BÖLÜM 5: Nefret

1431 Words
Mirkan, odasında yalnız oturmuş, dışarıda yağan karı izliyordu. İçinde kaynayan öfke ve huzursuzluk, onu bir saniye bile rahat bırakmıyordu. Her şey üzerine yıkılmış gibiydi: geçmişin yaraları, geri dönmek zorunda olduğu bu yerin ağırlığı, Gece’nin varlığı… Kapı yavaşça açıldığında, arkasını döndü. İçeri giren kişi Azize Hanım Ağa’ydı. Torununu gördüğünde yüzünde sahte bir sıcaklıkla süslenmiş bir gülümseme belirdi. Elini bastonuna dayayarak Mirkan’a doğru ilerledi. “Mirkan oğlum,” dedi, sesi yumuşak ve sevgi dolu bir tondaydı. “Seni görmek, seni burada bilmek, yaşlı bir kadının kalbine su serpiyor.” Mirkan, babaannesinin sesindeki bu yumuşaklığa aldırmadan, sert bakışlarını üzerine dikti. Sandalyeden doğruldu ve kaşlarını çatarak soğuk bir sesle konuştu: “Beni özlediğini söyleme bana, anaanne,” dedi, sesi öfkeyle titriyordu. “Beni özlemiş olsaydın, anamın katilinin kızını bana gelin diye getirmezdin!” Azize Hanım Ağa’nın yüzündeki gülümseme silindi. Ama hemen ardından, yüzüne hafif bir acıma ifadesi yerleşti. Gözleri dolmuş gibi yaptı, ama bu sahte bir duygusallıktan ibaretti. Derin bir nefes alarak bastonuna yaslandı ve torununa baktı. “Ne yapsaydım oğlum?” dedi, sesi biraz titrek çıkıyordu. “Her yer daha da mı kan gölüne dönsün isterdin? Hepimizi mi kaybetseydik?” Mirkan’ın dişleri sıkıldı. Yumruğu istemsizce masaya vurdu ve bağırdı: “Beni kandırma, anaanne! Bana töreyi kalkan yapma! Sen de biliyorsun, bu evliliği anam için yaptım. Ama içimdeki öfke dinmiyor. O kızın varlığı bana her an anamı hatırlatıyor. Onun gözleri bile Çolak’ların ihanetini gösteriyor!” Azize Hanım Ağa, bu öfkeye karşı sakinliğini koruyarak ona yaklaştı. Gözlerini hüzünle Mirkan’ın gözlerine dikti. “Haklısın, oğlum,” dedi sahte bir çaresizlikle. “Ama o zaman başka çaremiz yoktu. Töre, kan davası... Hepsi üzerimize çökmüştü. Eğer bu evlilik yapılmasaydı, ya baban ya da sen ölecektiniz. Bunu istemezdim. Sen yaşamalıydın.” Mirkan, nefretle yüzünü başka bir yöne çevirdi. “Yaşamak mı? Bu mu yaşamak? Şimdi bana intikam diyorsun, değil mi? ‘Kullan o kızı,’ diyorsun. Ama nasıl? O kanı bozuk kızı koynuma mı alayım?” Azize Hanım Ağa, sertleşen bu sözlere rağmen sakinliğini bozmadı. Yavaşça bastonunu yere vurdu ve Mirkan’a daha da yaklaştı. “Evet, oğlum. Kullan o kızı. Ama önce bize bir torun ver. Büyük olan tek erkek evlatsın. Bunu sen de biliyorsun. Abilerin de öldü. Şu an hepimizin gözü sende. Sen soyumuzun devamısın. Mirkan Hanzade ismi, senden sonra da bu topraklarda yankılanmalı.” Mirkan bu sözlerle daha da öfkelendi. Ayağa kalktı, yüzü öfkeyle kızarmıştı. Gözleri babaannesine dikildi. “Sen ne diyorsun, babaanne?!” diye bağırdı. “O kızı koynuma alıp, soyumuzu onun üzerinden mi devam ettireyim? O kanı bozuk kızı mı?!” Azize Hanım Ağa, Mirkan’ın bu hiddetine rağmen dik durdu. Kararlı bir sesle konuştu: “Evet, oğlum. Çünkü başka seçeneğin yok. Bu evlilik töreye bağlı, Mirkan. Sen o kızı reddedersen, ne Hanzade ismi kalır, ne de bizim onurumuz.” Mirkan, gözlerindeki öfkeyle babaannesine bakıyordu. Her söz, bir başka öfke dalgası yaratıyordu içinde. Bir an, odanın sessizliği derinleşti ve sadece Mirkan’ın derin nefesleri duyuluyordu. Azize Hanım Ağa odadan çıktıktan sonra, Mirkan duvara yaslandı ve derin bir nefes aldı. Odanın sessizliği üzerine bir yük gibi çöküyordu. İçindeki öfke bir türlü dinmiyor, babaannesinin söyledikleri zihninde yankılanıyordu: “Kullan o kızı… Büyük olan tek erkek evlatsın… Soyumuzun devamı sensin.” Mirkan ellerini saçlarının arasına soktu ve sıkıca kavradı. İçindeki duygular, boğulmak üzere olan bir adamın çırpınışları gibiydi. Annesinin ölümü, yıllar boyu içinde büyüttüğü intikam duygusu, ve şimdi üzerine yıkılan bu aşiretin yükü... Hiçbir şeyin sonu gelmiyordu. Kendi kendine mırıldandı, sesi karanlık ve alay doluydu: “Soyumuzun devamı... Sanki bu yükü ben seçmişim gibi. Sanki o kanı bozuk kızla evlenmek, bu topraklara lider olmak benim tercihimmiş gibi!” Ayağa kalktı ve odanın içinde bir ileri bir geri yürümeye başladı. Yumruklarını sıkıyor, duvardaki gölgesi bile sinirli bir titremeyle sallanıyordu. Düşünceleri sürekli aynı noktaya dönüyordu: Gece... O kız... Annesinin ölümüne neden olan adamın kızı... Bu aşiretin düşmanlarının kanını taşıyan bir kadın. Bir an durdu ve derin bir nefes aldı. “Ben ne yapacağım?” diye düşündü. Bir yandan içindeki intikam ateşi onu boğuyordu, diğer yandan Gece’nin yüzü zihninde belirmeye başladı. “O, bu savaşı seçmedi. Onu suçlamak doğru mu?” diye bir soru geçti aklından, ama hemen ardından bu düşünceyi bastırdı. Kendi kendine öfkeyle konuştu: “Hayır! O da onların bir parçası. Babasının kanı damarlarında akıyor. Masum değil. Onun yüzüne her baktığımda anamı hatırlıyorum. Bu yeterli değil mi nefret etmem için?” Ama Gece’nin masum bakışları, o sessiz hali, bu düşünceleri sorgulamasına neden oluyordu. “Ama o suçsuzsa?” diye düşündü istemeden. Bu düşünce onu daha da öfkelendirdi. Çünkü bu, kendi içinde yıllardır beslediği nefretin anlamsız olabileceği fikrini doğuruyordu. Duvara sert bir yumruk attı. “Bu kadar kolay değil,” diye homurdandı. “Ne masumiyeti? Masum biri, böyle bir soyun kızı olamaz!” Bir süre pencerenin önüne gidip karla kaplı avluya baktı. Gece’nin birkaç saat önce orada, onu karşılamak için beklediğini hatırladı. Onun titrek ama umut dolu gözlerini düşündü. İçindeki bir yan bu umutları kırdığı için suçluluk hissediyordu, ama bu suçluluk duygusunu bastırmaya çalıştı. “Suçluluk mu?” dedi kendi kendine alayla. “Ben mi suçlu hissedeceğim? O benim hayatımı kararttı, ben onun değil.” Ama bu sözler bile içindeki çelişkiyi dindirmeye yetmiyordu. Gece’yi aşağıladığı anı, onu ittiğinde yüzündeki o kırılganlığı hatırlıyordu. Bu görüntü zihninden gitmiyor, adeta içini kemiriyordu. Yavaşça pencerenin kenarına oturdu ve başını ellerinin arasına aldı. Zihni sessizliği özlüyor ama düşüncelerinin karmaşası buna izin vermiyordu. Odaya hâkim olan karanlıkta, içindeki savaş devam ediyordu. “Babaanne haklı olabilir,” diye düşündü istemeden. “Bu yük benim. Gece de bunun bir parçası. Ama ona nasıl dokunabilirim? Nasıl o yükü kabul ederim?” Ayağa kalktı ve bir kez daha odanın içinde yürümeye başladı. Bu savaş, onu zorluyordu. İçindeki çelişkiler, geçmişin yaraları, törenin gereklilikleri… Hepsi onu bir girdaba çekiyordu. Sonunda durdu ve derin bir nefes aldı. Kendine mırıldandı: “Bu kızı hayatıma kabul etmem mümkün değil. Ama bu aşiretin yükünü taşımak zorundayım. Eğer bu intikam oyunu böyle oynanacaksa, o zaman her şeyi kontrol altına almalıyım.” Ama içindeki öfke, nefret ve çelişki dinmiyordu. Ve bu girdap, onu her geçen saniye daha da derinlere çekiyordu. "Hay sikeyim lan böyle işi!" diye bağırdıktan sonra sandalyeye tekme attı. Her şey daha da berbat hale geliyordu. Mirkan odanın içinde bir ileri bir geri yürüyordu. Zihnindeki karmaşa, giderek yoğunlaşıyor ve onu bir uçurumun kenarına sürüklüyordu. Babaannesinin sözleri yankılanıyordu zihninde: “Torun vereceksin, bu aşiretin yükü senin omuzlarında. Kullan o kızı.” İçindeki nefretin her geçen saniye büyüdüğünü hissediyordu. Gece’ye dokunma düşüncesi bile onu tiksindiriyordu, ama bu aşiretin beklentileri ve törelerin ağırlığı, onun kişisel duygularını boğuyordu. Kendini kontrol etmekte zorlanıyordu. Yumruklarını sıkarak duvara doğru sert bir adım attı. “Tamam!” diye bağırdı kendi kendine. “Madem hepsi benden bir şey istiyor, o zaman alacaklar! Ama istedikleri şekilde değil!” Pencerenin kenarından hızla uzaklaştı ve odadan çıktı. Adımları kararlı, yüzündeki ifade ise donuk ve tehditkârdı. Koridorlarda yankılanan ayak sesleri, konağın taş duvarlarında bir gölge gibi iz bırakıyordu. Hizmetçiler, Mirkan’ın yüzündeki ifadeyi görünce korkuyla kenara çekildi. Mirkan, Gece’nin odasına doğru ilerlerken zihnindeki çelişkiler yerini öfkeye bırakıyordu. Babaannesinin söylediklerini, aşiretin yükünü, Gece’nin gözlerindeki umut ve hayal kırıklığını düşünüyordu. Ama bu duygular ona merhamet getirmiyordu; sadece daha fazla öfke yaratıyordu. Gece’nin odasına vardığında, kapıyı bir anda sertçe açtı. Gece, kapının gürültüsüyle irkilerek ayağa kalktı. Mirkan’ın yüzündeki ifade, odaya karanlık bir gölge gibi yayıldı. Gözleri donuk ama içinde bir ateş yanıyordu. “Mirkan Bey...” diye fısıldadı Gece, korku ve endişeyle dolu bir sesle. Mirkan kapıyı sertçe kapattı ve odanın ortasında durdu. Gözlerini Gece’ye dikti, ama bakışlarında ne sevgi ne de merhamet vardı. “Yeter!” dedi sert bir sesle. “Bu oyunu uzatmayacağım. Hepinizin benden istediği şeyi yapacağım. Ama bunu istediğim gibi yapacağım!” Gece, ne demek istediğini tam anlayamadan bir adım geri çekildi. “Ne demek istiyorsunuz?” diye sordu, sesi titriyordu. Mirkan, yüzüne sert bir gülümseme yerleştirerek yaklaştı. “Ne demek istediğimi anlamadın mı? Bu gece... bu gece dediğinizi yapacağız. Gerdeği. Hepinizin istediği torunu vereceğim. Ama sakın bu yaptığımı yanlış anlama!” dedi, sesi öfkeyle yükseliyordu. Gece, kalbinin hızla çarptığını hissediyordu. Yüzü solmuştu, dizleri titriyordu. “Mirkan Bey... Lütfen...” dedi, ama Mirkan sözünü kesti. “Sen benim karım değilsin,” dedi sert bir tonda. “Sen bu aşiretin bir yüküsün. Bu yüzden ne gerekiyorsa yapacağız. Ama sakın bunu sevgi ya da yakınlık olarak algılama. Benim için hiçbir şey ifade etmiyorsun!” Gece’nin gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı, ama bir şey söyleyemedi. Mirkan’ın tavrı karşısında tamamen savunmasız hissediyordu. Mirkan, Gece’nin üzerindeki etkiyi fark etti ama aldırış etmeden devam etti: “Bu gece o törenin gerektirdiği her şeyi yapacağım. Ama şunu unutma: Bu bir zorunluluk. Daha fazlasını bekleme. Sakın bana yaklaşmaya ya da benden bir şey istemeye kalkma!” Gece, duydukları karşısında tamamen yıkılmıştı. Mirkan, odanın içinde sert adımlarla yürürken, Gece’nin sessizliği içinde çığlık atıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD