Bir teklif

1256 Words
Eve geldiğimizde, Mert’le birlikte o ağır ve görkemli kapıdan içeri adım attık. Dışarıdaki soğuktan kaçmıştık ama evin içindeki o rutubetli, insanı ürperten soğuk koku beni çok daha fazla korkuttu. Sanki bu koku, duvarların arasına sinmiş eski ve mutsuz anıların kokusuydu. Evdeki herkes telaşsız bir şekilde bir işin ucundan tutmaya çalışıyordu; kimi eşyaları yerleştiriyor kimi fısıltıyla konuşuyordu. Herkesin bu kadar rahat olması, sanki hiçbir şey değişmemiş gibi davranmaları bana bir garip gelmişti. Ben fırtınalar koparırken onlar kıyıda güneşleniyor gibiydi. Mert, sanki bu evin her santimine, her gölgesine hakimmiş gibi bir özgüvenle yanımda duruyordu. Nazikçe, ama bir o kadar da otoriter bir tavırla beni içeriye yönlendirdi. Bir yanda her şeyin sıradan göründüğü bu evde, ben kendimi hâlâ bir gölge kadar yabancı hissediyordum. Ayakkabılarımın mermer zemindeki her vuruşu, odanın o ağır sessizliğini bir cam kırığı gibi yırtıyordu. Kimseyle göz göze gelmeden, hızla üst kata doğru çıkmaya başladık. Odaya girmemizle birlikte, Mert’in sesinin o dondurucu soğukluğu bir anda etrafımı sardı. "Burası senin odan, burası da benim odam," dedi, eliyle kapıları işaret ederek. Odalarımız yan yana değildi; aramızda birer oda mesafesi vardı, sanki birbirimize dokunmamamız için aramıza görünmez duvarlar örülmüş gibi yakındık ama bir o kadar da uzaktık. Kendi odam dediği yere adımımı attığımda, bu evde yaşayacak olma fikri bir kez daha göğsüme oturdu. Bu çok uzak bir ihtimalmiş gibi gelen tedirginlik, bütün hücrelerimi sardı. Eşyalar yabancıydı, yatak yabancıydı, duvarlardaki boyanın rengi bile bana ait değildi. Sanki bu oda benim için değil de, benim yerime geçecek bir başkası için hazırlanmış gibiydi. Derin bir nefes aldım, ciğerlerime dolan o yabancı havayla içimden sessizce, "Burası senin yerin değil, senin yerin çok başka bir yerde," diye fısıldadım ruhuma. Ama bu düşünceye çok da odaklanamadım. Mert’in söyledikleri zihnimde yankılanıp duruyordu. "Beraber olmayacaktık, kocalık hakkı falan demedi," diyerek kendimi telkin etmeye, içimdeki o vahşi korkuyu yatıştırmaya çalıştım. Ancak bir ses fısıldadı kulağıma: "Ya deseydi?" O an ne yapardım, nasıl bir tepki verirdim, gerçekten bilemedim. Odanın ortasında bir süre öylece durup etrafıma bakakaldım. Zaman akmıyordu sanki. Sonra, bu sonun başlangıcı gibi hissettiren o ağır makyajımı temizlemeye karar verdim. Aynadaki yansımama baktım. O makyaj, yüzümde taşıdığım porselen bir maskeydi aslında; hayal kırıklıklarımı ve korkularımı gizleyen bir kalkan. O maskeyi silip çıkarınca, altındaki tüm o kasvetli ifade, yorgun gözler ortaya çıkacak diye ödüm kopuyordu. Kafamdaki duvağı nazikçe, tek bir hareketle çıkarıp yatağın üzerine bıraktım. Duvak, sanki bir önceki hayatımdan kalan son parçaydı. Gelinlik ise... Gelinlik bambaşka bir dünyaydı. O kadar büyük, o kadar beyaz ve o kadar ağırdı ki, attığım her adımda omuzlarıma yeni bir yük ekliyordu. Kurtulmak istiyordum. Elim arkama gitti, fermuarı indirmeye çalıştım ama parmaklarım kararsız bir şekilde kumaşın üzerinde kayıyordu. Fermuarın bir yere sıkıştığını fark ettiğimde içimi bir çaresizlik kapladı. Zorladım, çekiştirdim ama nafile. Dişlerimi sıktım, tekrar denedim, yok. Açılmıyordu. Ne yapacaktım şimdi? Gerçekten her şey, en basit bir fermuar bile bu kadar mı zor olmak zorundaydı? İçimden, "Buna da alışman gerekir," diyordum ama bedenim o beyaz kumaşın içinde hapsolmuşçasına direniyordu. Mert’e söylemek fikri bir an zihnimden geçti ama hemen geri ittim. Hayır, asla. Onu böyle bir şeye yardım etmeye zorlamak, ona bu kadar yaklaşmak istemezdim. O kadar sakindi ki, o kadar soğuk ve mesafeli... Belki de başıma gelen her şeyin, bu sıkışmışlığın farkındaydı. Ve ben, her geçen dakika onun sözleriyle, onun bu evin içindeki heybetiyle daha da derinleşen bir tuzak gibi hissettim kendimi. Ne kadar şanssızdım! Bütün o uğursuz tesadüfler, bütün kötü şanslar sanki sözleşmiş gibi benim üzerimde birleşiyordu. Başımın çaresine bakmalıydım, güçlü durmalıydım ama o an bu hiç de kolay değildi. Birkaç kez daha terleyen ellerimle o fermuarı zorladım ama gelinlik sanki bedenimi bırakmak istemeyen bir zırh gibi beni sıkmaya devam etti. Sonunda çaresizlik gururumu yendi. Ne yapacağımı bilemeden, odadan çıkıp Mert’in kapısına doğru yavaş adımlarla ilerledim. Koridorun sessizliği ayak seslerimle bozulurken kapısının önünde durdum. Bir an, elim havada asılı kaldı; kapıyı çalmaya cesaretim yoktu. Ancak içimdeki sıkışmışlık hissi baskın geldi ve kapıya iki kez vurdum. Kalbim, avuç içlerimi terleterek, göğüs kafesimi delmek istercesine atıyordu. "Ne yapıyorum ben?" diye geçirdim içimden. Geri dönmek istedim ama artık çok geçti. Kapı yavaşça aralandı. İçerideki o ağır, erkeksi koku ve sessizliği bozan tek şey, benim kesik kesik aldığım sıkıntılı nefeslerimdi. Kapıyı tamamen açtığında, karşımda o çapkın ve özgüvenli ifadesiyle duruyordu. Gözlerinde alaycı, bir o kadar da delici bir parıltı vardı. Hafifçe kıvrılan dudakları, sanki tam da bu anı, kapısına gelmemi bekliyormuş gibi bir zafer kazanmışçasına gülüyordu. O an sinirlerimin bir yay gibi gerildiğini hissettim. Mert’in o küstah bakışları ruhumda fırtınalar koparıyordu. "Ne oldu, daha ilk geceden dayanamadın mı?" dedi, sesi alayla yoğrulmuş bir tonda koridorda yankılanırken. O anda sinirim öyle bir patlama noktasına geldi ki, sesimin titremesine engel olamayarak çıkıştım: "Seninle yatmaya falan meraklı değilim, sakın öyle sanma!" Sesim sert çıkmıştı ama içindeki o kırılganlık, o yardıma muhtaç halim kendini ele veriyordu. Mert’in kaşları yavaşça yukarı kalktı, o alaycı gülüşü daha da derinleşti. "Öyle mi diyorsun?" dedi, üzerime doğru bir adım atarak. O an içimdeki o büyük kızgınlıkla birlikte devasa bir boşluk oluştu. Bir şeyler eksikti, bu durumda bir yanlışlık vardı ama ne olduğunu çözemiyordum. Gözlerim, sinirden ve belirsizliğin verdiği o yoğunluktan dolayı bulanıklaşıyordu. Derin bir nefes alıp başımı yana çevirdim ve devam ettim: "Sadece fermuarımı açamadım... Sıkışmış. Kendi başıma yapamıyorum." Ağzımdan çıkan her kelime, sanki üzerimdeki o gurur kalkanını biraz daha yıpratıyordu. Mert, hiçbir şey söylemeden sadece başını sallayarak "Tamam," dedi. Bu kadar kolay kabul etmesi, itiraz etmemesi veya dalga geçmeye devam etmemesi içimdeki tedirginliği daha da körükledi. Sessizce yanıma yaklaştı ve arkama geçti. Elinin sıcaklığı sırtıma değdiği an vücudumun baştan aşağı titrediğini hissettim. Evet, bu anı hiç hayal etmemiştim ama bu kadar yoğun bir fiziksel yakınlığın bu kadar erken olmaması gerekiyordu. Gelinliğin fermuarıyla uğraşırken, parmaklarının sırtımda gezinişi ruhumda depremler yaratıyordu. Fermuarı birkaç kez zorladı, kumaşın gerilme sesini duydum. Nihayet o inatçı mekanizma pes etti ve gelinlik, üzerimden yavaşça kayarak yere doğru döküldü. Başımı kaldırdığımda gözlerimdeki o derin boşluğu aynadaki hayalimde gördüm. Tek istediğim bu kabusun bitmesi, gözlerimi açtığımda kendimi başka bir hayatta bulmaktı. Mert, arkamdan dolanıp önüme geçti. Bakışları yüzümü santim santim süzüyordu. Gözleri sadece bana değil, sanki bende aradığı ama bulamadığı bir şeye bakıyor gibiydi. Yüzümün utançla, öfkeyle ve yorgunlukla kıpkırmızı olduğunu hissedebiliyordum. Onun gözleri ise tuhaf bir boşlukla doluydu. Bir şeyler görmek istiyor ama gördüklerinden de kaçıyor gibi bir hali vardı. Yavaşça, nefesini tenimde hissedeceğim kadar yaklaştı ve o cümleyi kurdu: "İstersen bu geceyi benimle geçirebilirsin. İnan bana, hiç fena olmaz." O an beynim durdu. Söylediklerinin gerçekliğini tartmaya, altındaki o asıl niyeti kavramaya çalışıyordum. Yavaşça gözlerinin içine baktım. Ne bir umut vardı o siyah derinliklerde, ne de saf bir arzu. Sadece uçsuz bucaksız bir boşluk... Sanki bir kaybolmuşluk, bir eksiklik yaşıyordu ama bu eksiklik sanki ona değil, başkasına aitmiş gibi eğreti duruyordu üzerinde. İçindeki o karanlık boşluğu nasıl dolduracağını, bu çıkmazdan nasıl kurtulacağını bilmiyor gibiydi. O bakışlarda birini bekleyen bir adam vardı; ama bu bekleyiş bir aşk mıydı yoksa bir yıkım mı, anlamak imkansızdı. Gözlerindeki o hüzün kırıntıları, umutsuzlukla birleşip ruhuma sızıyordu. Mert’in içinde kaybolmuş o yabancıyı görmek, bir yandan da kendi çaresizliğimin ağırlığıyla baş etmek içimi acıtıyordu. Kalbimde beliren duygu artık sadece basit bir tedirginlik değildi. Bir yanda hayatta kalma korkusu, diğer yanda her an yıkılacakmışım hissi... Sadece ona bakmak, konuşamamak, dilimin ucuna gelen binlerce kelimeyi yutmak... İçimdeki o dipsiz boşlukla, onun gözlerindeki o karanlık çukur arasında gidip geliyordum. Ne yapmalıydım? Bu elden kaçmalı mıydım, yoksa bu karanlığa teslim mi olmalıydım? Mert’in gözlerinde bir anlam bulmaya çalışmak, her saniye biraz daha zorlaşıyordu. Mert, aramızdaki o son mesafeyi de kapatıp elini yavaşça çeneme koydu ve yüzümü kendine doğru kaldırdı. Bakışları dudaklarıma kaydığında, fısıltıyla karışık o soruyu sordu: "Peki sen... Bu gece bu kapıdan çıkıp gitmeye gerçekten hazır mısın, yoksa kaderine teslim mi olacaksın?"
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD