İnsan bu dünyaya sanki acı çekmek için gelmişti. Bazı duygular, avuçta tutulan bir kor ateşi gibiydi; ne bırakabiliyor, ne de tutabiliyordun. Kaçmak istiyor ama bir adım bile atamıyordun. Her şey kaderine razı olmaktan ibaretti. Yanacağını bile bile yürümekti bazı yollar. Bir adım öne gitsen yanar, geri çekilsen kül olup yok olurdun. Ama içindeki ateşi, bütün korlarıyla birlikte içine gömmek zorundaydın.
Kapıda gördüğüm kişiye şaşkın bakışlarımı çevirdim. O ise hâlâ bana öfkeyle bakıyordu. Sanki beni gördüğüne hiç şaşırmamış gibiydi. Bu… bu otobüste karşılaştığım kişiydi. Olamazdı! Yani benimle evlenecek kişi… o muydu? İçimde büyük bir hayal kırıklığı yükseldi. Emin değildim ama kalbim bir şeylerin ters gittiğini fısıldıyordu.
Onun hâlâ bana sinirli gözlerle baktığını fark edince kendime geldim. Büyük bir nezaketle içeri davet ettim. Herkes yavaş yavaş salona geçti, ben de peşlerinden gittim. Kısa bir sohbetin ardından annem bana kaş göz işareti yapmaya başladı. Kahveleri hazırlamam gerektiğini anlamıştım. Sessizce yerimden kalkıp mutfağa yöneldim.
Tam mutfağa geçecekken kapı çaldı. Gelen Aslı olmalıydı. Bugün yalnız kalmak istemediğim için onu çağırmıştım. Aslı benim en yakın ve tek arkadaşımdı. Birlikte yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. O kadar bağlıydık ki birbirimize… Hiç bekletmeden kapıyı açtım. Hızlıca içeri daldı ve beraber mutfağa geçtik.
Aslı daha oturmadan sorularını sıralamaya başlamıştı bile. “Nasıl biri? Yakışıklı mı? Onu ilk gördüğünde ne hissettin?” gibi sorularla üzerime geliyordu. Hangi birine cevap vereceğimi şaşırmıştım.
— Sakin ol! Dedim gülerek. “Tek tek sor, nefes al biraz.”
— Önce kahveleri yapalım da sonra anlatırım, diyerek konuyu geçiştirdim.
Kahveleri tek tek hazırlamaya başladık. Sıra damat beyimizin kahvesine gelmişti ki Aslı birden dolaptan tuzu çıkardı. Ona şaşkınlıkla bakarken, alaycı bir ses tonuyla konuştu:
— Ne var yani, damat beye tuzlu kahve içirmeyelim mi?
— Saçmalama Aslı, adamı görsen sen de korkarsın. Ne sert bakıyor! Onun bakışını gören, “bu adam kesin bir suç işledi” diye düşünür…
Aslı kahkaha attı ve hiç istifini bozmadan tuzu cezvenin içine bıraktı.
— Hadi canım, korkma. Bir şey olmaz, dedi haince sırıtarak.
Kahveler hazır olunca hepsini tepsiye dizip içeri geçtik. Sırayla herkese kahvelerini verdim. Sıra Mert’e geldiğinde… elim istemsizce titremeye başladı. Kahve dökülecek gibiydi ki Mert ani bir hareketle bardağı elimden aldı. Başını kaldırıp yüzüme baktığında, gözlerindeki o derin öfkeyi iliklerime kadar hissettim.
Ne yapayım yani? Bilerek mi yapıyorum sanki? Azıcık anlayış göstermesi gerekmiyor mu? Zaten istemediğim bir evlilik, üstüne bir de bu bakışlar…
Kahveyi verdikten sonra usulca Aslı’nın yanına oturdum. Biraz önce beni kahveyle boğacakmış gibi bakan adam, şimdi tuzlu kahveyi içerken ne yapacaktı, gerçekten merak ediyordum.
Aslı, kıkırdayarak kulağıma eğildi:
— Kahveyi içerken videoya alacağım, dedi. “Sonra izleriz, çok güleriz.”
Güler miyiz bilmiyorum ama… belki de o beni öldürür, orasını pek kestiremiyordum.
Aslı’yla birlikte pür dikkat Mert’i izliyorduk. Kahveyi içtiğinde vereceği tepkiyi merak ediyorduk. İçimdeki his, iyi bir şey olmayacağı yönündeydi. Kahveyi usulca dudaklarına götürdü. Biz onun kahveyi püskürtmesini beklerken… hiçbir şey olmadı. Ne bir kaş kıpırdadı, ne bir mimik değişti. Sadece gözlerindeki öfkenin en koyu hali vardı. O bakışlarla bana dik dik bakıyordu. İçim ürperdi, tüylerim diken diken oldu.
Aslı, göz ucuyla bana dönüp endişeyle baktı. Bakışlarında sessiz bir çığlık vardı: “Sen bu adamla nasıl yaşayacaksın Alya?”
Kahve faslı sona ermişti. Şimdi sıra o malum bölüme gelmişti. İçimden “Keşke biraz daha bekleseler” diye geçiriyordum ama nafileydi. Annemin tok sesiyle salon bir anda sessizliğe büründü:
— Allah’ın emri, Peygamber’in kavliyle kızımız Alya’yı, oğlumuz Mert’e istiyoruz.
İçimde buz gibi bir şeyler aktı o anda. Sanki başımdan aşağıya soğuk sular boşaltılmıştı. Bu ana kadar bir mucize olur da vazgeçerler diye beklemiştim. Ama artık her şey resmiydi, geri dönüşü olmayan bir yola girilmişti.
Babam derin bir iç çekti ve başını eğerek konuştu:
— Madem büyükler münasip görmüş… bize de “devlet” demek düşer.
Ayağa kalktık. Yüzükler takılacaktı. Ahmet Bey, cebinden kadife bir kutu çıkarıp içinden iki yüzük aldı. Önce yüzüklerden birini benim parmağıma, diğerini Mert’in parmağına taktı. Ardından kırmızı kurdeleyi kesti.
Mert, önce annemin sonra babamın elini öptü. Ben de Ahmet Bey’in elini saygıyla öptüm, sonra kendi ailemin yanına geçtim.
Bu evliliğin arkasında uzun yıllara dayanan bir bağ vardı. Benim dedemle Mert’in dedesi, eskiden beri çok yakın dostlarmış. Öyle ki, yedikleri içtikleri ayrı gitmezmiş. Birbirlerine olan vefa borçlarını, bizi daha bebekken beşik kertmesi yaparak ödemeye karar vermişler. O zamanlar böyle şeyler olağandı.
Babam bu evliliğe başta karşı çıkmış ama dedem kararını çoktan vermişti. Onu dinlememiş. Babam da mecburen kabul etmek zorunda kalmış. Ben daha yeni doğduğumda Mert üç yaşındaymış. Yani aramızda sadece üç yaş fark vardı. Her ne kadar bu yaş farkı önemli olmasa da, o zaman verilen kararın bedelini biz şimdi ödüyorduk.
Açıkçası… onun bir sevgilisi olduğuna inanmıyordum desem yalan olurdu. Bu kadar yakışıklı bir adamın hiç kimseyle bir ilişkisi olmaması neredeyse imkânsızdı. Ama ne olursa olsun, biz şimdi “sözlü”ydük. Ve bu kelime bile boğazıma koca bir düğüm gibi oturuyordu.
Törenin ardından Ahmet Bey, “Hayırlı olsun” diyerek müsaade istedi. Herkes yavaş yavaş ayrıldı. Gittiler… Arkalarında yalnızlığı, belirsizliği ve içime oturan bir ağırlığı bırakarak.
Babam ve annem mutlu görünmüyordu. Onların da bu evliliği gerçekten istemediklerinden emindim. Fakat babamın elini bağlayan şey… dedemin vasiyeti olmuştu. Dedem, ölmeden önce bu isteğini son bir emanet gibi babama bırakmıştı. Babam, dedeme duyduğu saygı yüzünden geri adım atamıyordu.
Dedemle küçüklüğümde çok güzel anılarım olmuştu. Onu çok severdim. Babam tek çocuktu, ben de onun tek torunuydum. Bu yüzden dedem bana hep özel davranır, üstüme titrerdi. Bu da hoşuma giderdi elbette. Eğer dedem bu evliliği istediyse… bir bildiği vardır, diye düşünmek istiyorum. Çünkü beni asla istemediğim bir şeye zorlayacak biri değildi.
Ama yine de… içimdeki o sessiz çığlık dinmiyordu.
Misafirler gittikten sonra evde garip bir sessizlik hâkimdi. Herkes yorgundu. İçten içe bir yük kalkmıştı ama o yükün yerini şimdi başka bir ağırlık almıştı. Sessizce ortalığı topladım. Kimse bir şey demedi. Zaten diyecek bir şeyleri de yoktu. Annemle babam göz göze gelmekten bile kaçıyorlardı. Onların da içten içe üzgün olduklarını hissedebiliyordum. Ama nedense, herkes hiçbir şey olmamış gibi davranıyordu.
Hiçbir kelime etmeyecek kadar yorgundum. Sessizce odama geçtim. Kapıyı yavaşça kapattım, derin bir nefes aldım. Yatağıma uzandığımda gözüm elimdeki yüzüğe takıldı. Elimle yüzüğü yokladım. Soğukluğu avuç içime işliyordu. Artık nişanlanmıştım… ve yakında evlenecektim.
İçimde tarifi zor bir huzursuzluk vardı. Daha önce birini sevmiştim, evet. Ama onunla hiç evlenmeyi düşünmemiştim. Kalbim ona bile bu kadar yakınlık hissetmemişken şimdi… bir yabancıyla evlenecektim. Hem de tamamen mecburiyetten.
Bütün bunlar bir şaka olmalıydı. Ya da… hiç uyanamadığım bir kâbusun içindeydim. Her an uyanacağımı, her şeyin eski hâline döneceğini umuyordum. Ama hayır… bu bir rüya değildi. Gerçekti. Ve bu gerçekle yüzleştikçe içimdeki hüzün daha da büyüyordu.
Biraz rahatlamak istedim. Belki sıcak bir duş iyi gelirdi. Üstümü değiştirip sessizce banyoya geçtim. Sıcak suyun tenime değdiği anda vücudum gevşedi. Gözlerimi kapatıp başımı duvara yasladım. Ne kadar orada kaldım bilmiyorum. Sanki zaman durmuştu. Ama artık çıkmalıydım. Yoksa orada uyuyup kalmam işten bile değildi.
Havlumu sarınıp odamın yolunu tuttum. Geceliklerimi giydim. Saçlarımı hafifçe kuruladım, sonra yatağa uzandım. O an, içimde yavaş yavaş büyüyen bütün duygulara bir çizgi çektim. Uyku gözlerimi ele geçiriyordu artık. Sessizce teslim oldum geceye.