54. Bölüm “Nöbetin İlk Ateşi”
Koray
İlk günün verdiği acemilik ve heyecan, ikinci günün sabahına kadar biraz olsun diner sanmıştım. Ama yanılmışım. Görev yerinin sessizliği, içimdeki gerginliği daha da artırıyordu. Sanki rüzgâr bile tetikteydi.
Komutanımın sesi aniden yankılandı:
“Koray, nöbet yerine geç!”
Emir netti. Hemen kalkıp nöbeti devraldım. Piksi ağır silahı kullanıyordum; o yüzden nöbet yerinde en ufak bir dikkatsizlik ölümle sonuçlanabilirdi. Gözüm ufukta, parmaklarım tetiğin üzerinde tetikteydim.
Tam o anda gökyüzünü yaran bir ses duyuldu.
Komutanımdı;
“Koray! Yere yat! Havan geliyor!”
O saniyede düşünemedim bile. Sadece içgüdüyle hareket ettim. Kendimi yokuşa öyle bir fırlattım ki, ne kadar yuvarlandığımı hatırlamıyorum. Kulaklarım uğuldayarak çınlıyordu, toz boğazımı yakmıştı. Havan, nöbet yerimizin hemen üzerinden geçip karşı dağa isabet etti.
Yerdeydim. Kalbim kaburgalarımı kıracak kadar hızlı atıyordu. Kalkmak istedim ama bacaklarımı hissedemiyordum. Dizlerim paramparça gibiydi. Her yerim çizik, sıyrık içindeydi.
Komutanım yanımdaydı, sesi kısık ama kararlıydı:
“Dayan Koray! Sıhhiye geliyor!”
Diğer ekip çoktan karşı ateşe geçmişti. Her şey saniyeler içinde olmuştu. Mermilerin sesi, komutların yankısı, patlamaların ardından gelen sessizlik… O anlarda zaman, sanki nefesini tutmuştu.
Sıhhiye gelip dizlerime ilk müdahaleyi yaptı. Sargı beziyle birlikte soğuk bir ilaç kokusu yükseldi burnuma. Komutanım elini omzuma koyduğunda başımı kaldırdım.
“Bu sadece başlangıç, asker. Ayakta kal.”
O gün, hayatımın dönüm noktasıydı. Görevimizin ilk iki günü, zorlukla, korkuyla ve ateşle sınanmıştı. Ama içimde bir şey kırılmadı aksine daha da sertleşti.
Bir atış bile yapamadan saldırıya uğramak…
O an yemin ettim kendi kendime:
Bir daha asla hazırlıksız yakalanmayacaktım.
15 Günlük Sessizlik
Bacaklarım on beş gün boyunca sargıda kaldı. Üzerine basmak neredeyse imkânsızdı. Her adımda içimde bir kemik sızısı yankılanıyordu; taşlara, kayalıklara çarpmıştım. O ağrı, etin çekildiği yerlerde donmuş gibi hissediliyordu. Ama toparlıyordum… hem de beklediğimden hızlı. Çünkü asker olmak bunu gerektiriyordu.
Hiç hayal ettiğim gibi değildi bu meslek. Zor, meşakkatli ve acı doluydu. Ama bir o kadar da gurur vericiydi.
Kendime sık sık telkinde bulunuyordum:
“Bu kadar acemice askerlik olmaz, Koray. Kendine gel! Ben bir komandoyum. Daha dikkatli olmalıyım.”
Her gece sargılarımın altında zonklayan bacaklarıma bakarken, komutanım Murat’ın sesi kulaklarımda yankılanıyordu. O gün, o patlama sırasında hayatımı kurtarmıştı. Eğer o “Yere yat!” demeseydi, bugün burada olamazdım. Ona minnettarım.
Bir askerin dikkati, başka bir askerin yaşamıydı.
O an anladım ki, burada en ufak bir hatanın bedeli ölümdür. Karşı tarafın hiç acıması yoktu. Savaşta duygulara yer yoktu yalnızca soğukkanlılık, dikkat ve cesaret…
Yine de içimde bir şey kıpırdadı o gece. Belki de korkunun altında gizlenen başka bir hisdi bu. Hayata tutunma arzusu…
Ya da belki, geride bıraktığım aşkımın sesi yankılanıyordu kulaklarımda.
Hanna... İki gözümün çiçeği…
Ona bunu hiç söyleyemedim bile.
Bu on beş gün boyunca ya nöbetteyim ya da görevdeyim. Görüşmeye fırsat kalmıyor diye geçiştirdim. Ancak kısa kısa mesajlar atıyordum:
“Merak etme, iyiyim.”
Oysa her kelimenin ardında koca bir hasret saklıydı.
Onların duaları olmasa, belki de bu dağlarda ayakta kalamazdım.
Ah Hannam...
Kavuşacağımız günü iple çekiyorum. Gözlerimi kapattığımda yüzün geliyor aklıma; her defasında kalbim yeniden sızlıyor.
Dün revirde kontrolüm vardı. Sargılar açıldı, dizlerim artık neredeyse tamamen iyileşmişti. Doktorun yüzündeki onaylayıcı ifadeyi görünce içime bir ferahlık doldu. “Artık araziye çıkabilirsin,” dedi komutanım.
Emir netti:
“Araziye çıkılacak! Kamuflajlarını giyin, hazırlanın!”
Durdurak yoktu. Dinlenmek, düşünmek yoktu.
Irak coğrafyası zordu; güneş yakıcı, gece ayazı iliklerime kadar işliyordu. Ama artık korkmuyordum.
O dağlarda, içimde hem görev bilinci hem de sevdama kavuşma ümidiyle yürüyordum.
Arazideyiz. Güneş yakıyor, toz gözlerimize doluyor.
Hem mayın temizliği yapıyoruz hem de hainlerin saklandığı yerleri tespit etmeye çalışıyoruz. Komutanımızın sesi, rüzgârın uğultusunu bile bastırıyordu.
“Açık havada korkmayın, rahat olun,” dedi tok bir sesle. “Hainler açık havada dışarı çıkmazlar. Onlar puslu ve sisli havayı severler. Sisi kendilerine kalkan yaparlar. O yüzden sisli havada her zamankinden daha dikkatli olacaksınız! Tetikte olun! Sizden istediğim bu!”
Herkes bir anlık sessizlikle komutanı dinliyordu. Onun her kelimesi, kalbimize kazınıyordu adeta.
“Biz, onların kurduğu mayınlı tuzakları açık ve aydınlık havada temizleyeceğiz. Onlar genelde iki ya da üç kişi dolaşır. Siz kalabalık olacaksınız. Herkes kendi mevziinde görev yapacak.”
Sesi sertleşti.
“Çatışma başladığında gözünüz, kulağınız birbirinizde olsun! Birbirinizi kollayın! Ve sakın…”
Bir an durdu, etrafa baktı.
“Ne duyarsanız duyun, ne yaşanırsa yaşansın, mevkinizi terk etmeyin! Çünkü siz bu mevziyi bırakırsanız, düşman onu da ele geçirir.”
O an hepimiz nefesimizi tuttuk. Sessizlik çöktü. Sanki doğa bile bu emre saygı duydu.
Ben elimdeki silaha baktım.
Komutan haklıydı. Burada bir saniyelik tereddüt bile ölüm demekti.
Kendi kendime fısıldadım:
“Mevzi, namus demektir.”
Zorlu dağ koşulları insana her anın bedelini hatırlatıyordu; rüzgâr kemikleri gezdiriyor, toz ciğerleri çiziyordu. Bu zorlukların üstesinden geldikçe içimde garip bir güç beliyordu: Her aşılan engel, beni biraz daha diri kılıyordu.
Üçerli gruplar hâlinde etrafı tarıyor, mağaralara yaklaşırken sessizliği koruyorduk. Önden taarruz ateşi açılmış, bir süre karşılık gelmediği için içimizde rahatlık oluşmuştu; ancak tetikteydik. Mağaraların ağzına yaklaştığımızda gördüklerim, beklediğimden daha ağırdı: İçlerine sistemli bir şekilde döşenmiş su hatları vardı nehirden daha düzenli, borularla örülmüş bir ağ gibi mağaranın derinliklerine iniyordu.
Onların da yaşamı zordu; ama hazırlıkları zekiceydi. Mağaraya girince istiflenmiş yiyecekler, mühimmat, yedek giysiler ve sayısız malzeme gördük. Hepsini tek tek görüntülüyor, kayıt altına alıyorduk. Karanlıkta telsizden fısıldayan komutanın sesi uzaktan geliyordu: “Görüntü al, raporla, düzenek kurup kontrollu patlat.”
Çıkarken işi bitirmeden orayı bırakmak yoktu. Her giriş-çıkış noktasına düzenekler kurduk; siper alıp mağarayı kontrollü şekilde patlatmak, kullanım dışı bırakmak için gerekenleri yaptık. Patlatma anında yer sarsıldı, taşlar göğe savruldu; dumanın içinde metalin, barutun kokusu vardı.
Gece ilerledikçe tempomuz düşmedi. Her mağara bir işti—temizleme, görüntüleme, tespit, düzenek. Saatler geçerken ayın solgun ışığıyla beraber toz rüzgârı da dinmiyordu. Yorgunluk omuzlarımıza çökerken bile birbirimize destek olduk; kimse tek başına değildi.
Teknik ekip raporları hızla toparladı, telsizler kısa cümlelerle bilgi akışını sağladı: “Bir mağara daha temizlendi. Malzeme ve mühimmat tespit edildi. Kontrol ve patlatma tamam.” Her başarılı operasyonun ardından içimde hem bir rahatlama hem de daha büyük bir kararlılık yükseliyordu.
Akşam olmak üzereydi mevzimizi geldiğimizde neredeyse beş mağarayı kontrollü şekilde kullanılamaz hâle getirmiştik. Geriye baktığımda, o karanlık ağırlığın içindeki ışığı söndürdüğümüzü hissettim birkaç metre taş, birkaç tel, birkaç ateşle onların planlarını bozmuştuk. Yorgundum ama tatmin olmuş bir yorgunluk bu; görev yapmanın, korumanın verdiği bir tür huzur.
Gece boyunca dört saatlik aralıklarla nöbet tuttuk. Rüzgârın uğultusu, dağların sessizliğiyle karışıyor; her nöbet saati sonsuz uzunlukta geçiyordu. Uykusuzluk, yorgunluk, omuzlara çöken o tanıdık ağırlık… Ama hiçbirimiz pes etmiyorduk. Herkesin gözünde aynı kararlılık, aynı sessiz direniş vardı.
Sabahın ilk ışıklarıyla yeniden harekete geçtik. Gün daha doğmadan, sanki hiç dinlenmemişiz gibi, aynı tempoyla göreve devam ettik. Toprak hâlâ soğuktu, ama içimizdeki ateş sönmemişti.
Tolga ve Cengiz’in bana telefonla söyledikleri o cümle aklıma geldi.
“Gelince görürsün aslanım, imaları.”
O zamanlar ne demek istediklerini tam anlayamamıştım. Ama şimdi, her bir taşın ardında, her bir çatışmanın gölgesinde o sözlerin anlamını yaşıyordum. Gerçekten görmüştüm… ve artık o dağların içinde, görevin tam kalbinde, işe koyulmuştum.
Artık sadece bir asker değil, sahayı bilen, korkuyu tanıyan, sabrı öğrenmiş biriydim.
Ve içimden sessizce geçirdim:
“Evet Tolga, evet Cengiz… Gördüm. Hem de fazlasıyla.”