Bir mesaj, bin soru

1141 Words
Evime gelmiştik. Eşyalarımı aldıktan sonra arabadan indim. Mert’in de benimle birlikte indiğini görünce şaşırdım. Teşekkür edip vedalaşmak üzereydim ki, birden kolumdan tutup kendine çekti. Aniden ona bu kadar yakın olmak beni afallatmıştı. Burnuma gelen losyon kokusu aklımı karıştırdı; ne kadar da güzel kokuyordu… Kafamı kaldırıp göz hizasına geldiğimde göz göze geldik. Siyah gözleri, yeşile çalan gözlerime kilitlenmişti. Öylesine koyuydu ki, sanki gecenin en karanlık hâlini taşır gibiydi. Bir an bile gözlerini ayırmadan konuştu: “Sadece seninle evleniyorum. Bu sadece bir kağıt meselesi. Sakın bana âşık olacağını ya da benim sana âşık olacağımı sanma. Ben senin gibi ucuz kızlardan hoşlanmam.” Söylediği her kelime içimi delip geçti. Sonra bir anda beni itip arkasını döndü. Ben ise hâlâ yerimde, dolan gözlerimle ona bakıyordum. Ne demek istemişti? Ben ona ne yapmıştım ki bu kadar kırıcı davranıyordu? Bu oyunun tek kurbanı o değildi ki… Ben de aynı karanlıkta sıkışıp kalmıştım. Ama o, sadece kendi acısını var sayıyordu. Kendime geldiğimde arabasına binmiş, çoktan uzaklaşmıştı. Geride, kalbi paramparça bir Alya bırakmıştı… Bunun farkında bile olmadan. 🥀🥀🥀🥀🥀🥀🥀🥀🥀🥀🥀🥀🥀 Hayat, genç kız için bir labirent gibiydi; dar, karanlık ve çıkışı olmayan. Her gün biraz daha sıkışıyor, biraz daha nefessiz kalıyordu. İçinde hep bir kaçış arzusu vardı. Kaçmak istiyordu… ama nereye? Her defasında duvarlara çarpıyor, geri dönüyordu. Umudunu kaybetmemeye çalışıyor, kendince küçük hayaller kuruyordu. Bir çiçek bahçesi, deniz kenarında yürüyüş, sıcacık bir kucak… ama hepsi sadece zihninin sığındığı geçici limanlardı. Gerçek ise acıydı: Mutluluk, ona uğramayan bir misafirdi. Tıpkı diğerleri gibi, o da bu dünyada asla tam anlamıyla mutlu olamayacaktı. Yine de içinde, küçük bir çocuk gibi direnen bir ümit vardı. Belki, bir gün olur mu diye… Bir akşamüstü, rüzgârın ürpertici şekilde estiği bir tepenin kenarına çıktı. Ayaklarını aşağıya doğru sarkıttı, topukları boşluğa değiyordu. Eğilip baktı; yüksekliği ölçmeye çalışır gibi, belki de sadece hayatla arasındaki mesafeyi… Kendi kendine sordu: “Bir gün buradan gidersem, gerçekten üzülen olur mu?” Cevap yoktu. Sadece içini kemiren sessizlik vardı. Bu sorunun yankıları içinde kayboldu. Belki oradan atlamayacaktı, ama bir an olsun o düşünce başını kaldırıp kalbini yokladı. Korkunçtu… ama bir o kadar da cezbedici. “Eğer aptal olsaydım,” diye geçirdi içinden, “şimdi tüm dertlerim biterdi.” Ama yapamadı. Çünkü o cesarete sahip değildi. Eve girdiğimde, kafamda bin bir türlü düşünce vardı. Mutlu olmam gerekiyordu. Evlenecektim. Evlenecek insanlar hep mutlu olurdu, değil mi? Ama ben hiç mutlu hissetmiyordum. Hatta mutlu olamayacağım gibi de görünüyor. Mert’in söyledikleri hala kulağımda çınlıyordu. “Ona öyle gözükecek ne yapmıştık ki?” diyen sesi, her an zihnimde yankı yapıyordu. Ne yapmıştım ki? Neden böyle hissediyorum? Annem, kapıyı açar açmaz her zaman olduğu gibi gözlerinde o parıltı vardı. Gözleri bana “Nasıl geçti?” diyordu, ama o kadar derin bir anlamla ki. Hemen cevap verdim: “Güzeldi.” Gülümsedim, ama o gülümseme, içimde fırtınalar kopan bir yalan gibiydi. Hiç de güzel değildi aslında. Her şey içimdeki kasırga gibiydi. Hepsi birbirine karışmış, neşem gitmişti. Üzerimi değiştirdikten sonra anneme yardım etmek için mutfağa girdim. Akşam yemeği hazırlığına başladık. Babamın gelmesini bekliyorduk. Masayı hızlıca hazırladık, her şey sanki normalmiş gibi. Ama bir taraftan da içimde bir boşluk vardı. O huzursuzluk, gün geçtikçe büyüyen bir ağırlığa dönüşüyordu. Babam çok geçmeden kapıyı açtı ve içeri girdi. Bir an, eski bildik sesini duyduğumda biraz rahatladım. Beraber masaya oturduk. Annem, babam, ben… Keşke bu an hiç bitmeseydi. Keşke bu yemek, bu sohbet, bu mutluluk uzun sürseydi. Ama biliyorum, bu mutluluğun bir sonu olacak. Evlendiğimde o kadar da mutlu olamayacağım gibi görünüyor. İçimdeki huzursuzluk, her geçen dakika biraz daha derinleşiyor. Annem ve babamla sohbet ederken, bu anı durdurmak istedim. Çünkü biliyorum, yeni hayatımda, her şey farklı olacak. Mutsuz olacağım. Hazırlık yaparken, bir yanda da buna hazırlanıyorum. Masayı topladıktan ve bulaşıkları makineye yerleştirdikten sonra, birkaç dakika daha ailemle birlikte keyifli vakit geçirdik. Ama ne kadar rahatlayabilirdim ki? Zihnimdeki düşünceler, bir türlü rahat bırakmıyordu. Gece ilerledikçe, hepimiz yatmaya gitmiştik. Geceliklerimi giyip yatağıma uzandım. Gözlerimi kapadım ama uyumadım. Bugün olanları düşündüm. Onu… onları. Ne hale gelmiştim böyle? Sanki bir çukurun içine düşmüş, her geçen an biraz daha batıyordum. Bir kurtuluş yoktu, biliyordum. Bu karanlıktan çekip alacak kimse yoktu. Yalnızdım. Kendi başıma başa çıkamayacağım bir yerin içindeydim. En azından Aslı’ya anlatırsam biraz rahatlar mıydım? İçimi dökebilirdim belki. Cep telefonumu aldım, rehberden Aslı’nın ismini bulup, tüm yaşadıklarımı tek tek yazdım. Yazarken, sesimin ne kadar çaresiz olduğunu fark ettim. Ama onun buna ne kadar anlayışla yaklaşacağını merak ediyordum. Mesajı gönderirken eminim ki o da merakla okuyor, kafasında aynı soruları soruyordur. Bir süre sonra telefonumdan gelen cevap geldi: “Belki o kadar da kötü olmaz,” dedi. “Sonuçta o da seninle evlenmek istemiyor. Bir de bu tarafından bak.” Aslında, söyledikleri bir anlamda doğruydu. Belki de biz birbirimizden aşk namına hiçbir şey beklemiyorduk. Aynı evde yaşasak bile, belki de iki oda arkadaşı gibi hayatımıza devam ederdik. Bu düşünce, bir anda içimi biraz rahatlattı. “Evet,” dedim kendi kendime, “belki öyle olur.” Aslı’nın “Evet, öyle olur,” demesiyle umutlandım. Bir umut ışığı parladı içimde, ama ne kadar güvenebilirdim ki? Bir süre daha Aslı’yla konuştuktan sonra telefonu kapattık. Ama içimde o bir umut, bir belirsizlik var. Birkaç dakika sessizlik oldu, sonra telefonum bir bildirim sesiyle çaldı. Mesaj geldiğini gördüm. Kimdi? Rehberimde kaydedilmemiş bir numaraydı. Merakla mesajı açtım. Bir anda o familiar isim, o tanıdık ses aklıma geldi: Mert. Mesajı okudum. Sadece bir cümle vardı: “Ben Mert. Yarın bir konu hakkında konuşmamız gerek. Buluşalım.” Bir şeyler koptu içimde. Yarın ne olacak? Ne diyecek? Hala her şeyin başlangıcında gibiyim, hiçbir şey net değil. Ama bu mesaj, her şeyi daha da karmaşıklaştırmıştı. Yüz ifadesini gözümün önüne getirdiğimde, korkusuzca edemedim. Ne konuşacak ki benimle? Ne diyecek? Bunu düşünmeye başladığımda içimde bir boşluk oluştu. Cesaretimi toplayıp, ne diyeceğini bilemeden “Tamam” diye yazıp gönderdim. Kafamda bin bir soru dönerken, mesajı göndermiş olmamın tuhaf bir rahatlık getirdiğini fark ettim. Sonra konuşmamız bitti, fakat bir mesaj daha geldi. Hızla telefonu elime alıp, mesajı okumaya başladım. “Geleceğim yeri attı,” yazıyordu. Hödük, ne olacak şimdi? İnsan kendi almaya gelmez mi? Ya da başkasını gönderir, değil mi? İçimden sitem etmeye başladım, ama bir yandan da garip bir merakla karışık bir rahatsızlık hissediyordum. Ve tam o anda, telefonuma bir bildirim daha geldi. Mesaj. Yine o numara… Yavaşça telefonumu açtım, gözlerim ekranda sabitlenmişti. “Seni alması için birini gönderiyorum. Saat üçte hazır ol.” Bir an, söylediklerimi mi duydu diye düşünmeden edemedim. İçimde bir tuhaflık vardı. Etrafıma bakındım, ama saçmalıyordum. Nereden duyacaktı ki? Benimle ne konuşacaktı ki? Kafamın içinde bin bir soru dolaşıyordu. İçim, içimi yiyordu. Evlenmekten mi vazgeçmişti acaba? Ne güzel olurdu. Ne kadar alışveriş yaptık, o kadar hazırlık yapıldı, ama bu kadar basit olamazdı, değil mi? Bir an, içimdeki merakı gidermek için bir an önce uyusam iyi olacaktı. Ama uyumak da bir çözüm değildi, çünkü sabah her şey bir adım daha karmaşık hale gelecekti. Saat üçteki buluşma… Saatler geçtikçe, içimdeki huzursuzluk arttı. Yarının kötü geçmesini dileyerek uykuya daldım. Ama uyanınca ne olacağı hakkında hiçbir fikrim yoktu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD