ya da anneme, "Firuze kıza söyle yemek hazır etsin" de demiş olabilirdi adamın yanında. ama babam, adamın ismimle teşekkür etmesine rağmen hiç tepki vermemesi şasırılacak bir detaydı... Sadece başımı hafifçe eğip arkama bakmadan mutfağa kaçtım. Ama tenimde, o siyah gömlekli adamın bakışlarının bıraktığı bir yanık izi kalmıştı sanki.
mutfağa her girişimde, her tabak taşıyışımda sırtımda o yakıcı bakışları hissettim. Adamın sessizliği, babamın gürültülü sohbetine inat mutfağın kapısından içeri sızıyor, ellerimi titretiyordu. Yemek boyunca sofraya her eğilişimde, sürmeli gözlerimin adamın siyah gömleğiyle çakışmasından korktum. Uzun, bitmek bilmeyen o yemek faslı bittiğinde; nihayet babam ve yabancı, avlunun dışına doğru ağır adımlarla çıktılar.
Sanki üzerimden ağır bir yük kalkmış gibi derin bir nefes aldım. Hızlıca sofrayı topladım, mutfağa taşıdım. Annem, mutfak zeminine yer sofrasını serip küçük kardeşlerimi de çağırınca, bende de nihayet kendi lokmama oturdum. İçerideki o gergin havadan sonra, kardeşlerimin şamatası ve kaşık sesleri huzur gibi geldi...
Sessizce yemeğimi yerken, bir yandan da kulağımdaki küpelerin şıngırtısıyla oynuyordum.
derin bir iç çektim, sessizdi Firuze, ki küçücük evde kendinde ait hiç bir köşe yoktu. yanlız olur yanlız kalırdı. ve yanlızlık zamanla bir ruh gibi çökmüştü üstüne. öyleki az yer, ay uyur, az konuşurdu. içinde çoğu Hasret kaldığı acı ve hayal vardı, ama hiç biride kendisine göre dışa vurulacak kadar önemlidir değildi. iki ağabeyi vardı, bir de iki küçük erkek kardeşi... evdeki ve ailedeki tek kız çocuğu oydu, ve bunun yanlızlığı ruhuna işlenmişti. ama kimse beni düşünmez, Firuze demezdi... annemle sadece ev işi hakkında konuşur, dahasına cüret edemezdim. babam sürekli olarak tarla, kasaba derken yıllarımı boş bir avlu köşesinde geçirmiştim. iki büyük abim ise, yıllardır gurbette, içleri dışlarına çıkana kadar çalışırlardı... biri ev için çalışır, diğeri yıllardır birikemeyen başlık parası için... ama onların bile yüzlerini unuttuğumu bilmek acı veriyordu... bazen şehirden babama akraba yardımıyla para yoladıklarında, bana da ya eski klasik kitaplar yollarladı, ya da çok sevdiğim aşina oldukları boncuklu sarkık, halka küpeleri alırlardı... yoklukları her daim içimde derin bir oyuk bıraksa da, babamdan ve annemden daha çok yer kaplıyorrladı yüreğimde... öyleki ben onlarla avluda koşturup oyun oynamak isterken, babam ikisini de küçücük yaşta gurbette yollamıştı..
böylece bir başıma, arkadaşız kalmıştı garip Firuze...
küçük kardeşlerim birbine sataşıp dururken ben kaşığını yavaşça dudaklarıma değdireceğim an, Tam o sırada dışarıdan babamın gür sesini duyuldu. " yok yahu! ne rahatsızlığı..." Ardından annem, "Ne oldu acaba?" diyerek sofradan kalkıp avluya seğirtti.
elimdeki ayran bardağını dudaklarıma götürüp derin bir yudum alırken, saniyeler içinde annemin dışarıdan gelen sesini duydum, "Tabii, olur neden olmasın? Allah’ın misafiri... Başımızın üstünde yeri var."
duyduğum ses ile boğazımdaki ayran bir an için düğümlendi. Merak ve içini kemiren o tuhaf huzursuzlukla yerimden kalktım.
Annemin "Allah’ın misafiri" diyen sesi kulaklarımda uğuldarken, içimdeki o tuhaf ürperti yerini tarif edilemez bir merak ve korkuya bıraktı. her adımımda kulağımdaki boncuklu küpeler, sanki bir kaçışın ya da bir başlangıcın habercisi gibi şıngırdıyordu.
Dış kapının eşiğine çıktığımda, ay ışığı avluyu gümüş bir tepsi gibi aydınlatmıştı. Ama avlunun ortasında, bizim bu kerpiç evimize, bu tozlu köyümüze hiç ait olmayan o devasa, simsiyah metal yığını duruyordu. Son model bir araba...
Jantı toprağa gömülmüş, tekeri sönmüş bir vaziyette, mağrur bir dev gibi yatıyordu orada. Babam ve o adam arabanın başında durmuş, sönmüş lastiğe bakıyorlardı. Ben kapı eşiğinde öylece donakalmışken, adam sanki kapıda olduğumu anlamış gibi adamın bakışları ağır ağır bana döndü. Siyah gömleğinin yakası hafifçe açılmış, gece kadar koyu saçları alnına dökülmüştü. Yarım saat önce ahırın loşluğunda gördüğüm o yabancı, şimdi ayın altında daha heybetli, daha gerçekti. ben gözlerimi kaçırdığımda, onun dudaklarının kenarında hafif bir titreme olduğunu fark ettim. gülmüşmüydü bana...
Annem yanıma gelip omzumu hafifçe sarstı.
"Ne durursun öyle Firuze? Bak, beyefendinin arabası bu saatte yürümezmiş, usta ancak sabaha gelirmiş. Nasibi bizim evmiş demek..."
derince yutkunup Kafamı hafifçe salladım ama gözlerimi adamın üzerinden çekemedim. O ise babamla konuşuyormuş gibi görünse de, bakışlarının ucuyla beni tartıyordu. Babamın "Gel beyim, içeri geçelim" diyen sesiyle beraber, adamın o ağır adımları avlunun taşlarında yankılanmaya başladı.
onlara bakmadan, arkamı dönüp İçeri süzüldüm hemen. Annemin talimatıyla misafir odasına daldım. Sandıktan en ak pak, sabun kokulu çarşafları çıkardım. Yatağı sererken ellerim birbirine dolanıyor, kalbimin vuruşu kulağımdaki küpelerin sesini bastırıyordu. Kimdi bu adam? Neden bir saniye bile gözlerini benden ayırmıyordu? dahası neden tanımadığı birini eve alıyordu babam... bu ne genişlikti böyle, üstelik adamın ne güdü belirsiz iken, neden böyle içli dışlı olmuştu...
Odayı hazırlayıp tam kapıdan çıkacakken, babamla adamın koridorda belirdiğini gördüm. Geçmeleri için sırtımı duvara yaslayıp kenara çekildim. Başım öne eğikti ama göz ucuyla onun siyah gömleğinin kumaşını, bileğindeki o gümüş saatin parıltısını gördüm. saat resmen bir tomar para ile karşılık olduğunu bas bas bağırıyordu...
Tam yanımdan geçerken, o keskin parfüm kokusu ve tütünün geniz yakan sertliği ciğerlerime doldu. Bir an duraksadı sanki. Omuz omuza gelecek kadar yakındık. Babam içeri girdiği o kısa saniyede, adamın sesi sadece benim duyabileceğim bir fısıltıyla döküldü:
"Korkma," dedi. "Sürmelerinin ucundaki kirpiklerini bu kadar titretme, Firuze."
ikinci kez... ikinci kez hem korkma diyordu, hem de ikinci kez adımı anıyordu...
Bir mühür gibi basmıştı ismimi odaya. Arkama bakmadan mutfağa kaçtım. arkamdan hafifçe kıkırtısını duydum. ama asla dönüp bakmadım, zira yere kapaklanıp düşebilir, rezil olabilirdim...
mutfağa girdim an salak gibi tezgaha yanaşıp musluğu açtım. soğuk suyu yüzüme çarptım ama tenimdeki o bakışın sıcaklığı bir türlü gitmedi. Bu gece, bu evde bir misafir değil, uykumu benden çalacak bir sır vardı.