"Mahkemelerin tarafsız olmasını beklemek fazla iyimser bir yaklaşım olacaktır. Bu ülkede Altay Tokat denen General;
"İşin vahametini anlasınlar ve hizaya girsinler diye savcı ve hakim lojmanlarının yakınlarına bomba attırdım"
diyerek durumu özetlemiştir."
Ceza Hukuku Özel Hükümler dersi öğretim görevlisi; terör suçları kapsamında yer verilen Hizbullah davasından bir alıntı ile dersine başlamıştı. Sözlerine şu şekilde devam etti.
" Mahkemelerin tarafsız olmasını beklemek; oldukça ulaşılmaz bir hayal ürünüdür. Bir hiza üzerinde yürüyen mahkeme heyetinden, onların dirsek teması kurmak zorunda olduğu hizaya sokanlardan sapmaları asla düşünülemez. Eğer bu hizadan sapacak olursanız sonunuz Van savcısı Ferhat Sarıkaya gibi olur.
Şimdi sormamız gereken asıl soru şudur değerli hukuk savunucuları: Altay Tokat gibi generallerin hizaya soktuğu yargı sisteminin adalet dağıtabileceğinden ne kadar emin olabilirsiniz?"
Hukuk Fakültesinin son demlerinde, çoğu şeyi sindirmiş ve adil olma konusunda gerekli yetkinliğe ulaşmak üzere olduğunuzu hissettiğiniz anda, hayallerinizin böyle emsallerle yerle bir edilmesi elbette sarsıcı oluyordu. Adalet sisteminin her zaman savunma kısmında olmayı hayal etmiştim bu güne kadar. İdda makamı ya da karar mevkiinde oturmak pek de ideallerimi süslemedi açıkçası. Çünkü dünyamız; sesini çıkarıp kendini savunamadığı için işlemediği suçların cezasını çeken ve bu haksız hükümler sebebiyle hayattan dışlanan ya da ceza evlerinde hayatından olan masumlarla çevriliydi. Aldığım eğitimi, harcadığım zaman ve beden gücünü, tıpkı babam gibi mazlumların sesini gerekli yerlere duyurabilmek için kullanmak niyetindeydim ve bu niyetimin de sonuna kadar arkasındaydım.
Ders çıkışında salonun çoğu tıpkı benim gibi sarsılmış durumdaydı. Anlaşıldığı üzere bu ders, uzun süre hafızalarımızdan silinmeyecek ve biz hukuk savunuculuğun bir yerinde mutlaka bu günü hatırlayacaktık.
Sırma ve Ayşegül ile vedalaştıktan sonra, Emre ile fakültenin aşağısındaki durağa doğru yürümeye başladık. Bu süreçte ikimiz de sessizdik. Dersin etkisi elbette üzerimizdeydi ama Emre ders arasında aldığı telefondan sonra daha da durgundu.
- Kötü bir haber mi aldın?
- Nerden çıkardın bunu?
- Arada kiminle konuştun bilmiyorum ama o saatten sonra böylesin işte. Hadi anlat, yine evdekiler mi?
- Kim olabilir başka Allah aşkına? Bu saflık ya da iyi niyet değil Dilrüba. Resmen enayilik. hayatım boyunca burnumuz borçtan kurtulmadı. Babam sürekli birilerine kefil olup durdu. Her seferinde bu son demesine rağmen yediği kaçıncı darbe bu Allah bilir. Amcama ev kredisi çekerken kefil olmuş. Annem küplere biniyor. Oysaki bir önceki kefilliği dayım araba alırken yapmıştı, o zaman hiç ses çıkarmadı. Yıllarca onun borcunu ödedik. Okulu iki yıl dondurmamın sebebi öz be öz dayımın sorumsuzluğundan başka bir şey değil.
- Ben anlamıyormum. Bu bankacılık sisteminin ya da İcra dairesinin bir kara listesi falan yok mu? Ödeyemeyeceği belli olan insanlara neden kredi verip duruyorlar?
- Onlar ödemese bile önünde sonunda varlık fonundan alıyorlar ana parayı. Ama babam gibi sözüne sadık insanlar, evinin rızkından kesip borç ödeme derdine giriyor işte. Bir de devlet memuru olunca, mimlenme korkusu oluyor. Düşünsene okul müdürünün evine haciz gelince itibarı nasıl sarsılır.
- Çok zor bir durum, Allah kolaylık versin.
- Versin, versin de umalım ki amcam borcuna sadık olsun. Onun ev kredisi bitene kadar uyku haram oldu bize anlayacağın. Ulan kendimi bildim bileli kirada oturuyoruz. İki göz ev bile alamadık kendimize. O araba alsın, bu ev alsın diye çalıştık durduk. Hayata atılmadan yoruldum anlayacağın.
Herkesin farklı dertleri vardı ve her kesin kendini çıkmazda hissettiği anlar. Başka başka olsalar da konakladıkları hayatlarda derin yaralar açan çıkmazlardı bunlar. Emre kendi otobüsüne binip giderken ben de hemen arkasından durağa yanaşan otobüse bindim. Ev ile okul arasında 11 durak vardı ve bu şehirde yaşayan çoğu insana göre en büyük şansım ise tek vesait ile evime ulaşabiliyor olmaktı. Elbette geç saatlerde eve dönüyor oluşum, bütün bu artıları geçersiz kılıyordu. Yaşadığımız mahalle, bu mega kentin diğer mahallelerine göre daha kozmopolit, yani daha anlaşılır bir dille söylemek gerekirse her kesimden insanın yaşadığı, suçun, suçlunun kol gezdiği ve geceleri sokaklarında yalnız başına yürümenin tehlikeli olduğu bir mahalleydi. Okul ve mahalle arasında geçirdiğim otobüs yolculuklarında kendimi güvende hisseder ve otobüsten indikten sonra ise sürekli arkama bakma ihtiyacı duyardım. Böyle olmamalıydı elbette. Bir genç kız, kendi ülkesinde, doğup büyüdüğü şehrin sokaklarını korkmadan, günün her saatinde adımlayabilmeliydi. Fakat ne yazık ki ipin ucunu çoktan kaçırmış durumdaydık...
İneceğim durağa geldiğimizi anladığımda derin bir nefes aldım. Bulunduğum yerden Mesut amcanın dükkanın ışıklarının kapalı olduğunu görüyordum. Moralim iyice bozuldu. Adımlarımı ne kadar hızlı atsam da, böyle zamanlarda yolun giderek uzadığını hissederdim. Üstelik bu akşam içimde farklı bir korku daha vardı. Sanki bir şey olacak ve ben bu gece evime belki de ulaşamayacaktım."Allah'ım sen bana yardım et, sağ salim evime varmamı sağla, sen sokaktaki bütün korkmuş mazlumların yardımcısı ol." Bu sözler ekseriyetle dilimden dökülen dualardı. Bir sokak daha yakına geldiğimde bu kez arkamda başkasının adımlarını ve nefes seslerini duymaya başladım. "Ne olur" diyordum bir fısıltı şeklinde. "Ne olur o da benim gibi bu soğuktan sıcacık yuvasına girmek için kaçıyor olsun."
- Dilrüba!
- Ne... ne yaptığını sanıyorsun? Ne kadar korktuğumun farkında mısın? Neden sinsi sinsi geliyorsun arkamdan Hakan abi?
- Sakin ol be kızım. Size geliyordum ben de. Sen olduğundan emin olamadım. Bu yüzden seslenemedim ilk başta.
- Ne olursa olsun, yalnız bir kadını böyle korkutamazsın.
- Bir kadın da yalnız başına bu saatte sokakta olmamalı öyle değil mi?
- Böyle düşünenlerin yüzünden işte. Sırf onların yüzünden rahat rahat yürüyemiyoruz.
- Hadi ama Dilrüba. Feministçe sözlerin boş olduğunu sen de benim kadar iyi biliyorsun. Kadınlar hayatlarının her anında mutlaka bir erkeğe ihtiyaç duyar.
- Seninle tartışmayacağım Hakan abi. Neden geliyorsun bize? Hem senin araban yok muydu neden yürüyerek geliyorsun ki?
- Doğruyu söylemek gerekirse seni bekliyordum. Durağa yakın bir yerde bıraktım arabayı. Sana eşlik etmek istedim açıkçası.
- Ve durakta karşıma çıkmaktansa bir sapık gibi takip ettin öyle mi?
- Gör istedim Dilrüba. Bu gece peşinden gelen ben değil de gerçekten bir sapık olabilirdi. Bak, biliyorum korkuyorsun ama gel, bana evet de. Bırak şu hastanedeki işi, gündüz de okula ben götürür getiririm seni. En azından aklım sende kalmaz.
- Sen ne diyorsun Allah aşkına? Ben sana abi diyorum be. Sil at aklından o meseleyi. Asla olmayacak anladın mı beni?
Sinirlenmiştim. Hem de öyle bir sinirlenmiştim ki, sözlerimin onu bu kadar çileden çıkarabileceğini hesap edememiştim. Üzerime yürüyüp, kolumdan sürüklemesini beklemediğim için, dengemi sağlayamadım ve dizlerimin üzerine düştüm. Düşmeme aldırmadan beni sürüklemeye devam etti. Gittiğimiz yön evimizin yönüydü ama ben yine de evden uzaklaşıyormuşum gibi korkuyordum. "Hakan abi, ne olur bırak" Dudaklarımdan dökülen tek cümle buydu. Ne yapacaktı ki? Evimin ortasına beni bir paçavra gibi atıp, artık onun himayesinde olduğumu mu söyleyecekti? Dengemi sağlayıp güç bele ayağı kalkabildiğimde, kolumu tutan eline var gücümle tırnaklarımı geçirdim ama bu kez onu daha da sinirlendirmiştim. Elinin hiddetle kalktığını hatırlıyorum. Bir de üzerimize doğru hızla gelip, acı bir frenle yanımızda duran arabanın varlığını. O an arabasını bir arkadaşının bizim evin sokağına kadar getirdiğini ve beni kaçıracağını dahi düşündüm. Ama bilincim sürekli gelip gidiyordu. Kulağımın neredeyse üzerinde patlayan tokadı yüzünden, çevredeki sesleri bir uğultu şeklinde duyuyordum. Çok yakınımdan bir inleme ve yalvarış sesi geliyordu. Bu sesler bana ait değildi ama seçebildiğim kadarıyla bana zorbalık yapan Hakan'a aitti. İyi ama biz şu an neredeydik?