Sinirle kapıyı çarpıp kendimi sokağa attım. İçimde biriken öfke ve kırgınlık göğsümde dalga dalga yükseliyordu. Hıçkırıklara boğulmak istedim ama boğazımdaki düğüm izin vermiyordu. Kalbim… Sanki üzerine dev bir taş yerleştirilmişti; o ağırlık her adımda biraz daha ezdi beni.
Yürümeye başladım — nereye gittiğimi bilmeden, sadece uzaklaşmak istercesine. Gözlerimden yaşlar birer birer değil, adeta yarışır gibi akıyordu. Silmeye çalışmadım. Durmadım. Sokağın kalabalığı, insanların şaşkın bakışları… Hiçbiri umurumda değildi. Gözyaşlarım özgürce akarken ben de içimdeki acıyla baş başa yürümeye devam ettim.
Nereye gittiğimi bilmiyordum. Ayaklarım, beni nereye götürüyorsa oraya sürüklendim. Ne bir yönüm vardı, ne de bir hedefim. Sadece yürüdüm… Ta ki bedenim tükenmişliğin sınırına dayanıp bana artık dur demeye başlayana kadar.
Saatler geçmişti, belki de sadece dakikalar… Zaman algım tamamen dağılmıştı. En sonunda, bir banka oturup kendimi bıraktım. Gözyaşlarım hâlâ yanaklarımdan süzülüyordu, sanki benden izinsiz akıyor, içimdeki fırtınayı herkese ifşa ediyorlardı.
Kendimi toparlamaya çalıştım. Derin bir nefes, titreyen ellerimle yüzümü silmeye çalışma… Ama hiçbir şey yeterli olmuyordu. Çevremden geçen insanların fısıltılarını duyuyordum;
“Yazık, kim bilir ne yaşamıştır…”
Ama o an, onlar sadece birer siluetti. Hiçbiri acımı göremeyecek, yüreğimdeki o derin yarayı anlayamayacaktı.
Yavaş yavaş, hıçkırıklarım azalmaya başladı. Acı tam olarak dinmemişti ama biraz olsun nefes alabiliyordum.
Ama içimdeki sessiz hıçkırıklar hâlâ oradaydı. Dudaklarım kıpırdamasa da, ruhum hâlâ ağlıyordu. Her ne kadar bedenim biraz olsun durulsa da, zihnimde dönen düşünceler bu sessiz çöküşe eşlik ediyordu.
Ne kadar sürdü bu hâlim, bilmiyorum. Zaman durmuş gibiydi. Sadece şundan emindim: Hiç iyi değildim. Gözyaşlarım o kadar çok akmıştı ki, artık gözlerimde yaş kalmamıştı sanki. Boşlukla dolu bir durgunluk çöktü üzerime. Biraz olsun nefes alabiliyordum.
Ama sakinlik, beraberinde düşünmeyi getirdi. Ve düşünmek… acının en keskin haliydi.
Nasıl sevmediğim biriyle evlenecektim?
Bu soru beynimi delerken, içimde yeniden bir ağlama isteği kabardı. Gözyaşlarım kurumuş olabilir ama kalbim hâlâ ağlıyordu.
Derin bir nefes aldım. Göğsümde bir ağırlık vardı ama artık daha fazla kaçamayacağımı biliyordum. Kaçmak, sadece acının yerini değiştiriyordu; onu yok etmiyordu. Bunun bir sonu yoktu.
Evlenmek zorundaydım. Hem de hiç tanımadığım, yüzünü bile görmediğim biriyle… Bu düşünce içimde yeniden bir boşluk açtı ama artık bu gerçekle yüzleşmem gerekiyordu.
Düşünceler içinde kaybolmuşken zaman usulca geçmiş. Gökyüzü kararmaya başlamış, sokak lambaları birer birer yanmıştı. Saatin ne kadar ilerlediğini fark etmemiştim. Artık burada daha fazla kalamazdım.
Evden çok uzaklaşmıştım. Geri dönmem gerekiyordu — mecburen. Banktan yavaşça kalktım, kasılmış bacaklarımı hissettim. O an, yürümekten ne kadar yorulduğumu fark ettim. Bedenim pes etmişti, ruhum gibi.
En iyisi bir dolmuşa binmekti. Adımlarımı biraz hızlandırarak yola doğru yöneldim; hem bedenen hem kalben yorgun bir şekilde.
Biraz yürüdükten sonra otobüs durağına ulaştım. Şanslıydım; tam zamanında gelmiştim. Bir dakika daha geç kalsaydım, soğukta yarım saat beklemek zorunda kalacaktım.
Otobüse bindim. Ceplerimi telaşla karıştırmaya başladım; otobüs kartım… yoktu. Evden öyle aceleyle çıkmıştım ki, yanıma hiçbir şey almayı düşünememiştim.
Arkamda uzayıp giden kuyruk sabırsızlanıyordu. Omuzlarımdaki bakışları hissedebiliyordum; sert, yargılayan, neredeyse düşmanca… Her biri beni delip geçiyordu sanki. Daha fazla bu utanca dayanamayacağımı anlayıp inmek istedim. Sessizce geri dönmek üzere adım attım.
Tam o sırada, otuzlarında gösteren bir adam —çocuk demek için fazla olgundu ama gençti de— hafifçe yana eğildi, otobüs camının kenarına doğru uzandı. Sessizce, kelimesiz, sadece bakışlarıyla beni durdurdu. Kartını iki kişilik bastı.
Hiçbir şey demeden arka tarafa yöneldi. Ne bir gülümseme, ne de bir bakış bıraktı geride. Ama o küçük hareket, gün boyunca içimde biriken buzları çatlatmıştı sanki.
Şaşkın şaşkın ona bakakaldım. Ne olduğunu tam anlayamadan içimde bir minnettarlıkla birlikte garip bir tuhaflık dolaştı. Ama arkamdan yükselen sabırsız bir sesle irkildim:
“Yürüsene! Ne bekliyorsun?”
Kendime gelip onun ardından ilerledim ve boş bir koltuğa oturdum. Hâlâ aklım oradaydı. Başımı yavaşça onun olduğu tarafa çevirdim. Gözlerim ona takılıp kaldı.
O kadar yakışıklıydı ki, gözlerime inanamıyordum. Sanki yüzü fazlasıyla kusursuzdu. Gözlerim bana oyun oynuyormuş gibi hissettim. Ama sadece ben değildim fark eden… Etrafıma şöyle bir baktım, otobüsteki bütün kızların bakışları aynı yere kilitlenmişti.
İçimde tuhaf bir öfke kabardı. Adını koyamadığım, belki de koymak istemediğim bir his.
“Sanki daha önce hiç yakışıklı erkek görmemişler gibi…”
diye geçirdim içimden.
Ona karşı bu kadar ilgisiz kalmaları mümkün değil gibiydi. Ama ben… ben daha yeni ağlamaktan kurumuş gözlerle, darmadağın bir haldeydim. Buna rağmen gözlerim onun üstünde durmaya devam etti. İçimdeki ses, bir şekilde onunla yeniden bağ kurmak istiyor gibiydi. Ve ben, bu yabancıya nedense huzur vermeden edemiyordum.
Hafif kirli sakalı vardı; yüz hatlarını sertleştiren ama bir o kadar da çekici kılan bir detaydı bu. Burnu uzun ve sivriydi, karakterli bir duruşu vardı. Dudaklarının üst kısmı biraz inceydi ama alt dudağıyla uyum içindeydi. Bir an, onu öpmenin nasıl bir his olacağını düşünmeden edemedim. Bu düşünce zihnimden hızla geçip gitti ama kalbimde hafif bir çarpıntı bıraktı.
Uzun boyluydu ve düzgün fiziği giydiği takım elbisenin içinde daha da belirginleşmişti. Elbise, adeta onun için dikilmiş gibiydi. Onu izlerken, otobüse ilk kez bindiğini düşündüm. Yüz ifadesinden, etrafa olan dikkatinden belli oluyordu. Yüzü sertti; öyle ki onu gören bir adım geride durmayı tercih ederdi. Ama bu sertlik, kadınları ondan uzaklaştırmazdı, aksine daha da etkilerdi.
Sonra birden bakışlarını bana çevirdi. O an içim ürperdi. Gözleri karanlık bir gece gibiydi, simsiyah ve içine çeken bir bakış… Sertti, sorgulayıcıydı. Siyah saçları alnına düşüyor, o dağınıklık ona ayrı bir hava katıyordu. Ne yapacağımı şaşırdım, göz göze geldiğimiz an yüzümdeki sıcaklık dalgası her yanımı sardı. Hemen başımı öne eğdim. Utanmıştım. Hem de çok. Yüzümün kıpkırmızı olduğuna yemin edebilirdim.
Bu benim için ilkti… Bir erkeğe bu kadar uzun süre bakıp onu bu kadar detaylı incelemiştim. Hiç bana göre değildi. Daha önce hayatıma giren birkaç kişi olmuştu ama aşk… Hayır, onu hiç hissetmemiştim. O sadece bir kelimeydi benim için.
Etrafa bakındığımda evime az kaldığını fark ettim. Göz ucuyla tekrar ona bakmak istedim… ama yerinde değildi. Gitmişti. Ne zaman inmişti, nasıl fark etmemiştim? İçimde ince bir sızı oluştu. Ama bu sızı… alışıldık bir burukluk değildi. Daha fazlası vardı.
Sadece bir kez gördüğüm bir yabancı için neden bu kadar hissediyordum?
Eve geldiğimde hava çoktan kararmıştı. Anahtarlarım olmadığından kapıyı çalmak zorunda kaldım. Annem kapıyı açtığında, yüzündeki endişe hemen belli oldu. Onun gözlerinde, belki de bir parça gözyaşı vardı. Bana sıkıca sarılarak, “Beni çok korkuttun, ne oldu?” diye sordu.
Bir yandan gerçekten bir şeyim olmadığını hissettirip gülümsedim, “Bir şeyim yok, geldim işte,” dedim. Ama dua ediyordum içimden; çünkü her şeyin bu kadar sıradan olduğunu düşündüm. Annemin endişesini görünce, sanki içimde bir şeyler yer değiştirdi.
İçeri geçip odamıza doğru yöneldim. Babam daha işte değildi, belli ki henüz gelmemişti. Odaya girdiğimde, her şeyin olağan gibi göründüğünü fark ettim.
Ailem her zaman yanımdaydı. İstediğim her şeyi yaptılar. Belki de bir tek bu kadarını yapabilirlerdi diye düşündüm. Bugüne kadar hayatımda her şey bir şekilde onların kontrolü altındaydı. Ama şimdi anlıyorum ki, bu… bu onların elinde olamayacak bir şeydi.
Yatakta sırt üstü uzanıp tavana bakarken, kapı açıldı. İçeri giren annemdi. Normalde, kapıyı çalmadan odaya girmesine kızardım ama şu an, gerçekten o kadar umursamıyordum. Sadece boş bir şekilde, gözlerimi tavandan ayırmadan ona baktım.
Yanıma gelip oturdu. Ben de yatağımda doğruldum, ona doğru biraz daha yaklaştım. Saçlarımı okşayarak, sesiyle beni biraz olsun sarmaya çalıştı.
“Yarın seni istemeye gelecekler,” dedi.
Yüzümü buruşturarak, “Ona bile gerek yoktu,” dedim, sesimdeki öfkeyi bastırarak. “İsterseniz direkt evlenseydik, ne gerek var tüm bu ritüellere?”
Cümlem sanki ağzımdan çıkarken, içinde biriken hıçkırıkları da taşıdı. Yüzümü buruşturarak söyledim, ama içimde, kalbimde bir şey vardı; o da hayallerimi yeniden hatırlamamdı.
Evet, belki dediği doğruydu. Ama benim de bir genç kız olarak hayallerim vardı. Sevdiğim, kalbimin en derin yerinde hissettiğim biriyle evlenme hayalim vardı. O an, içinde kaybolduğum boşlukta, bu hayal her şeyden daha gerçek, her şeyden daha önemliydim.
Onunla birlikte gelenek seçmeye gidecektik, ama o artık imkansızdı. Tüm o hayal ettiğim şeyleri, sevmediğim bir adamla yapmak zorunda kalacaktım. Yüzümde beliren acı gülümsemeyle, “İnşallah dediğin gibi olur,” dedim anneme, kelimelerimi bir şekilde geçiştirmeye çalışarak.
Anneme, yemek yemeyeceğimi ve uyuyacağımı söyledim. Bu halde hiçbir şeye canım istemiyordu. Annem, beni ikna etmeye çalıştıysa da fazla uzatmadı ve odadan çıktı. Tek başıma kaldım. Sessizlik, böyle anlarda bir sığınak gibiydi. Normalde hiç susmazdım. Her fırsatta konuşur, sözcüklerle dünyamı doldururdum. Ama şu an her şeyden kaçmak istiyordum.
Telefonumdan müzik açtım, sesini azaltarak arka planda hafifçe çalmaya başladım. Müziğin sakinleştirici etkisiyle, zamanın nasıl geçtiğini fark etmedim. Sesi giderek daha da kısılmaya başladığında, gözlerim ağırlaştı ve birden uykuya teslim oldum.
Sabah, annemin sesiyle uyandım. “Kalk kızım, istemeye gelecekler,” dedi. Uykulu gözlerle uyandım, içimde bir ağırlık vardı. İstemeye istemeye yataktan kalktım. Canım hiçbir şey yapmak istemiyordu, ama mecburdum. Ne yapabilirdim ki?
Yavaşça yataklarını topladım ve odadan çıktım. Kahvaltıdan sonra annemle birlikte işe koyulduk. İlk başta, içimdeki isteksizliği bir kenara atmaya çalışarak evi güzelce temizledik. Akşam için hazırlamamız gereken şeyleri hazırladık. Ne kadar isteksiz olsam da, bir yandan da heyecanlıydım. Bu, ilk defa gerçekten istemeye geliyorlardı. Daha önce birkaç kez babama ve anneme sormuşlardı, ama bunlar genellikle geçici ve basit bir şeydi. Bu defa farklıydı; çünkü her şey gerçekti.
Zaman ilerledikçe, akşam saati yaklaştıkça, vücudumda garip bir gerginlik oluşmaya başladı. Elim ayağım birbirine dolaşıyor, ne yapacağımı bilemiyordum. Zihnimdeki düşünceler sürekli çelişkiliydi; bir yandan bu durumu kabul etmeye çalışıyordum, diğer yandan içimde büyük bir direnç vardı.
Bu heyecan mutlu olduğum için değildi. Sadece, evlendiğim adamın yüzünü ilk defa görecektim. İstemesem de nasıl biri olduğunu merak ediyordum. Az da olsa yakışıklı olsa iyi olurdu, diye geçirdim içimden. Çünkü ben de çirkin biri sayılmazdım. Kızıl saçlarım, belime kadar uzanan dalgalı saçlarım ve maviye çalan yeşil gözlerim vardı. Saçlarım bazen çok dikkat çekse de, bakanlara aldırmıyordum. Artık buna alışmıştım.
Zil sesi çaldığında, evdeki herkes gibi biz de ayağa kalktık. Zil sesiyle kalbim hızla çarpmaya başlamıştı. Telaşlı bir şekilde kalkmış olmalıydım ki, annem sakin olmam için beni uyarıyordu. Ama nasıl sakin olabilirdim ki? İlk defa, evlenmek için gelen birini tanıyacaktım. Dahası, tanımadığım ve hiç görmediğim bir adamla hayatımı birleştirecektim. İşin garipliği, bu işin hiç görmediğim ve tanımadığım bir kişiyle olmasıydı.
Derin bir nefes alarak kapıya doğru ilerledim. Yüzüme, gerçek olmasını dileyerek yapay bir gülümseme yerleştirdim. Sakin olmaya çalışarak, kendime biraz güven verdiğimi düşündüm. Ardından kapıyı açtım ve içeriye davet ettim. Gelen iki kişi vardı. Birisi, kesinlikle Ahmet Bey olmalıydı. O, evleneceğim kişinin dedesiydi. Ailesi yok muydu da sadece Ahmet Bey gelmişti? Evleniyordum, ama onun hakkında gerçekten hiçbir şey bilmiyordum.
Bütün bu düşünceleri kafamdan atıp, arkasındaki kişiye bakmaya başladım. O kişiyle gözlerim bir anda büyüdü. Yerimden kalkmasam da olurdu. Kalbim, hızla çarpmaya başlamıştı. Ne tarafa doğru çarptığını, iyi yönde mi yoksa kötü yönde mi olduğunu bilemiyordum. Gözlerimiz buluştuğunda, onun yüzünde sadece öfke vardı. O da beni istemiyor gibi görünüyordu. Peki, buna sevinecek miydim yoksa üzülecek miydim, emin değildim.
⸻
Yorum yapmayı ve beğenmeyi unutmayın🌺